Arap Ali’nin Kanla Yazılan Ağıtı: Mağusa Limanı

Herkes biliyor türküyü. Genellikle neşeli ortamlarda çalınır, söylenir. Oysa “Mağusa Limanı” bir aşk şarkısı değil  sömürgecilik taşına işlenmiş bir mühürdür. 1940’ların İngiliz Kıbrıs’ında, Mağusa rıhtımında çuval taşıyan Arap Ali adında bir liman hamalının, yedi askerin süngüleri altında nasıl öldürüldüğünün ve cesedinin “ibret olsun” diye iskeleye nasıl sürüklendiğinin tutanağıdır. 

Hürrem Erman

Gece, Mağusa Limanı’na ağır ağır iner. Önce su kararır; sonra taşlar. Rıhtımın paslı demirleri, yorgun bir hayvan gibi soluk alır karanlıkta. Bir halat gerilir, gevşer, gerilir; gemilerin omurgaları suya kazınmış eski yaraları hatırlatırcasına gıcırdar. Liman, gündüzün içinde yapamadığı şeyi geceleri yapar: hatırlamayı.

Ve birisi, çok uzaklarda bir yerde; belki bir İstanbul meyhanesinde, belki Frankfurt’un kenar mahallesindeki bir Türk lokantasında, kadehini kaldırır, gözleri yarı kapalı, sesi yarı şakacı:

“Mağusa Limanı limandır liman…”

Şarkıyı bilmeyen yoktur ve fakat hikâyesini bilen, çok az.

Türküler tarihin en sadık şahitleridir. Tarih kitaplarının üstünü örttüğü, gazetelerin sansürlediği, devletlerin unutturmaya çalıştığı şeyleri türküler saklar. Bunu bir nakaratın içine, bir kafiyenin gölgesine, bir ezginin kıvrımına gizleyerek yaparlar. “Mağusa Limanı” da bunlardan biri. Bugün düğünlerde çalınır, meyhane sofralarında söylenir, ekseriyetle bir aşk şarkısı zannedilir. Oysa bu türkü, bir cinayetin tutanağıdır. Daha doğrusu: kayıt altına alınamamış bir cinayetin, halkın belleğinde tuttuğu ifadesidir.

Ne yazık ki türkü bir türkü değil bu kez; sömürge taşına işlenmiş bir mührüdür adeta. Bir adamın kanının kuruyup nakşa dönüştüğü, bir liman gecesinin uğultusu belki. “Beni öldürende yoktur din iman” diyen bir ses; on yıllar boyunca bu sözleri eğlenceyle, hatta neşeyle söyletmeyi başaran bir kültürün boğazında, hâlâ takılı duran bir balık kılçığı mahiyetinde takılır kalır! 1940’lı yılların Mağusa’sındayız; İngiliz tacının altında bir ada. Şehrin limanı gece gündüz işler; çuvallar gelir, çuvallar gider; demir, kömür, zeytinyağı, harnup. Bu yüklerin altına giren bedenler ise hep aynıdır: esmer, yorgun, sessiz. Ve bu bedenlerden biri Arap Ali’dir.

“Arap” lakabını teninin koyu rengine borçlu ama aslında bu durum ada coğrafyasında, güneşin emek üzerinde bıraktığı işareti. Genç yaşta evlenmiş, bir çocuğu olmuştur. Sırtında çuvalları taşıdığı saatler boyunca ne düşündüğünü bilmiyoruz; bilmemize de gerek yok zaten. Çünkü emeğin tarihi, düşüncelerin değil, omuzların tarihidir. Bir liman hamalının omzu, bir rönesans tasvirinden bile daha çok şey anlatabilir sömürge düzeni hakkında.

Bazı akşamlar Ali, bütün liman işçileri gibi, rıhtıma yakın bir meyhaneye gider. Bu meyhane bir kaçış değil, bir ritüeldir esasen; gündüzün ezdiği bedeni geceye taşımanın, ertesi gün yine taşıyabilmek için bedeni kendine döndürmenin töreni gibi. 

Ve her gece, meyhaneye giden bir grup daha vardır, sömürgenin sembolü İngiliz askerleri!  İngiliz üniformaları, taç kolonisinin gündelik dekorudur Mağusa’da; sokakta görseniz dönüp bakmazsınız belki ama meyhanede bir alanın işgali başkadır. Söz dalaşı nasıl başlar, hangi bakış kıvılcımı çakar, kim ilk kelimeyi söyler,  bunlar artık önemli değil. Önemli olan, sömürge düzeninin bir meyhane masasında, çıplak ve perdesiz olarak görünmesidir: Efendi ve hizmetkâr, silahlı ve silahsız, dokunulabilir ve dokunulmaz.

Ali güçlü bittabi. İlk yumruğuyla bir askeri yere serer. Ama gücün, sayının ve süngünün karşısında ne işe yaradığını öğrenmesi uzun sürmeyecektir. Yedi asker, bir liman hamalının üstüne çullanırlar. Süngüler saplanır peş peşe, bedenler taşa, taşlar kana karışır.

Ve akabinde ki bu, hikâyenin en kırılgan, en korkunç noktasıdır, yaralı Ali ölmek üzere oracıkta bırakılmaz. İbreti alem olsun, diğer işçiler görsün diye Mağusa Limanı’na sürüklenir. Sömürge mantığının en kahredici ortak paydası; cezalandırmak yetmez, cezayı seyrettirmek gerekir. Şiddet, ancak gösterildiği zaman pedagoji formunu alır!

İskeleye varıldığında Ali’nin ağzından dökülen sözler, bir adamın değil, sömürge işçisinin son ifadesidir:

“İskeleden çıktım yan basa basa,

Mağusa’ya vardım kan kusa kusa,

Mağusa Limanı limandır liman,

Beni öldürende yoktur din iman.”

Karısı haberi alıp limana koştuğunda, Ali ruhunu çoktan teslim etmiştir artık. Feryad u figan nafiledir, çünkü adalet gelmeyecek, dava açılmayacak, gazeteler yazmayacaktır. Geriye sadece türkü sadece ve çağın şahitleridir türküler. 

“Mağusa Limanı limandır liman.” Bu nakarat, ilk duyuşta bir totoloji gibi gelebilir size, gereksiz bir tekrar, bir dolgu cümlesi… Oysa ağıtların dili, asla gereksiz değildir. Bu tekrar, söyleyecek başka söz kalmadığında, mekânın adını söylemekten başka çare kalmadığında, dilin tükendiği yerde başlar.

Liman, Akdeniz türkülerinde her zaman girift bir eşiktir. Gidenle gelenin, ayrılanla kavuşanın, denizle karanın buluştuğu yer. Ama Mağusa Limanı’nda eşik kayar; artık denizle kara değil, yaşayanla ölen karşılaşır orada. Ali, iskeleden çıktığında “yan basa basa” yürür zira beden artık dik durmayı bırakmıştır, kader gibi yatay bir şeye dönüşmüştür. “Kan kusa kusa” gider zira varlığını dışarı boşaltarak, kendinden çıkarak, bir gemi gibi yükünü denize bırakarak.

Liman, suyun karayla kavuştuğu yerdir lakin Mağusa Limanı suyun, karaya emilen kanın tarihsel lekesi.

Bu yüzden türküdeki “liman” sözcüğü, sadece coğrafya değil; bir durak sözcüğüdür. İnsanın dünyayla son hesabını gördüğü, üstündeki kıyafeti çıkarıp çıplak bir varlık olarak terazinin önünde durduğu yer. Türkünün dehşeti, bu durağın bir mahkeme değil, bir liman olmasında yatıyorr. Çünkü mahkemede en azından söz vardır; limanda sadece dalga sesi.

İngiliz idaresi, Kıbrıs’a 1878’de “geçici” bir düzenleme olarak geldi; 1925’te taç kolonisi ilanıyla resmîleşti; 1960’a kadar adada kaldı. Bu seksen iki yıl, ada halkının dilinde, belleğinde ve bedeninde derin izler bıraktı. Ama sömürge, çoğu zaman düşünüldüğü gibi yalnızca bayrakların ve valilerin meselesi değildi. Sömürge, gündelik hayatın dokusuna işleyen bir gramerdi. Bu gramerin temel kuralı ise şuydu: Bazı bedenler, diğerlerinden daha az değerlidir.

Liman işçisinin bedeni, askerin bedeninden ucuzdur mesela. Esmer ten, beyaz tenden daha konuşulur değildir. Alt sınıfın sözü, memurun sözünün karşısında savunmasızdır. Bu hiyerarşi, kanunla değil, havayla yürür; herkes solur, kimse sorgulamaz. Sömürge düzeninin asıl başarısı silahında değil, bu havayı doğallaştırma kapasitesindedir.

Arap Ali’nin ölümü, böyle bir havanın içinde mümkün olmuş. Yedi askerin bir liman hamalını süngüyle delik deşik etmesi ve akabinde ibret-i alem için sürüklenmesi, daha fenası faillerin yargılanmaması münferit olaylar değil, sistemin işleyiş biçimidir. Sömürge, bir adamı öldürmeden önce onu değersizleştirmiştir yine. Asıl şiddet, süngünün indiği anda değil, bedenin “süngülenebilir” olarak tanımlandığı anda gerçekleşmiştir zira.

Türküdeki “beni öldürende yoktur din iman” dizesi, sıradan bir ahlaki sitemden çok daha fazlası elbette. “Din ve iman” burada bireysel bir erdem değil, meşruiyet meselesi. Sömürge yönetimi, kendini hep bir medeniyet projesi olarak takdim etmiş; mahkemeleri, hastaneleri, yolları, okulları ile varlık göstermiştir. Ama Mağusa iskelesinde sürüklenen bir bedenin önünde bütün bu vitrin çatırdar. Ali’nin son sözü, sömürgeci modernliğin kendi kendine yaptığı reklamı, basit ve sert bir cümleyle çürütür: “Yoktur.”

Yoktur. Hiç olmadı. Sizin medeniyet dediğiniz şey, benim kanımı içerek var!

Sözün kana dönüştüğü yer!

“Mağusa Limanı”nın dizeleri yazılmadı aslında, bir adamın boğazından, ölüm anının kenarından, kelimelerin çoğu zaman dilin kontrolünde kalmadığı o aralıktan çıktı. Bu yüzden bu dizeler şiir değil öncesidir.

“İskeleden çıktım yan basa basa.” 

Burada yan basmak, sadece sarsılarak yürümek değil aynı zamanda dünyaya artık dik bakamamaktır. Bedenin uğradığı şiddet, yalnızca fizikseldir denemez, kişiyi dünyayla olan eksen ilişkisinden de eder. Yan basan adam, bütün geometriyi yanına yatırır.

“Mağusa’ya vardım kan kusa kusa.” 

Bu dize, neredeyse gerçeküstü bir görsellikle yüklüdür; bir adamın yürüyerek, kan kusarak, kendi ölümüne doğru ilerlemesi. Burada “varmak” fiili kritik. Ali Mağusa’ya varır; sömürge, ancak ölümün eşiğinde “varılan” bir yere dönüşür ezilen için. Yaşayanın değil, ölenin coğrafyasıdır artık burası.

“Mağusa Limanı limandır liman.” 

Tekrarın tekrarındaki bu ısrar, dilin son sığınağıdır. Anlam tükenmiştir ama ses devam etmek zorundadır; çünkü susmak teslim olmaktır. 

“Beni öldürende yoktur din iman.” 

Ve nihayet final darbesi. Bu dize, türkünün bütün ağırlığını yüklenir. Burada “öldüren” tekildir ama ima ettiği özne çoğuldur; süngü tutan asker, emri veren subay, sistemi kuran imparatorluk, suskun kalan komşu. Tamamı o “yoktur”un içinde toplanır. Tek bir mısraa, bütün bir düzenin etiği sığdırılmıştır.

Hafıza yolculuğu: Kıbrıs’tan Kerkük’e

Bilir misiniz bilmem; Türküler, ait oldukları topraklarda durmazlar. Bir gemi yolcusu gibi limandan limana giderler ve her duraklarında biraz değişir, biraz dönüşür, ama özlerini taşırlar. “Mağusa Limanı” da bu yolculuğu yapan türkülerden. Kıbrıs’tan Anadolu’ya, Anadolu’dan Kerkük’e uzanan bir hat boyunca, türkü kendi varyantlarını üretmiş.

Bu varyantlaşma, basit bir folklorik çoğullaşmadan çok daha derin bir şeyi gösteriyor; aynı acının farklı coğrafyalarda kendine yer bulması. Kerküklü Türkmen, Mağusalı işçinin türküsünü söylediğinde aslında Mağusa’yı söylemez; Kerkük’ü söyler. Anadolulu âşık, Mağusa Limanı’nı dillendirdiğinde kendi Anadolu’sunun limansız acısına bir liman bulmuş olur. Türkü, böylece bir tek hikâyenin değil, kardeş acıların ortak dili haline gelir. Sömürge sadece İngiliz değildir; baskı sadece Mağusa’da değildir; süngü sadece 1940’larda inmemiştir. Türkü çoğullaştıkça, Arap Ali’nin yalnızlığı azalır. Her varyant, iskelede ölen adamın yanına bir başka ölü daha koyar.

Bu yüzden “Mağusa Limanı”nın varyantlarını bir folklor merakı olarak değil, bir hafıza ağı olarak okumak gerekiyor. Türkü, ezilenler arasında dolaşan bir mektuptur adeta ve her okuyan, kendi imzasını da ekler.

Trajedinin eğlenceye dönüşmesi

Bugünlerde “Mağusa Limanı”nı en sık duyduğumuz yerler nedense daha ziyade meyhane sofraları olmuş durumda. Tempo hızlanmış, ezgi neşelenmiş, kadehler eşlik etmektedir. Bir varyantta zeybek ritmiyle, bir başkasında oyun havası tonuyla söylenir. İcracılar, çoğu zaman türkünün arka planındaki cinayetten habersizdir ve daha acı olan ise dinleyicilerin daha da habersiz olmasıdır.

Bu, popüler kültürün en eski ve en sinsi mekanizmalarından birinin işleyişi hakkında bize fikir veriyor: Trajedinin ehlîleştirilmesi. Yani acının önce ezgileştirilmesi, sonra eğlenceleştirilmesi, ve nihayetinde unutulması. Türkü, içeriğinden ayrıldığı oranda kalabalıklara ulaşır ama bu ulaşma, bir tür ihanettir aynı zamanda. Çünkü türkü, başlangıçta bir tanıklıktı; tanıklık eğlenceye dönüştüğünde ise hükmü kalmaz, şahitliği ölür! 

Bir ağıtı neşeyle söylemek mümkün mü? 

Teknik olarak evet; ahlaki olarak hayır. Bazı türküler, doğdukları acıya saygı duyuldukça yaşarlar; saygı eksildikçe içleri boşalır, geriye sadece nakaratları kalır. “Mağusa Limanı”nın bugün başına gelen, biraz da bu sanırım. Ezgi yaşamaya devam eder ama Arap Ali çoktan ikinci kez öldürülmüştür!

Yanlış anlaşılmasın tüm bu gözlemler bu, türküyü söylemeyelim demek değildir  asla. Söyleyelim ama ne söylediğimizi bilelim. Bir kadeh kalktığında, içindeki şarabın kırmızısı, iskelede akan o eski kanın hatırlatıcısı olabilir pekala. Eğlence ile yas, birbirini dışlamak zorunda değil ama biri diğerinin üstünü örtmemeli

Arap Ali’nin hikâyesini bir aşk dramı, bir kavga olayı, hatta basit bir cinayet vakası olarak okumak mümkün. Ama bu okuma yetersiz olur. Çünkü Ali bir birey olarak öldürülmedi, bir ihtimal olarak öldürüldü.

İhtimal şuydu: Sömürge düzeninin altında ezilen bir liman hamalının, bir gece, bir meyhane masasında, kendisini ezenlerden birine “hayır” demesi. Bu “hayır”, sınıfsal hiyerarşiyi bir an için askıya alır, askerin üniformasını, hamalın küfesini yere indirir, iki adamı yan yana, bir terazinin iki kefesine koyar. İşte sömürge düzeninin tahammül edemediği şey tam da budur: eşitliğin bir saniyelik bile olsa mümkün olduğu sahne.

Ali öldürüldüğünde, sadece bir adam öldürülmedi; bu sahnenin tekrarlanma ihtimali öldürüldü. “İbret olsun” diye limana sürüklenen beden, başka liman işçilerine yönelik bir mesajdı: “Sen de aynısını yaparsan, sonun bu olur.” Böylelikle sömürge şiddeti bireysel olmaktan çıkar, bütün bir sınıfa yönelik koruyucu bir susturma operasyonuna dönüşür.

Bu yüzden türküdeki “ben” zamiri yanıltıcıdır. “Beni öldürende yoktur din iman” diyen ben, tek bir Arap Ali değildir; onun ardından gelen, gelmeyen, gelmeye cesaret edemeyen bütün liman hamallarıdır. Türkü, bir bireyin değil, bir sınıfın ağzıyla yazar şahitliği. Ezilen erkeğin kırılganlığı, gücün gösterisi altında nasıl ezildiğinin kaydıdır. Ali’nin gücü, ilk yumrukla bir askeri yere sermesine yetmiştir ama yedi süngünün karşısında bu güç bir hiçtir. Tek başına emek, örgütlenmemiş bedenden ibarettir, örgütlenmemiş beden ise, sömürge önünde bir kâğıt parçasıdır ne yazık ki!

Bitiriyoruz…

Gece, Mağusa Limanı’nda yine ağır ağır iner. Su yine kararır, taşlar yine ıslanır. Rıhtımın paslı demirleri, bu sefer sekseni aşkın yıllık bir sessizliğin içinden konuşur. Bir halat gerilir, gevşer, gerilir. Dalgalar aynı taşlara çarpar. Liman, hatırlamaya devam eder.

Arap Ali’nin kanı, taşlardan çoktan silinmiştir. Ama bazı sesler suya karışmaz. Türküler, taşların yapamadığını yapar; kanı sözün içine alıp yıllarca taşır.

Belki bu yüzden, bir gün misal bir meyhane sofrasında, bir konser salonunda ya da bir kulaklıktan tek başına “Mağusa Limanı”nı duyduğumuzda, bir an susmak gerekir. Nakaratı söylemeden önce, içinden geçtiği yüzyılı, çiğnediği bedenleri, sürüklendiği iskeleleri bir kez daha düşünmek için.

“Mağusa Limanı limandır liman…”

Liman, bir mekânın adı değil. Bir ezilen adamın son durağı. Bir sınıfın susturulduğu eşik. Bir türkünün, susmamak için ezgiye sığındığı yer.

Ve dalgalar, hâlâ aynı taşlara vuruyor.

Add a comment

Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

İlk Siz Haberdar Olun!

Abone ol butonuna basarak, Gizlilik Politikası ve Kullanım Koşulları'nı okuduğunuzu ve kabul ettiğinizi onaylıyorsunuz.