“Yanlış yere düşmüş bir hayat”: Edward Sait

Onun doğum kâğıdı, daha ilk satırından bir sosyolojik bilmeceydi. Kudüs’te doğmuş, Amerikan pasaportu taşıyan, İngiliz prensinin adıyla çağrılan bir Arap çocuğu; sömürge dünyasının ara katmanında, hiçbir aidiyetin tam oturmadığı o ince zeminde büyüyecekti.

SEBAHATTİN ÇELEBİ

Bazı hayatlar bir ülkenin, bazıları bir sınıfın, pek azı ise bir kavramın biyografisi gibi okunur. Edward Said’in hayatı, Yirminci Yüzyılın en sancılı kavramlarından birinin, sürgünün biyografisiydi. O, yersizliği bir talihsizlik olarak yaşamakla kalmadı; onu bir bakış açısına, bir yönteme, giderek bir mesleğe dönüştürdü. Georg Simmel’in sosyolojiye armağan ettiği “yabancı” figürü gibi, içinde yaşadığı topluma hem içeriden hem dışarıdan bakabiliyordu; görme gücünü de tam bu aradalıktan alıyordu.

Talbiyya’nın taş evlerinde bir çocuk dünyaya gelmişti.

Kasım 1935’in ilk gününde, henüz Britanya Mandası altındaki Kudüs’ün Batı yakasında, Kudüs taşından yüksek tavanlı evleriyle bilinen Talbiyya semtinde bir oğlan çocuğu doğdu. Ailesi ona iki dünyayı birden yükleyen bir ad verdi: İlki dönemin Galler Prensi’nden esinlenen Edward, ikincisi babasının adı olan Vedi. Filistinli Hristiyan bir ailenin çocuğuydu. Baba Vedi Said, Birinci Dünya Savaşı yıllarında Amerika’ya gitmiş, orada Amerikan ordusuna yazılmış, adını William’a çevirip ABD vatandaşlığını cebine koymuş, dönüşte Kahire’de bir kırtasiye ve büro malzemeleri şirketi kurmuş bir iş adamıydı. Anne Hilda Musa, Nâsıralı bir Baptist vaizin kızıydı; Beyrut’ta okumuştu ve oğluna piyanoyu sevdirenlerin başında geliyordu. Edward’ın ardından dört kız kardeş geldi: Rosemarie, Jean, Joyce ve Grace.

Bu doğum kâğıdı, daha ilk satırından bir sosyolojik bilmeceydi. Kudüs’te doğmuş, Amerikan pasaportu taşıyan, İngiliz prensinin adıyla çağrılan bir Arap çocuğu; sömürge dünyasının ara katmanında, hiçbir aidiyetin tam oturmadığı o ince zeminde büyüyecekti.

Evin dili, sınıfın haritasıydı.

Evde İngilizce konuşulurdu; ikinci dil Fransızcaydı, Arapça ise daha çok hizmetlilerin ve sokağın diliydi. Bu dil hiyerarşisi, bir ailenin tercihinden öte, bütün bir sınıfın haritasıydı. Sömürge düzeni yalnızca toprakları değil, dilleri de katmanlara ayırmıştı; hangi dilin salonda, hangisinin mutfakta konuşulacağını da o düzen belirliyordu. Said’in içine doğduğu Levanten burjuvazisi, kendi halkının diline kendi evinde mesafeli duran tuhaf bir sınıftı. İçeride Anglikan terbiyesinin ölçülü disiplini, dışarıda Kahire’nin gürültülü, çok dilli sokakları vardı. Aile yazları Lübnan’ın Dhur eş-Şuveyr köyüne çıkıyor, kışları Kahire’nin Zamalek semtinde geçiriyor, fırsat buldukça Kudüs’e inip akrabalarla bayramlaşıyordu. Said yıllar sonra bu çocukluğu anlatırken, kitabının adına da kazınacak o duyguyu kullanacaktı: yersiz yurtsuzluk, yanlış yere düşmüşlük.

Kahire’nin kolej koridorlarında bir yabancılığın tohumları atılmıştı.

İlk eğitimine Kahire’deki Gezira Preparatory School’da başladı; ardından Cairo School for American Children’a, oradan da İngiliz idaresinin elit eğitim kurumu Victoria College’a geçti. Victoria’nın sınıflarında, ileride Omar Sharif adıyla dünya sinemasının yıldızı olacak Mişel Şalhub da oturuyordu. Bu okullar, sömürge sosyolojisinin laboratuvarlarıydı; oralarda yalnızca İngilizce dilbilgisi değil, bir dünya görüşü, bir beden duruşu, bir itaat ekonomisi öğretiliyordu. Yerli çocuklara İngiliz gibi olmaları söyleniyor, ama hiçbir zaman İngiliz olamayacakları da her fırsatta hatırlatılıyordu. Said, kendi anlatımıyla daima itaatsiz bir öğrenciydi; 1951’de disiplinsizlik gerekçesiyle Victoria’dan uzaklaştırıldı. Babası onu vakit kaybetmeden Atlantik’in öbür yakasına, Massachusetts’teki Mount Hermon yatılı okuluna gönderdi. Henüz on beşindeydi.

Yeni Dünya, ona eski sorularını daha yüksek sesle sordurdu. Orada, hayatında ilk kez, ne olduğu üzerine sistemli biçimde düşünmek zorunda kalacaktı.

Arap mıydı, Amerikalı mı; Filistinli miydi, Hristiyan mı; misafir miydi, sürgün mü?

Mount Hermon ona iki şey öğretti: Birincisi Anglosakson dünyasının kendisinden ne beklediği, ikincisi de o dünyaya hiçbir zaman tam anlamıyla ait olamayacağı. Bu bilinç önce bir yara, sonra bir merceğe dönüşecekti.

Princeton ve Harvard onu Conrad’ın aynasına getirmişti.

1953’te Mount Hermon’dan mezun oldu ve Princeton Üniversitesi’ne girdi. Lisansını 1957’de tamamladı, ardından Harvard’a geçti; 1960’ta yüksek lisansını, 1964’te doktorasını aldı. Doktora tezini Joseph Conrad’ın anlatım sanatı ve kimlik meselesi üzerine yazdı; bu çalışma 1966’da Joseph Conrad and the Fiction of Autobiography adıyla Harvard University Press’ten kitaplaştı. Tez konusu bir rastlantı değildi. Polonya’da doğup İngilizcenin en büyük romancılarından biri olan, ama o dile hep bir yabancı aksanıyla bakan Conrad, Said’e kendi sürgününün edebî aynasını sunuyordu. 

Said, ömrü boyunca dönüp dolaşıp ona bakacaktı.

1963’te, doktorası henüz bitmeden, Columbia Üniversitesi’nin İngiliz Edebiyatı ve Karşılaştırmalı Edebiyat bölümüne genç bir öğretim üyesi olarak katıldı. Bir daha bu kürsüden ayrılmadı; taşıdığı son unvan, Columbia’nın en yüksek akademik payesi olan “University Professor” (Üniversite Profesörü) unvanıydı. 1962’de Estonya asıllı akademisyen Maire Jaanus ile yaptığı ilk evliliği ise 1967’de sona erdi.

Takvimler Haziran 1967’i gösterdiğinde, içindeki Filistinli uyanmıştı.

Altı Gün Savaşı, Said’in hem kişisel hem entelektüel hayatında bir kırılma anıydı. Mısır, Suriye ve Ürdün ordularının altı günde dağılması, Doğu Kudüs’ün, Batı Şeria’nın, Sina’nın ve Golan’ın işgali, Kahire’deki ve Beyrut’taki akraba evlerinin sarsılması, ona unutmaya çalıştığı bir gerçeği hatırlattı…

Her şeyden önce bir Filistinliydi. O güne kadar yalnızca İngiliz romanı ve karşılaştırmalı edebiyat üzerine çalışmıştı; o günden sonra kaleminin yönü değişti.

Altmışların sonunda, dostu Filistinli akademisyen İbrahim Ebu-Lughod’un teşvikiyle ilk siyasi metnini, “The Arab Portrayed” başlıklı denemeyi kaleme aldı. Bu kısa çözümlemede, Batı medyasının Arap’ı kana susamış, geri ve fanatik bir kalıba sıkıştırırken İsrailliyi nasıl modern, kahraman ve öncü olarak resmettiğini gösterdi. Mesele kişisel bir kırgınlık değil, bir temsil sosyolojisiydi: Kimin kimi, hangi araçlarla, hangi iktidar adına tarif ettiği sorusuydu. Bu küçük metin, on yıl sonra dünyayı dolaşacak büyük çalışmanın çekirdeğini taşıyordu.

Şarkiyatçılık, bilginin masum olmadığını göstermişti.

1978’de New York’ta Pantheon Books, Said’in Orientalism adlı kitabını yayımladı. Kitabın iddiası iki cümlede özetlenebiliyordu: Batı’nın Doğu hakkında ürettiği bilgi tarafsız bir bilgi olmamıştı; bu bilgi, sömürgeci iktidarın ihtiyaçlarına göre biçimlenmiş bir söylem olarak işlemişti. Said, Foucault’nun söylem kuramından ve Gramsci’nin hegemonya kavramından beslenerek, Napolyon’un 1798 Mısır seferinden on dokuzuncu yüzyıl filolojisine, oradan yirminci yüzyılın Amerikan Şark araştırmalarına uzanan bir entelektüel soyağacı çıkardı. Şarkiyatçı, Doğu’yu incelemiyordu yalnızca; onu konuşamaz hâle getiriyor, kendi adına konuşulması gereken bir nesneye çeviriyordu.

Kitabın açılış cümlesi, bütün çalışmanın enerjisini taşıyordu: 

“Şark, Avrupa’nın salt komşusu değildi; Avrupa’nın en büyük, en zengin, en eski sömürgelerinin mekânı, uygarlıklarının ve dillerinin kaynağı, kültürel rakibi ve en derin, en sık yinelenen Öteki imgelerinden biriydi.”

Otuzdan fazla dile çevrilen Şarkiyatçılık, postkolonyal çalışmaların kurucu metni sayıldı; Gayatri Chakravorty Spivak ve Homi Bhabha gibi düşünürlerin geliştireceği bütün bir kuram alanı, bu kitabın açtığı çatlaktan içeri girdi. Türkçede ise metnin bugün okunan standart çevirisi, Berna Ülner’in elinden 1999’da Metis Yayınları etiketiyle çıktı ve Türk sosyal bilimlerinin sürekli dönüp baktığı kaynaklardan biri hâline geldi. Said, kitabına yöneltilen eleştirileri, bu arada Alman şarkiyatçılığını yeterince işlemediği itirazını, 1985 tarihli “Orientalism Reconsidered” başlıklı makalesinde tartıştı.

Filistin meselesi onun ikinci kürsüsü olmuştu.

Şarkiyatçılık’ın hemen ardından, 1979’da The Question of Palestine yayımlandı; Filistin meselesini Anglosakson okura sade ve sağlam bir dille anlatan ilk büyük çalışmalardan biriydi. 1981’de çıkan Covering Islam, Amerikan medyasının İran Devrimi sonrasında Müslüman dünyasını nasıl tek bir korkutucu blok hâline getirdiğini çözümledi ve üçlemenin son halkası sayıldı. 1993’te yayımlanan Culture and Imperialism ise söylem analizinin sınırlarını aştı; Jane Austen’dan Rudyard Kipling’e, Joseph Conrad’dan Albert Camus’ye uzanan Batı edebiyatı kanonunun emperyal projeyle nasıl iç içe geçtiğini gösterdi. Aynı kitapta sömürgeleştirilmiş halkların kültürel direnişine de yer açtı; Yeats’ten Frantz Fanon’a, Aimé Césaire’den C.L.R. James’e bir karşı kanon kurdu. Müzikten ödünç aldığı kavramla buna kontrapuntal okuma diyordu: Metni hem efendinin hem kölenin sesini aynı anda duyarak okumak.

Sürgündeki parlamentoda bağımsız bir aydın olarak oturmuştu.

Said, 1977’de Filistin Ulusal Konseyi’ne seçildi. Hiçbir parti yapısına bağlanmadı, El-Fetih’e katılmadı; bağımsız aydın sıfatıyla on dört yılını bu sürgündeki parlamentoda geçirdi. 1988’de Cezayir’de ilan edilen Filistin Bağımsızlık Bildirgesi’nin, Mahmud Derviş’in kaleminden çıkan metnin İngilizceye aktarılmasına emek verdi; şiirsel Arapçayı Anglosakson siyasi kulağın anlayacağı bir tona taşıyarak Filistin davasının Amerikan kamuoyu önündeki meşruiyetini güçlendirmeye çalıştı.

Yine de hiçbir zaman bir parti adamı olmadı. 

Yaser Arafat’la ilişkisi, sevgiyle eleştiri arasında gidip gelen gergin bir bağdı. 1991’de iki şey üst üste geldi: Bir yandan barış sürecinin gidişatından duyduğu hayal kırıklığıyla Filistin Ulusal Konseyi’nden istifa etti, diğer yandan kendisine kronik lenfositik lösemi tanısı kondu. Aynı yıl hem siyasal hem bedensel anlamda yeni bir döneme girmişti; bundan sonrası, zamana karşı yazılmış bir hayat olacaktı.

Oslo, onun gözünde bir Filistin Versailles’ıydı. Versailles, hem görkemin hem de tarihte imzalanan büyük antlaşmaların simgesiydi. 

13 Eylül 1993’te Beyaz Saray’ın çimenlerinde Yaser Arafat ile İzak Rabin’in el sıkıştığı an, dünya basını için tarihî bir barışın muştusuydu. Said içinse bir teslimiyet belgesinin alenî imzasıydı. London Review of Books sayfalarında bu anlaşmayı bir Filistin Versailles’ı diye nitelendirdi. Ona göre Oslo, mültecilerin geri dönüş hakkını, Kudüs meselesini, yerleşimlerin geleceğini, suyu, sınırı ve egemenliği masaya bile koymamış, Filistinlilerin eline dağınık bir özerklikten başka bir şey bırakmamıştı.

Yıllar geçtikçe Said, gençliğinden beri savunduğu iki devletli çözümden de uzaklaştı. Ömrünün son yıllarında daha açık biçimde tek devletli, demokratik, çift uluslu bir gelecekten söz etti; Yahudi ve Arap iki halkın aynı toprak üstünde eşit yurttaşlar olarak yaşayabileceğini savundu. Bu görüş ona Filistinli milliyetçilerden olduğu kadar Siyonist çevrelerden de yoğun eleştiri getirdi. O ise eleştirilerin kesiştiği noktada durmayı, kendi deyişiyle sürgünde kalmayı seçti.

Müzik onun ikinci anavatanıydı.

Said’in piyano başında geçirdiği saatler, kürsüde geçirdiği saatlerden eksik olmadı. Çocukluğunda Kahire’de, 1930’larda Mısır’a yerleşip kendi konservatuvarını kuran Polonyalı Yahudi piyanist Ignace Tiegerman’dan ders aldı; Schubert’i, Brahms’ı ve Chopin’i ona Tiegerman sevdirdi. Yetişkinliğinde piyanoyu hiç bırakmadı; hem yorumcu hem dinleyici olarak Beethoven’ın, Wagner’in, Glenn Gould’un dünyasında yaşadı. 1986’dan itibaren New York’ta yayımlanan The Nation dergisinde müzik eleştirmenliği yaptı; 1991’de Columbia University Press’ten çıkan Musical Elaborations’da klasik Batı müziğinin icra geleneklerini eleştirel bir gözle yeniden okudu. Said için müzik, sözün tükendiği yerde başlayan bir hakikat alanıydı; kontrapuntal okumanın, yani birbirine indirgenemeyen seslerin aynı anda duyulabileceği fikrinin de asıl kaynağıydı.

Bir dostluk Weimar’da orkestraya dönüşmüştü.

Arjantin doğumlu İsrailli orkestra şefi ve piyanist Daniel Barenboim ile tanışmaları 1990’ların başında, bir Londra otelinde gerçekleşti. İkisi de Beethoven’ı ve Wagner’i seviyor, ikisi de Orta Doğu’nun kaderinin yalnızca silahlarla çözülemeyeceğine inanıyordu. 1999’da, o yıl Avrupa Kültür Başkenti olan Weimar’da, adını Goethe’nin West-östlicher Divan kitabından alan ve Arap ülkelerinden gelen gençlerle İsrailli genç müzisyenleri aynı pupitrelerde buluşturan bir orkestra kurdular: West-Eastern Divan Orchestra. Barenboim sonradan bu girişimi tarif ederken, bunun bir aşk hikâyesi de bir barış hikâyesi de olmadığını, cehalete karşı kurulmuş bir proje olduğunu söyleyecekti. Said de aynı kanıdaydı; ona göre asıl barış, birbirinin müziğini dinlemekle başlıyordu.

2002 sonbaharında Said ve Barenboim, İspanya’da Asturias Prensi Uyum Ödülü’ne birlikte değer görüldüler. Aynı yıl iki dostun müzik, sürgün, kimlik ve siyaset üzerine sohbetleri Parallels and Paradoxes: Explorations in Music and Society adıyla kitaplaştı. Orkestra 2002’de Sevilla’yı yuva edindi; Said’in ölümünden sonra 2016’da Berlin’de kapılarını açan Barenboim-Said Akademie ise bu dostluğun kalıcı kurumuna dönüştü.

“Yersiz Yurtsuz”, bir hayatın anatomisini çıkarmıştı.

Lösemi tanısından sonra Said, daha önce hiç yapmadığı bir şeye girişti: Kendi hayatını yazmak. 1999’da Knopf’tan çıkan ve Türkçeye Yersiz Yurtsuz adıyla çevrilen Out of Place, bir çocukluk anlatısından çok, yersizliğin içinden konuşan bir metindi. Talbiyya’daki ev, Zamalek’teki kışlar, Dhur eş-Şuveyr’in çam kokulu yazları, Victoria College’ın katı disiplini, baba William’ın ezici gölgesi, anne Hilda’nın müzikle örülmüş nezaketi, Mount Hermon’un yalnızlığı; hepsi, sürgüne çıkmış bir hayatın haritasında birer durak olarak sıralanıyordu.

Kitap yayımlanır yayımlanmaz sert bir saldırıyla karşılaştı. Amerikalı hukukçu Justus Reid Weiner, Commentary dergisinde Said’in çocukluğunu Kudüs’te geçirmediğini, kendisini bir mülteci gibi sunarak okuru aldattığını öne sürdü. Said’in cevabı, hayatı boyunca olduğu gibi, sakin ve belgeliydi; aile arşivi, okul kayıtları ve dönemin tanıklıkları, Talbiyya’daki çocukluğun gerçekliğini doğruladı. Bu anıların yazımında en büyük desteği, 1970’te evlendiği Lübnanlı eşi Mariam Cortas Said’den gördü. Çiftin iki çocuğu oldu: İleride hukuk profesörü olacak oğul Vedi ile oyuncu ve oyun yazarı olacak kız Necla.

Hastalık yıllarında üretkenliği bir kat daha artmıştı.

Hastalık ona iki şey öğretti: Zamanın kıymetini ve cesaretin günlük bir alışkanlık olduğunu. 1991’den 2003’e uzanan on iki yılda, önceki yirmi yılına denk bir külliyat üretti. The Politics of Dispossession (1994), Peace and Its Discontents (1995), Reflections on Exile (2000), The End of the Peace Process (2000) ve Freud and the Non-European (2003) bu dönemde yayımlandı; Humanism and Democratic Criticism (2004), From Oslo to Iraq and the Road Map (2004) ve On Late Style (2006) ise ölümünden sonra okurla buluştu. Adorno’dan aldığı geç dönem üslubu kavramını işlediği bu son kitap, biraz da kendi portresiydi: Uzlaşmayı reddeden, çözülmeye karşı inadına keskinleşen bir son dönem.

Aynı yıllarda El-Hayat ve El-Ahram gibi Arap gazeteleri için de yorulmadan yazdı. Arap rejimlerinin ve Filistin Yönetimi’nin yolsuzluklarına, yetersizliklerine karşı sesini hiç kısmadı. Ona göre eleştirmek ihanet değil, asıl bağlılığın ifadesiydi; bir halkı sevmek, onun yöneticilerini alkışlamak anlamına gelmiyordu.

24 Eylül 2003’te New York onu sessizliğe uğurlamıştı.

Edward Said, 24 Eylül 2003’te New York’ta, on iki yıl boyunca birlikte yaşadığı löseminin komplikasyonları sonucunda hayata gözlerini yumdu. Altmış yedi yaşındaydı. Cenazesi vasiyetine uygun olarak Lübnan’a götürüldü ve Beyrut yakınlarındaki Brummana’da, eşinin ailesinin bağlı olduğu Quaker geleneğinin mezarlığında toprağa verildi. Kudüs’te doğan, Kahire’de büyüyen, New York’ta yaşayan adam, son durağında da bir ara mekânı seçmişti. Mahmud Derviş, eski yol arkadaşının ardından Tıbâk başlıklı uzun ağıtını yazdı; sürgünün düşünürünü, yine sürgünün şairi uğurladı.

Geriye bir orkestra, bir konservatuvar ve bir yöntem kalmıştı.

Ölümünden sonra Filistin’deki ulusal müzik konservatuvarı onun adını aldı ve Edward Said Ulusal Müzik Konservatuvarı olarak Kudüs’ten Ramallah’a uzanan şubelerinde Filistinli çocuklara müzik öğretmeyi sürdürdü. Berlin’deki Barenboim-Said Akademie ile West-Eastern Divan Orchestra, kürsüde söylenenlerin sahnede de yaşayabileceğinin kanıtı olarak ayakta kaldı.

Ama Said’in ardında bıraktığı en kalıcı miras, belki kitaplarından çok, bir entelektüel duruşun mümkün olduğunu göstermesiydi. Anglosakson akademisinin tam merkezinde dururken Filistinli olarak konuşmayı sürdürebilmiş; Brahms çalan parmaklarla mülteci kamplarının raporlarını yazabilmişti. Onu seven Filistinliler fazla Amerikalı, Amerikalı meslektaşları fazla Filistinli buldu; kimileri onu Batı düşmanlığıyla, kimileri Batıcılıkla suçladı. O, bütün bu çapraz ateşin tam ortasından kendi sesini, kendi yöntemini geçirmeyi bildi. Simmel’in yabancısı gibi, hiçbir yere tam ait olmamanın bedelini ödedi; karşılığında her yeri görebilen bir bakış kazandı. Bu yüzden mirası bir tezin ya da bir kitabın mirası olmaktan öteydi; bir tutumun mirasıydı. Sürgünün kürsüsünden konuşmak hiçbir zaman kolay olmamıştı; ama Said, o kürsünün dünyadaki en geniş manzaraya baktığını herkesten önce görmüştü.

Add a comment

Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

İlk Siz Haberdar Olun!

Abone ol butonuna basarak, Gizlilik Politikası ve Kullanım Koşulları'nı okuduğunuzu ve kabul ettiğinizi onaylıyorsunuz.