MEHMET YILDIZ
Türk ulusunun kadim geçmişini çağımıza ulaştırmasında en önemli yol; Türk halk müziği ve özellikle de âşık edebiyatı ile gerçekleşmiştir. Bu ulvi yolun en önemli iki unsuru edebiyatta kâğıt, kalem; müzikte ise saz ve tezenedir.
Sanırım Kıbrıs Çıkarması sonrasıydı, yani yaşımın 7 veya 8 olduğu dönemlerdi. Malatya’da Belediye Binası ve önünde çok büyük bir İnönü Heykeli’ni karşıdan gören 3 katlı bir binanın alt katında bulunan “Edison Ticaret” adında, dönemin elektrikli eşyaları yanında plakların satıldığı bir mağaza vardı. Mağazanın hemen yanında, içinde fıskiyelerin bulunduğu şehrin en gözde çay bahçesinde oturanlar, Edison Ticaret’ten yayılan yüksek volümlü müzikleri dinlerdi. Özellikle yeni çıkmış plaklar, sonraları kasetler çalınır ve müzikseverlerin ilgisine sunulurdu. Bizim evde de uzun yıllar hep bir plakçalar, yani pikap vardı. Çünkü benim en sevdiğim dans müziği olan “Twist Dance”ı bu pikapta çalan plak eşliğinde, gerek babamın arkadaşları gerek aile büyüklerine yıllarca dans ederek göstermiş biriydim. Özellikle twistin Türkçe “Abidik Gubidik Twist” sözlerini dansımı yaparken sesli söylemeyi de severdim. Ama bu twist dansı ve şarkısının yerini, babam sayesinde Türk halk müziği, özellikle de âşık müziği almıştı. İşte Malatya’nın en bilinen plakçısında sesli bir Mahzuni türküsü çalıyordu. Türküde geçen “it”in kim olduğunu bilmiyor olsam da söyleniş şekli ve türkü beni çocuk yaşımda etkilemişti. O kadar ilgimi çekmişti ki babama yalvar yakar bu plağı satın aldırttım.
Onun kendine özgü bir tavrı, ifade gücü ve gönül zenginliği vardı. Kimi âşıklar eser üretirken en çok sevgiden, özlemden, ayrılıklardan beslenirken kimi âşıklar da eserlerinde günlük tüm duygularla beraber içinde yaşadıkları toplumu, kişisel duygularını, ekonomik-toplumsal sorunları, sıkıntıları, ekonomik ve siyasi eksiklikleri bazen samimiyetle bazense sert ve eleştirel bir üslupla işlerler. Bireylerin doğruyu yanlıştan ayırt edecekleri ve kendilerini cesurca ifade edecekleri alan yaktıkları türkülerdir. Âşık Mahzuni Şerif tam da böyle bir âşıktır. Nasıl gönülden kelam düşmeden mızrap tele dokunmuyorsa bu durum Âşık Mahzuni Şerif için de geçerliydi. Gönlünden geçenler dökülüyordu sazının teline. Yazdığı şiirlerde, yaktığı türkülerde daima insan sevgisini, kardeşliği, birlik ve beraberliği ön plana çıkarmıştır. Sömürünün her türlüsüne isyan ederken dil, din, ırk farkı gözetmeden tüm insanlık için fikir beyanında bulunur. Bazen emperyalizme kafa tutar ve Vietnam’a selam yollar, bazen siyasetçilerin yanlışlıklarını isim vererek eleştirir, bazen ise gurbetçiye seslenir “dön” diye. Her türlü ayrılıkçı düşünce onun gönlünde engellidir.
Onun dik duruşu, halkının özgürce yaşaması ve hakça bölüşmesi için yazdıklarını haykırdığı her türküsü başına iş açmış; defalarca gözaltına alınmış, özellikle “muhtıra” ve “darbe” dönemlerinde defalarca cezaevine girmiştir. 1980 darbesinden sonra türküleri yasaklanmış, işkence görmüş, hatta vatandaşlıktan bile çıkarılmıştı. 1939 yılının soğuk bir Kasımında Kahramanmaraş’ın Afşin ilçesine bağlı Berçenek Köyü’nde doğmuştur. Gerçek adı Şerif Cırık’tır. Genç Cumhuriyet’in eğitime verdiği önem kapsamında askerden seçilip kısa bir eğitimin ardından eğitmen olarak köylerine atananların yetkili olduğu üç yıllık bir eğitimden geçer. Kendi anlatımlarından edindiğimize göre: “Elbistan ve Afşin’e gidişlerimde gördüğüm subay elbisesi giymiş çocuklar ilgimi çekerdi. Ayrıca bir tokatını yediğim gediklinin elbisesi de beni çok etkilemişti. Tutturdum, askeri okula gitmek istiyorum diye. Sonunda oldu; Mersin Üçüncü Astsubay Hazırlama Okulu’na başladım. Kuleli Lisesi hayalleri kurarken, farklı kültür anlayışım ve şair kişiliğim ordunun iç hizmet kanununa uymadığından dolayı 1960 yılında ihraç edildim.” Kuleli Askeri Lisesi hayallerinin yerini Mahzuni’nin yüreğindeki ozanlık almış, onu buradan alıp bağlamasının böğrüne sokmuştu.
Cumhuriyete bağlılığı, Atatürk sevgisi, milli birlik duygusu, insan sevgisi, her türlü sınıf ayrımcılığına ve gericiliğe karşı tutumu, Hacı Bektaş-ı Veli ve On İki İmam’a olan gönül bağlılığı sanatına yansımıştır. Merhametsiz zenginler, paraya doymayan patronlar onun sosyal içerikli şiirlerinde ve türkülerinde hak ettikleri yeri almışlardır. Âşık edebiyatının son yüzyıldaki büyük ozanlarından biridir Âşık Mahzuni. İşçiler, köylüler, garipler, çingeneler, Almanya’daki işçiler, Amerika gibi kapitalist ülkeler onun hep odağında olmuş; kaleminden bağlamasının tellerine türkü olmuştur.
Pir Sultan Abdal’ın haksızlık karşısındaki duruşu ona hep rehber oldu. Yine aynı Sivas topraklarının bir başka değeri Âşık Veysel, onun sanatının oluşumunda ve şekillenmesinde etkili olmuştur. Mahzuni Şerif, Alevi bir ozan olarak nefesler, deyişler ve semahlar geleneğinden derinden etkilenmiş; bu felsefeyi çağdaş bir dille eserlerine yansıtmıştır. Mahzuni yaşadığı dönemdeki toplumsal olaylardan etkilendiği gibi yapıtlarıyla da yaşadığı toplumu etkilemiştir. Sözlü edebiyat geleneğinin bir temsilcisi olmakla birlikte Âşık Mahzuni, şiirlerini kitaplaştırarak “kalem şairleri” arasına da girmiştir. 1976 yılında Köln’de katıldığı radyo programında kendisine “âşık” denmesini sevmediğini, bu kelimenin Arapça olduğunu, oysa kendisinin “halk ozanı” olduğunu; Türklerde saza kopuz, onu çalana da ozan dendiğini dile getirmiştir. “Ozan; halkın dertlerini, sorunlarını, isteklerini, duygu, düşünce ve sevinçlerini kısa ve öz sözlerle tele döken halk sanatçısıdır.” Âşık Mahzuni sınıfsal bilince sahip olmuş ve sınıf çatışmasının hep içinde yer almıştır. Kendisinin ve ozanın kim olması gerektiğine dair soruya şöyle yanıt vermiştir:
“İlkel toplumun sonlarına doğru insanlar sınıflanmaya başlamışlardır malum. Bu sınıflanma, tarihin akışı içinde çeşitli şekillerde görünüm kazanmış; fakat öz olarak sınıf çelişkisi ortadan kalkmamıştır. Sınıflarla birlikte birtakım ferdî tanımlar da görüntüde değişikliğe uğrayarak bugüne kadar gelmiştir. Kimisi toprak ağası olmuştur, kimisi ırgat, kimi çoban, kimi işçi. Bunlar çıkarlarını korumak için çeşitli şekillerde mücadele vermiştir, veriyor. Biz bu mücadelenin bir unsuru olarak ortaya çıkmışız. Sınıfımız bellidir, mücadelemiz, mücadele şeklimiz bellidir. Yaptığımız iş, sınıfımızın çıkarlarını saz ve söz yoluyla savunmak ve korumaktır. Ozan, doğduğu sınıfın hayati çıkarlarını herkesten çok isteyen, istemesi gereken, çok temiz, çok yürekli, doğduğu sınıfa bağlı kişidir; ezilmiş bir halkın, sosyal yaşantının darbesine uğramış bir halkın en fedaisidir. Halkın dertlerini müzikle dile getirir. Yani ozan, halkın telli sesidir. Bu arada şunu da söyleyeyim: Biz, bize âşık denilmesinden bıktık usandık. Günümüzün ozanı toplumcu durumundadır. Âşıklık edebiyatı ile âşık da silinip gitmiştir. Biz ozanız, âşık değil…”
Mahzuni, ozanlığa bakış açısında bir kişinin ozan olabilmesi için halkın dertlerini anlatması ve halkla bir olması gerektiğini savunur. Bu görüşlerin oluşmasında ilişki içinde bulunduğu sol düşüncelerin ağırlığı hissedilmektedir. Tanıştığı Fikret Otyam’ın, Hasan Hüseyin Korkmazgil’in ve Ahmed Arif’in etkileri vardır.
Mahzuni için halk demek hak demektir; halktan uzak bir ozan Hakk’tan da uzaktır. Oysa ozanın birincil görevi halka ulaşmak, halkın sesi olabilmektir. Bir halk ozanının serini vereceği iki şey vardır: Hakk’ın sevdiği ve koruduğu özel kullar ile halkın öz varlığı. Eğer halk ozanı yanlış yaparsa bu iki şey ozanı affetmez; o yüzden iyice düşünerek hareket etmeli, ehlikâmil olmalıdır. Halk ozanı her konuda yazabilmelidir: havadan sudan, savaştan barışa, en ince ayrıntıya kadar, hatta zamanı geçmiş olsa da güle bülbüle bile değinmeli, anlam deryasında yüzmelidir. Zalimin karşısında çaresiz ve korkak bir şekilde sessiz kalıp zulmü kabullenmemelidir. Her daim sazında sevginin marşı olmalıdır.
Şerif Cırık’ı (Mahzuni Şerif) yetiştiren, muhabbetlerinde yanlarından ayırmayan, cemlerde deyiş okuyacak düzeye geldiğinde buna imkân sağlayan Şakir Baba ve Cırık Baba’nın etkisi su götürmez bir gerçektir. Şerif Cırık’ın büyükbabası İsmail Cırık bölgenin âlimlerindendir, dinî bilgileri güçlüdür. Babası Zeynal Cırık da muhabbet ehlidir; cem ibadetine düşkün, dedelere ve babalara saygılı, itikadı güçlüdür. Köy evinde karda kışta köylüyü misafir eder, ellerindeki üzüm kurusu ve yemişi ikram eder; su ve elektriğin olmadığı vakitlerde de tüm yokluğa rağmen inancını yaşamaktan ve köylüsünü bir arada tutmaktan uzak durmayan bir kişiliktir. Bunlar Şerif Cırık’ın nasıl bir ortam ve ailede büyüdüğünü açıkça göstermektedir. Köyde halk şairliği ve zakirlik yaygın bir şekilde görülmektedir; Şerif de bu gelenekten beslenecektir.
“Çok iyi bir Alevi olmama rağmen hayatımda hiç Alevilik propagandası yapmadım. İnsanı insandan üstün görmek gibi bir yanlışa düşmedim. Uzun yıllar boyunca Türkiye’de benim Sünni’den dönme bir insan olduğum hakkında çok yaygaralar koptu. Bu kesinlikle yanlıştır. Ama Elbistan-Hasanköy’de kalan akrabalarımın yanı sıra Hatay’da, Nurhak’ta, Sivas ve Malatya’da yerleşip kalan akrabalarımın çoğu asimile edilerek Alevilikten Sünniliğe döndürülmüştür; bu doğru. Hatta Hasanköy’de kalan babamın öz amca çocukları aşırı sağcı ve Turancı geleneklere bağlı birer Sünni olarak hayata devam etmektedir. Şurası muhakkak ki insan insandır. Ama ben Ağuçen ocağından bir Aleviyim.”
Onun hayatında her döneme ait ilginçliklere rastlamak mümkündür. Bunlardan birini paylaşmak isterim: 1960 yılında Ankara Ordonat Tekniker Okulu’nda ilk defa Atatürk Ödülü verilmiştir. O günün hatırası olarak dönemin Ordonat Daire Başkanı Reşat Ülgenalp bir kitap imzalayarak ona hediye etmiştir. 1959-1960 yıllarında Ankara Ordonat Tekniker Okulu’nda Komutan Yardımcısı Kenan Evren’dir. Şerif Cırık’ın askerî okul arkadaşı Hasan Tatar, Kenan Evren’in Şerif Cırık’ı çok sevdiğini ve önemli günlerde ona saz çaldırıp şiir söylettirdiğini anlatmıştır. Hatta 12 Eylül darbesini diğer aydın ve sanatçılara göre daha rahat geçirdiği söylenmiştir; bunun sebebi olarak da askeri okuldaki komutanı Kenan Evren gösterilmektedir. Askeri okuldan atıldıktan sonra ailesi, amcaları ve ağabeyleri “Senden bir şey olmaz, yaramazsın.” diyerek onu dışlamıştır. Bu dönem onun en çok üzüldüğü ve “en karanlık yıllarım” diye nitelendirdiği dönemdir.
Ona “Mahzuni” mahlasının verilmesiyle ilgili iki ayrı görüş bulunmaktadır. İlkine göre mahlasını, onu irşat eden Cırık Baba vermiştir; Cırık Baba ve kardeşi Şakir Baba, Cırık ailesinin yol büyükleridir. Diğer görüşe göre ise mahlasını, onları sık sık ziyaret eden Davut Sulari vermiştir.
Mahzuni, sazıyla sürdürdüğü mücadelesinin yanında 1963 yılından itibaren siyasetle daha yakından ilgilenerek örgütlü biçimde hareket etmeye başlamıştır. “Çünkü memleketin içinde bulunduğu sistem halka yansıyor, halktan bana yansıyordu. İşte yolsuzluklar, hırsızlıklar; şimdi olduğu gibi o zaman da vardı. İşçi Partisi Gençlik Teşkilatı’nca keşfedilmiştim. Konserlere gidiyordum. Türkiye’de bir halk direnişinin, ezilmiş yığınların tepkisine ortak olmam isteniyordu ve bunu hâlâ yapmaktayım; ondan yanayım.”
Mahzuni’yi araştırırken doğum tarihine dair çok farklı bilgilere rastlamak, o dönemde doğmuş pek çok yurttaşımızda olduğu gibi, tam ve kesin bir tarih vermeyi güçleştirmektedir. Ancak ozan, kendisi hakkında bilgi edinmek isteyen Hatun Çitil’e kendi el yazısıyla şunları yazmıştır: “Takdir edersiniz ki hiçbir insan anasından dünyaya geldiği yılı, haftayı, saati bilmez. İnsan bilimindeki doğal gerçek budur. Ancak ben Yeşil Afşin’imizin eski adıyla Berçenek, yeni adıyla Tarlacık köyünde: büyük amcam Emir’e göre 1941 başlarında, amcam Gül Ali’ye göre 1940 ortalarında, en büyük amcamın oğlu Hüseyin Çavuş’un not tarihlerine göre 17 Kasım 1939 yılında doğmuşum.”
Mahzuni, 1960’lı yılların ortalarından başlayarak “Bozkırın Tezenesi” Neşet Ertaş ile tanışmış; bu dostluk ölümüne değin sürmüştür. Mahzuni, Avrupa’nın tüm ülkelerinde olduğu gibi Asya’da da pek çok ülkede konserler vermiştir. Birden fazla evlilik yapan ozan, son evliliğini 1971 yılında Fatma Hanım ile yapmıştır. Bu yıla kadar Şerif Cırık olan ismini Şerif Mahzuni olarak değiştirmiştir; böylece Mahzuni Şerif, sanat dünyasında kullandığı mahlasını soyadı olarak resmiyette de kullanmaya başlamıştır. Mahzuni, türkü sözleri nedeniyle değişik tarihlerde defalarca cezaevine girmiştir. Ozan bu kayıp yıllar için “Sanatımız için kayıp yıllar benim şerefimdir.” diyerek haksızlıklara karşı muhalif kişiliğini her zaman gururla dile getirmiştir. Mahzuni, doğan tüm çocuklarını Afşin’de doğmamalarına rağmen ilçe olarak Afşin, köy olarak da Berçenek şeklinde nüfusa kaydettirmiştir. Bu, onun köyüne ve Afşin’e olan derin bağlılığının ve sevgisinin bir yansımasıdır.
Mahzuni, bir dönem yaşadığı Gaziantep’te belediye başkanı adayı olmuş ancak kazanamamıştır. Barış Partisi üyesi olmasına rağmen uzun süre CHP’den aday olmayı beklemiş; bu beklentisi gerçekleşmeyince ilk kez kalp krizi geçirmiştir. 1985 yılında “Domdom Kurşunu” ile Altın Kelebek Ödülü’nde yılın bestesi-güftesi ödülünü kazanmış ve “Yılın Adamı-Altın Sanatçısı” seçilmiştir. Atatürk’e yazdığı “Sarı Saçlım Mavi Gözlüm” şiiriyle ona duyduğu derin bağlılığını göstermiştir. Mahzuni’yi derinden üzen olaylardan biri de Türkiye’nin ve dünyanın pek çok yerinde konser vermesine rağmen memleketi Afşin’de uzun yıllar konser verememesidir. Buna neden olarak “Bizim adımız solcuya çıktı.” demiştir. Afşin’in sosyal yapısı milliyetçi ve muhafazakâr olarak tanımlanmış olsa da Afşin halkı Mahzuni’yi, Mahzuni de Afşin’i çok sevmiş; ancak ozan 40 yıl sonra memleket sahnesine çıkabilmiştir. O günkü coşkusunu ve özlemini aşağıdaki dizelerde görebiliriz:
Hasret buram buram kırk sene oldu / Dönerek bulduğum Afşin merhaba
Dağlarınla, toprağınla, taşınla / Gurbette kaldığım Afşin merhaba
Su durduğun yerde cirit oynardı / Her köşenden koç yiğitler kaynardı
Atlasına kartalların konardı / Uğruna öldüğüm Afşin merhaba
Toprak toprak hamurundan yoğruldum / Berçenek’te çamurundan doğruldum
Senden doğdum, tüm dünyada soruldum / Dünyaya geldiğim Afşin merhaba
Mahzuni, yakınları ve arkadaşlarıyla yaptığı konuşmalarda “Ölürsem beni Berçenek’e gömün.” demesine rağmen 17 Mayıs’ı 18 Mayıs’a bağlayan gece aramızdan ayrılmış; Hacıbektaş’ın ileride sorun çıkarabileceği gerekçesiyle Hacıbektaş ilçesindeki Çilehane Mezarlığı’nda “Âşıklar Anıtı”nın bulunduğu alana defnedilmiştir.
60 yıllık hayatımın, kendimi bildiğim günden bu yana her döneminde yüreğimde yer etmiş; 1988 yılında Gaziantep’teki kasetçi dükkanında görme ve tanışma şansı bulduğum büyük ustayı, ölümünün 24. yılında sevgi, saygı ve özlemle anıyorum.
