Hatice Dikbaş
Elinde bir defter ve kurşun kalemle Britanya Müzesi’nin raflarına bakarken, ““Eğer gerçek bu raflarda değilse başka nerede olabilir?”“ diye sormuştu kendi kendine.
Yazmayı planladığı Kadınlar ve Kurgu başlıklı makalesi için Oxbridge ziyareti ve orada katıldığı öğle ve akşam yemekleri, zihnine bir sürü sorunun üşüşmesine sebep olmuştu. Neden erkekler şarap içerken kadınlar su içiyordu? Neden cinsiyetlerden biri bu kadar varlıklıyken diğeri bu kadar yoksuldu? Yoksulluğun kurgu üzerine ne gibi bir etkisi vardı? Sanat eserlerinin yaratımı için hangi koşullar gerekliydi mesela?
Başta Britanya Müzesi’nde bulmaya çalıştığı cevaplarla ilgili hangi raflara bakması gerektiği konusunda bir fikri yoktu. Sonra kimin “bir yıl içinde kadınlar hakkında kaç tane kitap yazıldığına ya da kaç tanesinin erkekler tarafından yazıldığına dair bir fikri vardır diye sorguladı.
Çaresizlik içinde uzun başlık listesine bakmaya başladı. Kitapların isimlerine baktıkça bir şeyi fark etti. Kadın cinsiyetinin ve doğasının doktorları ve biyologları cezbetmesi normaldi; ama onun dışında genel geçer deneme yazarlarının, eli uzun romancıların, okul müdürlerinin ya da din adamlarının, lisans ya da yüksek lisans öğrencilerinin, hiçbir mezuniyeti olmayanların, hatta erkek olmaları dışında başka hiçbir meziyeti olmayanların bile kadın hakkında yazdıklarını gördü.
Bazılarının yazdıkları boş ve patavatsızdı; bazılarınınki ise ciddi ve kehanet niteliğindeydi. Bu kadar ilgi çekici bir konunun öznesi olmak bir açıdan güzel bile denebilirdi.

Öte yandan katalog göz önüne alındığında kadınlar erkekler hakkında yazmamışlardı. Erkeklerdeki bu ilginin kaynağı neydi?
Zihninde bu sorularla meşgulken seçtiği kitaplar önüne bir yığın hâlinde bırakıldı. Kadınların kurgu yazarlığı bunca yıl neden birkaç isimden öteye gidememişti? Bulmaya çalıştığı sorunun ipuçları onu hep aynı yere çıkarıyordu. Kadınların hayatlarını devam ettirebilmeleri için gereken paraya sahip olmanın yolu erkeklerden geçiyor ve özgür düşünemediği, davranamadığı bir atmosferde kurgudan bahsedilemiyordu.
Şimdi bunca kitabın içinde cevabını arayacağı soru şuydu:
“Kadınlar neden yoksul?”
“Kadınlar ve Yoksulluk” diye başlık atmıştı ama aldığı notlar ne derece bu soruyu cevaplıyordu ya da cevaplayacaktı, durup düşündü.
“Kadınların Orta Çağ’daki durumu, Fiji Adaları’ndaki alışkanlıkları, kadınlara tanrıçalar gibi tapınılması, manevi yönden kadınlardan daha zayıf olanlar, kadınların idealizmi, daha vicdanlı olmaları, Güney Denizi Adalıları arasında ergenlik yaşı, kadınların çekicilikleri, kurban olarak sunulmaları, beyinlerinin küçüklüğü, daha derin bir bilinçdışına sahip olmaları, vücutlarında daha az kıl bulunması, zihinsel, manevi ve fiziksel aşağılıkları, çocukları sevmeleri, yaşam sürelerinin daha uzun olması, kaslarının daha zayıf olması, güçlü hisleri, kibirleri, yüksek öğrenim durumları, Shakespeare’in, Lord Birkenhead’in, Başrahip Inge’nin, La Bruyère’in, Dr. Johnson’ın, Bay Oscar Browning’in kadınlar hakkındaki görüşleri…”
Tüm bunların içinde soluklanıp sayfanın kenarına, “Neden Samuel Butler ‘Bilge erkekler kadınlar hakkında ne düşündüklerini asla söylemezler’ demiş?”” diye not etti.
Oysa erkekler başka bir şeyden söz etmiyorlardı ki.
Çoğu kadının zerre kadar karakteri yoktur diyen Papa’yı mı düşünmeliydi? Kadınlar eğitim alabilir mi, alamaz mı diye soran La Bruyère’e cevaben alamayacaklarını düşünen Napolyon’u mu? Yoksa aksi görüşte olan Dr. Johnson’ı mı?
Ruhları var mıdır yok mudur diyenleri mi ararsınız, yoksa yarı kutsaldırlar diyenleri mi? Bazıları kadınların beyinlerini sığ bulurken Goethe onları onurlandırıyordu. Mussolini ise küçümsüyordu.
Nereye ve kime bakılsa, herkesin kadınlarla ilgili farklı bir görüşe sahip olduğu görülüyordu. Dolayısıyla sorusunun cevabını bulmanın imkânsız olduğuna karar verdi.
Yine de dönemin nüfuzlu kişilerinden bazılarının yazdıklarını aklından çıkaramıyordu. Neden kadınlara karşı bu kadar öfkeliydiler? Napolyon ve Mussolini gibi isimlerin sert tavrının altında ne yatıyordu?
Aklına gelen düşünceleri sıraladı; emin değildi ama kadınlar daha aşağı görülmeseydi erkeklerin kendilerini bu kadar yüceltemeyeceklerini düşündü. Kadınların, erkekleri olduklarından iki kat büyük gösteren sihirli ve enfes bir yanılsama gücüne sahip bir ayna olduğunu hayal etti.
Aynaların hangi zamanda, hangi medeniyette ya da hangi anlamıyla olursa olsun her türlü şiddet ve kahramanlık eylemi için gerekli olduğunu düşündü.Napolyon ve Mussoli’nin işte bu yüzden kadınların değersizliği üzerinde durduklarını farketti. Çünkü kadınlar daha aşağı olmasaydı onların da daha yüce görünmeyeceklerine karar verdi.
Bu düşüncenin ağırlığıyla derin bir iç çekti.
Londra’nın bir atölye ya da makine gibi olduğunu düşünüyordu. Hayat, kendi örüntüsünü tamamlamak için bir ileri bir geri gidiyordu.
Müzeden çıkıp Londra sokaklarında yürürken insanları izledi. Sokaktaki insanların en az yarısının, az önce bahsettiği yanılsamanın büyüsü altında işe gittiklerini düşündü. Girdikleri ortamlarda, “En azından burada bulunan insanların yarısından üstünüm,” diyerek kendilerinden emin dolaşıyorlardı.
Geçen yıl Bombay’da gezerken atından düşerek ölen teyzesi Mary Beton’ın ona bıraktığı miras olmasa, erkeklere takındığı tavrın bugün olduğu gibi olmayacağına emindi. Bu nedenle artık herhangi bir zümreyi ya da cinsiyeti bütün olarak suçlamanın ne kadar anlamsız olduğunu görebilecek bir özgürlüğe sahipti.
Evinin yolunda gördüğü temizlikçi kadının bir avukat kadar değerli olup olmadığını karşılaştıracak herhangi bir ölçütün bulunmadığını düşündü. Böyle bir ölçüt bugün var olsa bile zamanla değişebileceği için çok da anlam taşımayacaktı.
Bu şekilde düşünebilmek özgürlük gerektiriyordu.
Profesöründen kadınlar hakkındaki savlarına dair “tartışmasız kanıtlar” sunmasını istemenin ne kadar anlamsız olduğunu şimdi daha iyi anlıyordu. Kadınlar, mahrum bırakıldıkları tüm etkinliklere ve uğraşlara er ya da geç el atacaklardı.
Fakat bunun da bir bedeli olacaktı. Kadınların koruma altındaki cinsiyet olarak erkeklerden daha uzun yaşadığı yönündeki varsayım ortadan kalkacaktı. Şoförlük yaparak ya da kömür işçisi olarak para kazanan bir kadının ömrü, eskisi kadar uzun olabilir miydi?
Kapıyı açıp evine girerken tüm bunların Kadınlar ve Kurgu başlıklı makalesi üzerinde ne gibi bir etkisi olacağını düşünüyordu.
Ben ise bu satırları okurken içimden başka bir soru geçirdim: Amaç gerçekten daha uzun yaşamak mıydı?
Çünkü herkes uzun yaşamak ister. Şartları iyi olsun ya da kötü.
Akşam eve, önemli bir sonuca ulaşamamanın verdiği huzursuzlukla döndü. Ev işlerine şöyle bir göz attıktan sonra tüm perdeleri çekti. Yazı masasının üzerindeki ışık dışında diğerlerini söndürdü ve soruşturmanın kapsamını daraltmaya karar verdi.
Kadınların çağlar boyunca nasıl yaşadıklarına değil, Elizabeth Çağı’nda hangi koşullar altında yaşadıklarına odaklanacaktı.
Bu çağa bakıldığında, iki erkekten birinin sone ya da şarkı yazma yetisine sahip olduğu bir dönemde, neden hiçbir kadının bu sıra dışı edebiyatın tek bir satırına bile imza atmamış olması edebî bir bilmece gibi görünüyordu.
Önce kadınların hangi koşullarda yaşadığını düşünmeye başladı. Çünkü kurgu, bir taşın bilimsel bir zorunlulukla yere düşmesi gibi ortaya çıkmıyordu. Shakespeare’in oyunları sanki yalnızca kendi dehasının ürünüymüş gibi görünse de hiçbir eser boşlukta var olmuyordu.
Kurgu insanların elinden çıkıyordu; sağlık, para ve içinde yaşanılan evler gibi maddi koşullardan bağımsız düşünülemezdi.
İngiltere tarihiyle ilgili bir kitabı inceliyordu. Kitapta kadınlardan oldukça sınırlı biçimde söz ediliyordu. Bazen Kraliçe Elizabeth’ten ya da Mary’den bahsediliyor, fakat sıradan kadınların gündelik yaşamlarına dair neredeyse hiçbir bilgi verilmiyordu. Üstelik kadınlar günlük de tutmuyorlardı.
Profesör Trevelyan’ın aktardığı bilgilere göre bir kız çocuğu, çocukluktan çıkar çıkmaz evlendiriliyordu. Kiminle evleneceğine çoğu zaman daha kendisi çocukken karar veriliyordu. İtiraz etme hakkı yoktu. Karşı çıkarsa bir odaya kapatılması ya da dövülmesi ailenin doğal hakkı sayılıyordu.
Oysa aynı dönemin edebiyatına bakıldığında bambaşka bir manzarayla karşılaşılıyordu.
“Kleopatra kendi bildiğini okumuş olmalı; Leydi Macbeth’in kendine ait bir iradesi olduğu varsayılabilir; Rosalind’in çekici bir kız olduğu sonucuna varılabilir.”
Hatta kadınların ezelden beri tüm şairlerin eserlerinde bir fener gibi ışıldadıklarını söylemek mümkündü. Oyun yazarları söz konusu olduğunda Klitemnestra, Antigone, Kleopatra, Leydi Macbeth, Phedre, Rosalind, Desdemona ve Malfi Düşesi; düzyazıda ise Millamant, Clarissa, Becky Sharp, Anna Karenina, Emma Bovary ve Madame de Guermantes akla geliyordu.
Bu isimlerin hiçbiri kadınların kişilik ve karakter açısından yetersiz olduğunu düşündürmüyordu.
Fakat burada söz konusu olan kurgu eserlerdeki kadınlardı.
Gerçek hayatta ise kadınlar, Profesör Trevelyan’ın anlattığı gibi dayak yiyor, iradeleri yok sayılıyor ve duvardan duvara savruluyorlardı.
İşte çelişki tam da burada başlıyordu.
Kafası çok karışmıştı.
Hayal dünyasında bir kadın çok büyük bir öneme sahipken, gerçek dünyada neredeyse hiçbir önemi yoktu.
Kurgu metinlerde kralların ve fatihlerin hayatlarına yön veriyordu; gerçek hayatta ise ebeveyninin uygun gördüğü biriyle evlendirilen, çoğu zaman kendi yaşamı üzerinde söz hakkı bulunmayan biriydi. Edebiyatın en yaratıcı sözlerinden, en derin düşüncelerinden bazıları kadınların dudaklarından dökülüyordu; fakat gerçek hayatta çoğu okuma yazma bile bilmiyor, kocasının malı sayılıyordu.
Bu çelişkiyi anlamaya çalışırken başka bir düşünceye ulaştı.
Her şey bir yana, Shakespeare döneminde bir kadının onun düzeyinde oyun yazmasının neredeyse imkânsız olduğunu kabul ediyordu.
Bunun üzerine Shakespeare’in Judith adında son derece yetenekli bir kız kardeşi olduğunu hayal etti.
Shakespeare büyük olasılıkla liseye gitmişti. Latince öğrenmiş, mantık ve dil bilgisi dersleri almış, geçmişte yaşamış büyük yazarlarla genç yaşta tanışmıştı. Hayatı onu çok sevdiği tiyatroya yönlendirmiş, Londra’da şansını denemiş, sanatını geliştirmiş ve sonunda sarayın içine girmeyi bile başarmıştı.
Peki ya Judith?
Onun da ağabeyi kadar yetenekli, meraklı ve“ hayalperest olduğunu varsaymıştı.O da dünyayı görmek istiyordu. O da yazmak istiyordu. Fakat okula gönderilmemişti elbette. Horatius’u ya da Virgilius’u okumak şöyle dursun, dil bilgisi ve mantık öğrenme fırsatı bile bulamamıştı.
Ara sıra eline bir kitap alıyor, belki ağabeyinin kitaplarından birkaç sayfa okuyordu. Ancak çok geçmeden ailesi onu çağırıyordu. Çorapların yamalanması, sofranın hazırlanması ya da mutfaktaki işlerin yapılması gerekiyordu.
Onlar kötü insanlar değildi. Aksine kızlarını seviyorlardı. Fakat bir kadının dünyadaki yerinin ne olduğuna dair dönemin bütün kabullerini taşıyorlardı.
Judith’i daha gençliğinin ilk yıllarında bir tacirin oğluyla nişanlamışlardı. O ise bunu kesin bir dille reddetmişti. Ailesi ona yalvarıyor, çeyiz vereceklerini vadediyor ve ailenin itibarını düşünmesini istiyorlardı. Fakat Judith’in aklında başka bir hayat vardı.
Sonunda evden kaçmaktan başka çare bulamamıştı.
Tıpkı ağabeyi gibi Londra’nın yolunu tuttu.Yetenekliydi ve tiyatroya ilgi duyuyordu. Judith’in hikâyesi burada da sona ermiyordu.
Sahnenin kapısında durmuş, tiyatronun sahibine yeteneğini göstermeye çalışmıştı. Karşılığında ise alaycı bakışlar ve küçümseyici kahkahalarla karşılaşmıştı. Bir kadının oyuncu olmasının düşünülemediği bir çağda, ona yer yoktu.
Gece tek başına sokaklarda dolaşması mümkün değildi. Gidecek bir yeri, sığınacak bir odası yoktu. Sonunda kendini, ona acıdığını söyleyen bir adamın evinde buldu. Çok geçmeden o adamdan bir çocuğu olacaktı.
Oysa içinde hâlâ yazmak isteyen bir şair, sahneye çıkmak isteyen bir oyuncu yaşıyordu.Fakat yeteneği için gerekli olan koşullar hiçbir zaman var olmamıştı.
Bedenine ve kaderine sıkışıp kalan o genç kadın, bir kış gecesi yaşamına son verdi. Adı bilinmeyen bir mezara gömüldü. Bugün otobüslerin durduğu bir kavşağın yakınlarında yattığını hayal ediyordu Virginia Woolf.
Ama Woolf’a göre Judith aslında hiç ölmemişti.
“Sizin içinizde ve benim içimde yaşıyor; bir de bu gece bulaşıkları yıkadıkları ve çocukları yatırdıkları için burada olamayan başka pek çok kadının içinde. Ama yaşıyor; çünkü büyük şairler ölmezler. Varlıklarını sürdürürler. Yalnızca ete kemiğe bürünüp aramıza karışacakları fırsatı beklerler.”
İşte Woolf’un asıl meselesi de buydu.
Belki Judith hiç yaşamadı. Ama Virginia Woolf onu düşündüğü anda, susturulmuş bütün kadınların sesi oldu. Bu yazı, o sessizliğin izinden doğdu.
