Franz Kafka

Mektupları yazan adam Franz Kafka’ydı; otuz altısını süren, Prag’da yaşayan, veremin pençesinde yazmayı sürdüren bir adam. Mektupları bekleyen kadın ise Milena Jesenská’ydı; yirmi üç yaşında, Viyana’da mutsuz bir evliliğin duvarları arasına sıkışmış, Almancadan Çekçeye çeviriler yaparak ayakta kalmaya çalışan genç bir gazeteci.

Sevmek ve yazmak… Hem hayat veren, hem can alan iki duygu…

VAHDET TÜRKMEN

1920 yılının baharında, Kuzey İtalya’nın Merano kasabasından Viyana’ya doğru ince zarflar yola çıkıyordu. Dağ havasının iyileştirmeye yetmediği bir adamın elinden çıkan bu zarfların içinde bir aşk taşınıyordu; bedensiz, sesini yalnızca mürekkepten alan, gerçek bir dokunuşun sıcaklığını hiç tanımayacak tuhaf bir aşk. Zarfları yazan adamın ciğerlerine çoktan bir hastalık yerleşmişti ve o adam, sevdiği kadının yüzünü ömrü boyunca topu topu birkaç gün görebilecekti. Geri kalan her şey satırların arasında yaşandı; satırların arasında da soldu.

Mektupları yazan adam Franz Kafka’ydı; otuz altısını süren, Prag’da yaşayan, veremin pençesinde yazmayı sürdüren bir adam. Mektupları bekleyen kadın ise Milena Jesenská’ydı; yirmi üç yaşında, Viyana’da mutsuz bir evliliğin duvarları arasına sıkışmış, Almancadan Çekçeye çeviriler yaparak ayakta kalmaya çalışan genç bir gazeteci.

Bu yazışmaya odaklananlar, Kafka’yı erkenden götüren şeyi ararken üç ayrı noktaya takılıp kalıyordu: mektuplar, aşk ve verem. Oysa belki de bu üçü, aynı karanlık denizin üç ayrı adıydı. Bunu görebilmek için önce zarfları yazan adamın kim olduğuna bakmak gerekiyordu.

Kafka, Prag’da, bir babanın gölgesinde büyümüştü.

Franz Kafka, 3 Temmuz 1883’te Prag’da, Almanca konuşan bir Yahudi ailenin oğlu olarak dünyaya geldi. Babası Hermann Kafka sert, gürültülü, kendinden emin bir tüccardı; oğluysa ince, ürkek, içine dönük bir çocuk. Aralarındaki uçurum yıllar geçtikçe kapanmadı, tersine derinleşti ve Kafka’nın bütün hayatına, bütün yazdıklarına sindi. Yıllar sonra babasına upuzun bir mektup yazdı; çocukluğundan beri taşıdığı korkunun kaynağını anlatmaya çalıştığı o mektup bile hiçbir zaman babasının eline ulaşmadı. Sanki kaderinde bütün mektupların yarı yolda kalması yazılıydı.

Hukuk okudu, doktorasını aldı, bir işçi kaza sigortası kurumunda memurluğa başladı. Gündüzleri devlet dairesinin loş koridorlarında dosyalar arasında, geceleri lambanın altında, masa başında yaşadı. Edebiyat onun için bir meslek değil, bir nefes alma biçimiydi. En yakın dostu Max Brod, onu hem hayata hem yazıya bağlayan ince ip oldu.

Sağlığında çok az şey yayımlandı. 

Yargı ve Dönüşüm gibi birkaç öykü dışında, bugün başyapıt sayılan Dava, Şato ve Amerika tamamlanmadan, çoğu da basılmadan kaldı. Kendi yazdıklarına güvenmiyordu; ölmeden önce hepsinin yakılmasını vasiyet etti. Yazı onun için hem tek sığınak hem de bitmeyen bir suçluluktu.

Evlilik ise korkularının en büyüğüydü. Felice Bauer ile iki kez nişanlandı, iki kez de bu bağı kendi elleriyle kopardı. Birine bağlanmak istiyor, ama bağlanmanın onu yazıdan ve kendinden koparacağından ölesiye korkuyordu. İşte bu adam, kırkına yaklaşırken, ancak uzaktan, yalnızca kâğıt üzerinde sürdürülebilecek bir aşkla karşılaştı. Belki de hayatında ilk kez, sevmenin tam ona göre biçilmiş bir biçimini bulmuştu.

Her şey bir çeviri isteğiyle başlamıştı.

Milena Jesenská, 1896’da Prag’da, saygın bir ailenin kızı olarak doğdu. Babası üniversitede diş hekimliği profesörüydü. Milena, dönemin az sayıdaki kız lisesinden biri olan Minerva’da okudu; isyankâr, gözü pek, geleneklerin dar gömleğine sığmayan bir genç kadındı. 1918’de Yahudi aydın Ernst Pollak ile evlendi ve onunla Viyana’ya taşındı. Evlilik daha ilk yıllarında soğumuştu; Pollak sadakatsizdi, Milena ise yabancı bir şehirde yoksul ve yapayalnızdı. Geçimini çevirilerle, gazete yazılarıyla sağlamaya çalışıyordu.

1919’da Kafka’nın Ateşçi adlı küçük öyküsünü okudu ve onu Çekçeye çevirmek için yazardan izin istedi. Kafka’nın dehasını, daha kimse adını doğru dürüst anmazken o gördü. O kısa, resmî mektup kısa sürede Avrupa edebiyatının en yoğun aşk yazışmalarından birine dönüştü. Kafka Almanca yazıyor, Milena’dan ise Çekçe yanıt istiyordu; çünkü bütün Milena’nın ancak kendi dilinde ortaya çıkacağına inanıyordu. Yazar ona, ömründe görmediği kadar canlı bir ateş gibi olduğunu söyleyecekti; ne var ki o ateşin yakınında uzun süre durmaya gücü yetmeyecekti.

Aşk kâğıda sığmıştı ama nedense hayata sığmıyordu işte.

Kafka ile Milena, bütün o tutkulu yazışma boyunca yalnızca iki kez yüz yüze gelebildiler. İlk buluşma 1920 Haziranında Viyana’da gerçekleşti ve dört gün sürdü. İkincisi aynı yılın Ağustosunda, sınır kasabası Gmünd’de yaşanan bir günlük, buruk bir karşılaşmaydı. Geri kalan her şey, neredeyse her gün gidip gelen mektuplarda yaşandı. Bu yüzden onların aşkı iki bedenin değil, iki kalemin aşkıydı; mürekkep kurudukça tazelenen, postanın hızıyla nefes alan bir aşk.

Aralarında neredeyse bir kuşaklık fark vardı. Kafka kendini yorgun, hasta ve vaktinden önce yaşlanmış hissediyordu; Milena ise gençliğin, cesaretin, canlılığın ta kendisiydi. Onun yaşama tutkusu Kafka’ya kimi zaman yeni bir soluk veriyor, ama aynı tutku onu için için tüketiyordu da. Sevmek, Kafka için bir okşayış değil, bir yaralanma biçimiydi. Bunu en çıplak hâliyle Milena’ya yazdığı bir cümlede söyledi: “Sen içimde döndürdüğüm bıçaksın; işte aşk budur.’”

Kafka, bir mektubun ne olduğunu herkesten iyi biliyordu.

İşin en acı yanı, Kafka’nın bu tehlikeyi en başından sezmiş olmasıydı. 1922’de Milena’ya yazdığı satırlarda mektup yazmayı hayaletlerle yapılan bir alışverişe benzetti. Ona göre kâğıda yazılan öpücükler hiçbir zaman varacakları yere ulaşamıyor, yolda hayaletler tarafından içiliyordu. İnsanlık bu hayaletlere karşı koymak için treni, otomobili, uçağı icat etmişti; ama hepsi boşunaydı, çünkü asıl mesafe iki şehir arasında değil, iki ruh arasındaydı.

Bu yalnızca güzel bir benzetme değil, bir teşhisti. Kafka, sevdiği kadına ne kadar çok yazarsa onu o kadar kaybettiğini hissediyordu. Her mektup gerçek bir buluşmanın yerini alıyor, her satır bedensiz bir özlemi biraz daha besliyordu. Kendini söze döktükçe tükeniyor, hayaletlere kendi elleriyle yem veriyordu. Mektuplar aşkı yaşatıyor gibiydi; oysa onu usul usul öldürüyordu belki de. Sevgiyi yaşamanın tek yolu olan şey, aynı zamanda onu imkânsız kılan şeydi.

Onları ayıran, mektupların susmasıydı.

1920 Kasımında, neredeyse her gün süren yazışma birdenbire kesildi. Milena kocası Ernst Pollak’ı terk etmeye bir türlü karar veremiyordu; Kafka ise bu belirsizliğin ağırlığını daha fazla taşıyamıyordu. İlişkiyi bitiren bir kavga ya da yüz yüze bir veda olmadı; mektupların yavaş yavaş susması oldu. Birbirine sözcüklerle bu kadar yaklaşmış iki insan, yine sözcüklerin tükenmesiyle ayrıldı.

Yine de ip büsbütün kopmadı. 

1922 ve 1923’te birkaç mektup daha gidip geldi. Kafka son mektubunu 1923 Noeli’nde yazdı; ölümüne yalnızca altı ay kalmıştı. Bağ çözülmüştü, ama Milena yazarın zihninden hiç çıkmadı; öyle ki Kafka en mahrem defterlerini, günlüklerini bile ona emanet etti.

Hastalık önce ciğerlerini, sonra sesini aldı.

Kafka’nın veremi 1917’de teşhis edilmişti; yazar bu hastalıkla yedi yıl iç içe yaşadı. Onu kimi zaman bir ceza, kimi zaman bir yargı, kimi zaman da tuhaf bir kurtuluş gibi gördü. Asıl çöküş, veremin gırtlağına sıçramasıyla geldi. 1924 baharında hastalık, sesini üreten organa yerleşti. Boğazı öylesine şişmişti ki artık ne yiyebiliyor ne içebiliyordu, hatta çoğu zaman konuşamıyordu bile.

Bir yazarın başına gelebilecek en zalim ironilerden biri belirdi. Sözün ve sesin adamı, sesini yitiriyordu. Konuşamaz hâle geldikçe çevresindekilerle yalnızca küçük kâğıtlara karaladığı notlarla anlaşabildi. Bir bardak su, bir teşekkür, bir veda; hepsi artık yazıya dökülüyordu. Ömrü boyunca yazıya sığınan adam, ölüm döşeğinde bir kez daha yalnızca yazıyla var olabildi. Yazılan öpücüklerin hayaletlerce içildiğini söyleyen adam, sonunda kendisi de yalnızca yazılı bir sese dönüştü.

Sözcüklerle yaşayan adam, bir lokma ekmeği yutamadan öldü.

Son haftalarını Viyana yakınlarındaki Kierling’de, Doktor Hugo Hoffmann’ın küçük sanatoryumunda geçirdi. Başucunda son sevgilisi Dora Diamant ile dostu, tıp öğrencisi Robert Klopstock vardı. Gırtlağındaki hastalık yüzünden beslenemiyordu. 3 Haziran 1924’te, kırk birinci doğum gününe bir ay kala, açlıktan öldü. Dora’nın kollarındaydı. Birkaç gün sonra doğduğu şehre, Prag’a getirildi ve Yeni Yahudi Mezarlığı’na defnedildi.

Veremle yarım ömür geçiren adamı bitiren, sıradan bir lokma ekmek oldu. Onu boğan hastalık, sevdiği kadına dokunamadan, yalnızca kelimelerle uzanabildiği o uzun yılların sonunda, ağzından son sözü bile esirgemişti.

Onu en iyi anlatan, yine eski mektup arkadaşı oldu.

Kafka öldüğünde, ardından yazılan en güzel satırlar bir gazetecinin kaleminden çıktı: Milena’nın. Prag’da çıkan Národní listy gazetesine yazdığı ölüm yazısında, onu kimsenin tanımadığı kadar yakından tanıdığını gösterdi.

Milena, Kafka’yı hayattan ürken bilge bir adam olarak anlattı. Ona göre Kafka yaşayamayacak kadar açık görüşlü, savaşamayacak kadar zayıftı; ama bu, korkuya ve haksızlığa boyun eğmeyi içine sindiremeyen soylu insanların zayıflığıydı. Ürkek, nazik, sessiz bir adamın nasıl olup da bu kadar sarsıcı kitaplar yazabildiğini de yine o açıkladı: Kafka, savunmasız insanların üzerine çöken görünmez şeytanlarla dolu bir dünya görüyordu. 

Yazdığı her şey o dünyanın korkusundan doğmuştu.

Geriye yalnızca onun sesi kaldı.

Bu aşkın belki de en hüzünlü yanı, mektupların yalnızca yarısının günümüze ulaşmış olması. Milena’nın Kafka’ya yazdıkları büyük ölçüde kayboldu; elimizde yalnızca Kafka’nın mektupları kaldı. Bu yazışmadan bugüne tek bir ses ulaştı; karşılığı sonsuza dek susmuş bir ses. Kafka’nın bütün yazdıklarının yakılmasını isteyen vasiyeti de tutulmadı; Max Brod dostunun son isteğine karşı geldi ve böylece hem romanlar hem de bu mektuplar ateşten kurtuldu.

Milena Jesenská, Kafka’dan yirmi yıl sonra, çok daha karanlık bir ölümle gitti. Nazi işgaline karşı direnişe katıldığı için tutuklandı ve 17 Mayıs 1944’te, Ravensbrück toplama kampında, kırk yedi yaşında öldü. Ama daha 1939’da, Naziler Prag’a girdiğinde, Kafka’nın mektuplarını güvenilir bir dosta emanet edecek kadar uzak görüşlü davranmıştı. Kendi mektupları kayboldu; sevdiği adamın sözlerini ise ateşin ve savaşın içinden geçirip kurtardı.

Peki Kafka’yı gerçekten ne öldürmüştü? 

Tıp, hastalığın adını çoktan koymuştu: verem. Ama edebiyat bu kadarıyla yetinemezdi. Çünkü onu çökerten hastalık sesini, onu yoran aşk gücünü, o aşkı taşıyan mektuplar ise ruhunu almıştı. Belki de Kafka’yı öldüren yalnızca uzaktan sevebilmesiydi; sevdiğine ancak bir hayalet gibi, ince bir zarfın içinden dokunabilmesiydi. Sevmek ile yazmak onun elinde aynı şeye dönüşmüştü. 

İkisi de hayat veriyordu; ikisi de canını alıyordu.

Add a comment

Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

İlk Siz Haberdar Olun!

Abone ol butonuna basarak, Gizlilik Politikası ve Kullanım Koşulları'nı okuduğunuzu ve kabul ettiğinizi onaylıyorsunuz.