Biz iş gücü çağırdık, insanlar geldi

Evrakların mürekkebi henüz kurumadan Türkiye’nin dört bir yanından insanlar umut yüklü bavullarını toplamaya başlamıştı. Bu anlaşmayı Bonn’daki bürokratlar bir iş akdi olarak okudu; Erzurum’dan, Konya’dan, Sivas’tan kalkan insanlar ise onu yeni bir hayatın ilk cümlesi olarak.
Foto: Mehmet Ünal

Selma ONATER, DARMSTADT

1961: Evraklar imzalandı, insanlar yola çıktı.

30 Ekim 1961. Bonn’un diplomatik sayfiye kenti Bad Godesberg’de iki devlet yetkilisi masaya oturdu ve tarihin seyrini değiştirecek bir belgeyi imzaladı: Türk-Alman Iş gücü Mübadelesi Anlaşması. Evrakların mürekkebi henüz kurumadan Türkiye’nin dört bir yanından insanlar umut yüklü bavullarını toplamaya başlamıştı. Bu anlaşmayı Bonn’daki bürokratlar bir iş akdi olarak okudu; Erzurum’dan, Konya’dan, Sivas’tan kalkan insanlar ise onu yeni bir hayatın ilk cümlesi olarak.

Oysa bu başlangıç, kendiliğinden doğmamıştı. Türk işçilerinin Almanya ile tanışması resmî anlaşmadan dört yıl önce, 1957’de başlamıştı: 12 kişilik küçük bir sanatkâr grubu Almanya’ya gitmişti ve arkalarından gelenler çoğaldıkça bu seyahati düzenli bir sisteme bağlamak kaçınılmaz hâle gelmişti. Almanya’nın Türkiye ile imzaladığı bu anlaşma, aslında bir zincirin son halkasıydı: İtalya ile 1955’te, İspanya ve Yunanistan ile 1960’ta benzer belgeler zaten masadan geçmişti. Fas 1963’te, Portekiz 1964’te, Tunus 1965’te, Yugoslavya ise 1968’de bu zincire eklenecekti.

Alman tarafının hesabı açıktı. İkinci Dünya Savaşı Almanya’nın genç erkek nüfusunu büyük ölçüde tüketmişti; hayatta kalanlar ya yeniden silah altına alınıyor ya da geç yaşta eğitime yöneliyordu. Öte yandan ülke, Wirtschaftswunder — ekonomik mucize — diye anılacak olağanüstü bir kalkınma döneminin içindeydi. Otoyollar, fabrikalar, konutlar hızla yükseliyor ama bu inşaatı sürdürecek eller yoktu.⁴ Türkiye’nin sunduğu çözüm zamanında ve hızlıydı.

Vagonlar değil, umutlar doluydu

Türk devleti ise kendi hesabını farklı tutuyordu. Yurt içindeki işsizlik ve yoksulluk baskısı yüksekti; sınırlı sanayi altyapısı bu fazla nüfusu emecek kapasitede değildi. Dışarıya giden her işçi, cebinde döviz biriktirip geri döndüğünde hem aile geçimini hem de ülkenin döviz rezervini güçlendirecekti. İki tarafın çıkarı örtüştü. Anlaşma imzalandı. İnsanlar yola çıktı.

İlk işçi kafilelerini taşıyan trenler İstanbul Sirkeci’den kalktığında, vagonlarda sıkışıp giden insanların çoğu hayatlarında ilk kez yurt dışına çıkıyordu. Gidecekleri yer belirsizdi, dil bilinmezdi, dönüş tarihi muğlaktı. Almanya’nın Köln, Münih, Stuttgart, Duisburg gibi sanayi kentlerindeki işçi yurtları —Wohnheime— onları bekliyordu: Metal ranzalar, ortak tuvaletler, dar koridorlar. Bir odayı bazen sekiz, bazen on kişi paylaşıyordu.

Bu insanların büyük çoğunluğu madende, çelik fabrikasında, montaj bandında çalışıyordu; Almanya’nın “kirli” ve tehlikeli işlerini üstleniyordu. 1961-1973 yılları arasında yalnızca Almanya’ya göç eden Türk işçi sayısı 649.000’e ulaştı; Fransa’ya 56.000, Avusturya’ya 37.000, Hollanda’ya 25.000 işçi gönderildi. Bu rakamlarla Almanya, toplam göçün yüzde sekseninden fazlasını tek başına karşıladı.

Anlaşmanın öngördüğü çalışma süresi kısaydı: bir yıl, zaman zaman iki. Almanya işçiyi geçici olarak istiyordu. Türkiye ise onun tecrübeyle dolup taşacağına ve bir gün geri döneceğine inanıyordu. Her iki devlet de yanılıyordu.

Biz iş gücü çağırdık — ama insanlar geldi

İsviçreli yazar Max Frisch, 1965 yılında gazeteci Alexander J. Seiler’in İsviçre’deki İtalyan misafir işçileri konu alan Siamo italiani adlı belgesel kitabına ön söz yazdı. O ön sözde şu cümleyi kurdu:

“Wir riefen Arbeitskräfte, es kamen Menschen.”

(Biz iş gücü çağırdık, insanlar geldi.) — Max Frisch, 1965

Bu cümle, söylendiği andan itibaren dönemin en keskin sosyal eleştirisine dönüştü. Frisch yalnızca göçmen emeğini değil, göçmen insanını yok sayan bir sistemi teşhis ediyordu: Devletler ve ekonomiler insanı beden olarak hesaplamıştı; ama o beden, bir aileyi, bir hafızayı, bir kültürü, bir hayat özlemini taşıyordu. Bu cümle daha sonra Almanya eski Başbakanı Willy Brandt tarafından da defalarca alıntılandı çünkü Türk işçilerin kalıcı aile birleşimi süreciyle bu sözler mükemmel bir örtüşme içindeydi.

23 Kasım 1973’te Almanya, OPEC petrol krizinin yarattığı ekonomik baskıyla birlikte yabancı işçi alımını durdurdu: Anwerbestopp. Bu karar, “misafir işçi” döneminin fiilen kapandığını ilan ediyordu. Ama beklenmedik bir sonuç doğurdu: Geri dönmeyi düşünen pek çok işçi, bir daha giremeyeceği kapıların kapanmadan önce Almanya’da kalmayı seçti. Birinci neslin dönüş planları, önce ertelendi; sonra yavaş yavaş yok oldu.

Aileler geldi, köklenmek başladı

Anwerbestopp’u izleyen yıllarda yeni bir göç dalgası yükseldi: aile birleşimi. 1974’ten itibaren işçilerin eşleri ve çocukları Almanya’ya gelmeye başladı. Bu göç artık ekonomik bir tercihin değil, insanî bir zorunluluğun ürünüydü; ayrılık dayanılmaz hâle gelmişti. Çocuklar Alman okullarına başladı. Mahalleler şekillendi. İlk camiler, ilk bakkallar, ilk dernekler kuruldu.

Bu süreçte “misafir” sözcüğü anlamsızlaşmaya başladı. Misafirler evsahibi olmuş, kiracılar ev almıştı. 1980’li yılların başında Almanya’daki Türk kökenli nüfus 1,5 milyonu geçmişti; 1990’ların ortasında bu rakam 2 milyonun üzerine çıktı. Devlet ve toplum geç de olsa gerçeği gördü: Bu insanlar gitmeyecekti. Almanya artık tek dilli, tek kültürlü bir ülke değildi.

Rakamlar bir tabloyu değil, milyonlarca hayatı anlatıyor.

OECD’nin 2023-2024 verilerine göre Türk vatandaşlarının Almanya’ya yıllık göç akışı hâlâ 85.000 ile 90.000 arasında seyrediyordu; bu rakam, toplam Avrupa göçünün yüzde 55-57’sine karşılık geliyordu. Almanya Federal İstatistik Dairesi Destatis’e göre 2025 itibarıyla Almanya’da yalnızca Türk vatandaşı olarak ikamet eden kişi sayısı 1 milyon 450 bin ile 1 milyon 500 bin arasındaydı. Alman vatandaşlığına geçmiş ve çifte vatandaşlar dahil edildiğinde Türk kökenli toplam nüfus 3,5 milyonu aşıyordu.

Bu nüfusun yarattığı ekonomik etki de belirgin. Almanya’da yaklaşık 80.000 ile 100.000 arasında Türk kökenli girişimci faaliyet göstermekte; bu işletmeler yaklaşık 430.000 çalışana iş olanağı sağlamakta ve yıllık 40 milyar Euro’yu aşan bir ciro üretmektedir. Bu rakam, “misafir işçinin” ekonomik dönüşümünün simgesidir: Çalışılan fabrikadan kurulan fabrikaya, alınan ücretten ödenen vergiyle büyüyen ekonomiye uzanan bir yol.

Türkiye’nin dünyanın dört bir yanına dağılmış vatandaşlarının tutarı da az değil. Yurt Dışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı’nın verilerine göre Türk vatandaşları bugün 49’dan fazla ülkede çalışmakta ve yaşamaktadır. Yurt dışında yaşayan Türk vatandaşlarının yılda gönderdikleri döviz transferi 2 ila 3 milyar Dolar düzeyindeydi; bu rakam ekonomik açıdan da göçün kesintisiz önemini ortaya koymaktadır.

Her nesil aynı bavulu farklı şeylerle doldurdu.

Birinci nesil kısa süreliğine gelip gidecekti. İkinci nesil, çocuklar büyüsün diye bekledi. Üçüncü nesil, yaşlanınca geri dönmeyi düşündü. Dördüncü neslin ise gitmeye hiç niyeti yok.

Bugün Almanya’da büyüyen dördüncü nesil; yerel dili anadilinden daha iyi konuşan, yüksek öğrenimine kavuşmuş, üniversitelerde öğretim üyeliği yapan, medyada, politikada, bilimde ve sanatta yer bulan bir kuşaktır. Türkiye onların için artık büyük ebeveynlerinin hasret duyduğu, kendileri içinse tatile gidilen bir ülkedir. Aidiyet duygusu, dedelerinin kök saldıkları topraklardan sökülüp torunlarının büyüdükleri kentlere taşınmıştır. Bu dönüşüm acı verici olduğu kadar doğaldır da: Göç, coğrafyayı değiştirdiğinde zihniyeti de değiştirir.

Alman sosyolog Norbert Elias’ın ifadesiyle, “Yerleşikler ve Yabancılar” ayrımı nesiller geçtikçe silinmekte ama hiçbir zaman tam anlamıyla ortadan kalkmamaktadır. Dördüncü nesil bu ikili kimliğin içinde büyüdü ve çoğu zaman bunu bir kısıtlama değil, bir zenginlik olarak kabul etti.

İnsanlar üzerine yapılan planlar, insanı hesaba katmak zorundadır.

Bu uzun tarihin bize bıraktığı ders sade ama ağırdır: Ekonomik hesaplamalar, insan gerçeğinin karşısında geç kalır. 1961’de masaya oturan iki devlet, birbirlerine iş gücü akışını düzenlemeyi vaat etti. Ama akıp geçen şey iş gücü değil, hayattı; binlerce insan, yüz binlerce hikâye, milyonlarca duygu.

Max Frisch’in 1965’te kurduğu o cümle bugün de aynı keskinliğini koruyor: Wir riefen Arbeitskräfte, es kamen Menschen. Biz iş gücü çağırdık; insanlar geldi. Ve insanlar geldiklerinde kalmak istediler, köklenmek istediler, büyümek istediler. Devletler bu gerçeği kurallardan daha geç öğrendi.

İnsanlar üzerine uzun vadeli planlar yapılacaksa onların ihtiyaçlarını ve haklarını merkezine almak zorunludur. 

Sonuç olarak, ekonomik hesaplar ve devlet planlamaları ne kadar titiz olursa olsun, insanı merkeze almayan her tasarı eksik kalır çünkü insan, sadece bir iş gücü değil, tarih yazan, toplumların iç yapısını ve dengelerini dönüştüren, değiştiren temel  bir güçtür.

Add a comment

Yorum Yap

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

İlk Siz Haberdar Olun!

Abone ol butonuna basarak, Gizlilik Politikası ve Kullanım Koşulları'nı okuduğunuzu ve kabul ettiğinizi onaylıyorsunuz.