ENİS BEHİÇ MALMÖ
Tarih bazen, büyük imparatorlukların çatırtıları arasında, göğsü daralan milletlerin nefes alabilmesi için yeryüzüne “deliler” gönderir. Akıllıların sustuğu, kurnazların köşe kaptığı, korkakların gölgelere sığındığı zamanlarda; bir adam çıkar ve rüzgâra karşı yürür. İşte Ebulfez Elçibey, Türk dünyasının yakın tarihindeki o en onurlu, en hüzünlü ve en dik rüzgâra karşı yürüyüştür.
Onu anlamak için Bakü’nün o gri, puslu ve petrol kokan sabahlarına dönmek gerekir. Sovyet İmparatorluğu’nun demir yumruğunun hala enselerde hissedildiği, duvarların kulakları olduğu, “Türk” demenin yasak, “Hürriyet” demenin suç sayıldığı yıllar… O yıllarda Ebulfez Kadir Güloğlu Aliyev, üniversite koridorlarında sadece tarih anlatan bir akademisyen değil, tarihin bizzat kendisine kafa tutan bir isyancıydı.
Gözlerine bakanlar, orada bir siyasetçinin hesapçı pırıltısını değil, bir dervişin çilesini görürlerdi. Uzun, ince yapısı, omuzlarına yüklenen “Turan” davasının ağırlığıyla hafifçe öne eğilmişti belki ama başı daima dikti. O, kravatlı bürokratların dünyasına, bir bozkır bilgesi gibi düşmüştü. Saraylarda değil, kitapların arasında; diplomatik masalarda değil, Azadlık Meydanı’nın o mahşeri kalabalığında nefes alırdı.
Onun hikâyesi, modern bir trajediydi aslında. Çünkü Elçibey, siyasetin kirli oyunlarını bilmeyecek kadar temiz, kardeşini düşmanından ayıramayacak kadar saf bir yüreğe sahipti. O, bir devlet başkanı olmaktan çok, bir milletin “Bey”i olmayı seçmişti. Ve tarih, Bey olmayı seçenleri hem çok sever hem de onları en derin acılarla sınardı.
Zindandan Meydana
Sovyet zindanları soğuktur. Ama bir mefkûreye (ideale) sevdalı yürekler için o soğuk, sadece çeliği sertleştiren bir su gibidir. Elçibey, gençliğinde “Pantürkist” suçlamasıyla KGB’nin o karanlık hücrelerine atıldığında, bedenini hapsedebileceklerini ama fikirlerini asla zincire vuramayacaklarını biliyordu. Taş duvarlar arasında, Nâzım’ın şiirlerini, Gökalp’in rüyalarını, Resul’un hasretini tespih taneleri gibi çekiyordu sabrında.
O yıllar, bir tohumun toprağın altında çatlamayı beklemesi gibiydi. Dışarı çıktığında artık sadece bir hoca değil, bir liderdi. Ama liderliği, emreden, parmağını sallayan bir diktatörlük değildi. O, halkının önünde değil, halkının “içinde” yürüyen bir liderdi.
1980’lerin sonu, 90’ların başı… Hazar çalkalanıyor, Kafkaslar kaynıyordu. Bakü’de Azadlık (Özgürlük) Meydanı’nda toplanan yüz binlerce insan, tek bir ağızdan haykırıyordu: “Azadlıq!” Bu haykırışın orkestra şefi, o zayıf, sakallı, mütevazı adamdı. Mikrofonu eline aldığında sesi titremez, kelimeleri birer ok gibi hedefini bulurdu. Rus tankları Bakü sokaklarına girip, 20 Ocak katliamını gerçekleştirdiğinde, kan gölüne dönen caddelerde Elçibey’in gözyaşları, milletin öfkesine karıştı. O gün, Azerbaycan halkı, bu ince adamın sadece bir siyasetçi olmadığını, onların babası, abisi, “Bey”i olduğunu anladı.
O meydanlarda, “Bütöv Azerbaycan” (Bütün Azerbaycan) derken, sesi Aras Nehri’ni aşıp Tebriz’e, oradan Orta Asya bozkırlarına kadar ulaşıyordu. Hayali sadece sınırları çizilmiş bir ülke değildi; Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar uzanan o büyük Türk birliği rüyasıydı. Bu rüya, o dönem için “delilik”ti. Ama Elçibey, akıllıların kuramadığı dünyayı, deliliğinin cesaretiyle kurmaya talip olmuştu.
İktidarın Ateşten Gömleği
Ve zafer… 7 Haziran 1992. Azerbaycan, tarihinin ilk demokratik seçimini yaşadı. Halk, bağrına bastığı “Bey”ini cumhurbaşkanı seçti. Ama bu zafer, aslında onun çilesinin en büyük başlangıcıydı. Çünkü şair ruhlu bir adamı, kurtlar sofrasına oturtmuşlardı.
Elçibey, cumhurbaşkanlığı sarayına yerleştiğinde, sarayın ihtişamından tiksindi. “Ben bu halkın parasıyla lüks içinde yaşayamam” dedi. Kendi kıyafetlerini giymeye, mütevazı sofrasına oturmaya devam etti. Rus ordusunu Azerbaycan topraklarından çıkaran ilk lider olarak tarihe geçti. Kiril alfabesini atıp Latin alfabesine geçti; Türk dünyasıyla kucaklaşmak için köprüleri onardı.
Ancak siyaset, sadece ideallerle yürümüyordu. Siyaset; ihanet, yalan ve kumpas demekti. Ve Elçibey’in lügatında bu kelimeler yoktu. Karabağ’da savaş sürerken, cephede askerler ölürken, arkada iktidar hırsıyla yanıp tutuşanlar kuyusunu kazıyordu. O, ordusunu güçlendirmeye çalışırken, kendi atadığı komutanlar ona isyan ediyordu.
Gence İsyanı patlak verdiğinde, Elçibey hayatının en zor kararını verdi. Elinde güç vardı. İsyancıları bastırmak için emir verebilir, kardeş kanı dökülmesi pahasına koltuğunu koruyabilirdi. Dünyadaki pek çok lider bunu yapardı; iktidar için her şeyi yakarlardı. Ama o, Ebulfez Elçibey’di. “Ben, iktidar uğruna tek bir Azerbaycanlının burnunun kanamasına izin vermem” dedi.
Bu söz, bir siyasetçi için intihar ama bir insan-ı kâmil için zirveydi. Koltuğu, sarayı, iktidarı elinin tersiyle itti. Bakü’yü terk etti. Bu bir kaçış mıydı? Siyaseten belki evet. Ama vicdanen, bu bir fedakârlıktı. Kardeş kavgası çıkmasın, Azerbaycan bölünmesin diye kendini feda etti. Tıpkı bir mum gibi, etrafını aydınlatmak için kendini eritti ve tüketti.
Keleki’nin Karlı Dağları ve Sükût
Doğduğu yere, Nahçıvan’ın Ordubad ilinin Keleki köyüne döndü. Başkentteki o gürültülü kalabalıklardan, dünyanın o sahte alkışlarından uzaklaşıp dağların sessizliğine sığındı. Keleki, onun için bir sürgün yeri değil, bir tefekkürgâhtı artık.
Kışları sert geçerdi Keleki’nin. Kar yolları kapattığında Elçibey sobasının başında, yine kitaplarına ve hayallerine dönerdi. Ama bu kez içinde derin bir kırgınlık vardı. Şahsi bir kırgınlık değil; milletinin makûs talihine, dünyanın adaletsizliğine ve en çok da “yarım kalan” sevdasına, Karabağ’a dair bir kırgınlık.
O yıllarda onu ziyaret edenler, karşısında çökmüş bir adam değil, daha da bilgeleşmiş bir derviş buldular. Sakalları ağarmış, yüzündeki çizgiler derinleşmişti. “Bey” diyorlardı ona hala. Çünkü makamlar gider, ünvanlar silinir ama halkın verdiği “Beylik” payesi ancak ölümla hatta ölümden sonra bile gitmezdi.
Keleki’deki o yalnızlık günlerinde, aslında yalnız değildi. Ruhu; Kaşgarlı Mahmut’la, Yusuf Has Hacib’le, Mustafa Kemal Atatürk’le sohbet halindeydi. “Atatürk’ün askeri” olmaktan her zaman gurur duymuştu. Belki de en çok O’nu düşünüyordu; bir milletin küllerinden nasıl doğrulduğunu… Kendi milletinin de bir gün tam manasıyla doğrulacağına olan inancını hiç yitirmedi. Sadece zamanın henüz gelmediğini fısıldıyordu dağlara.
Veda ve Ebediyet
İnsan vücudu, ruhun yükünü bir yere kadar taşır. Elçibey’in o narin bedeni, o devasa kederi ve stresi daha fazla kaldıramadı. Hastalık, sinsi bir düşman gibi bedenini sardığında bile o hala Azerbaycan’ı, Türk dünyasını düşünüyordu.
Tedavi için Ankara’ya getirildiğinde, aslında ikinci vatanına, gönül coğrafyasının başkentine gelmişti. Ama vade dolmuştu. 22 Ağustos 2000 tarihinde, bir sonbaharın eşiğinde, gözlerini hayata yumdu. Son nefesini verirken bile rüyasında Hazar’ın mavi sularını, Şuşa’nın dumanlı dağlarını ve hür bir Türk dünyasını gördüğüne yemin edebiliriz.
Onun cenazesi, Bakü sokaklarında sel olup akan milyonlarca insan tarafından kaldırıldı. İnsanlar sadece bir eski cumhurbaşkanını değil, hayallerini, vicdanlarını, o temiz ve lekesiz “Bey”lerini uğurluyorlardı. Ağlayanlar sadece Azerbaycan Türkleri değildi; Kerkük’te bir Türkmen, Üsküp’te bir Arnavut, Kırım’da bir Tatar da ağlıyordu onun için.
Yarım Kalan Şarkı
Bugün dönüp arkaya baktığımızda, Ebulfez Elçibey’den geriye ne kaldı? Siyasi hatalar mı? Kaybedilmiş bir iktidar mı? Hayır.
Ondan geriye; kirlenmemiş bir isim, satılmamış bir kalem ve eğilmemiş bir baş kaldı. Ondan geriye, “Türk” demenin gururu, “Azerbaycan” demenin aşkı kaldı. O, siyasetin çamurlu yollarında yürürken üzerine tek bir damla çamur sıçratmamayı başarmış nadir insanlardan biriydi.
O, bir Shakespeare trajedisinin kahramanı gibiydi; fazla iyi, fazla dürüst ve fazla aşıktı. Ve dünya, bu kadar saf bir iyiliği, bu kadar büyük bir aşkı taşıyamayacak kadar acımasızdı.
Elçibey, Azerbaycan’ın sadece ikinci cumhurbaşkanı değildi. O, Azerbaycan’ın vicdanıydı. Ve vicdanlar ölmez, sadece bazen Keleki’nin karlı dağlarında olduğu gibi, bir süreliğine sessizliğe bürünür. Ama rüzgâr her estiğinde, Hazar her dalgalandığında, “Bey”in fısıltısı duyulur o topraklarda:
“Sen bizimlesin, biz de seninle…
Yolumuz Turan yolu, sonu neresi olursa olsun…”
Ruhu şad, mekanı uçmağ olsun.
İHANET, SÜRGÜN VE SÖZÜN GÜCÜ
Gence’de Kopan Kıyamet ve “Kardeş Kanı” İmtihanı
1993 yılının Haziran ayıydı. Azerbaycan’ın yazı sıcak, siyaseti ise cehennem gibiydi. Gence şehri, sadece bir isyanın değil, tarihin gördüğü en büyük nankörlüklerden birinin merkezi olmuştu. Cephede Ermeni işgalcilerine karşı savaşması gereken Albay Suret Hüseynov, namlularını düşmana değil, kendi devletine, kendi başkentine, Bakü’ye çevirmişti.
Elçibey için bu, sırtına saplanan bir hançerden farksızdı. Rus istihbaratının gölgesi Gence sokaklarına düşmüş, kardeş kardeşe kırdırılmak isteniyordu. İsyancı birlikler Bakü’ye doğru yürürken, Elçibey Sarayı’nda derin bir sessizlik hakimdi. Masasının üzerinde haritalar, telefonlar ve istihbarat raporları vardı. Generalleri ona, “Vur emri verin Bey! İsyancıları ezelim, gerekirse Gence’yi dümdüz edelim ama iktidarı vermeyelim” diyorlardı.
Bu, iktidarın en vahşi, en cazip fısıltısıydı. Güç elindeydi. Bir emirle binlerce insan ölebilir ama koltuk korunabilirdi. O an, Elçibey’in odasında zaman durdu. Gözlerini kapattı. Belki de aklından Kerbela geçti, belki de tarihteki taht kavgalarında yok olan Türk devletleri…
Ayağa kalktı ve o tarihi duruşunu sergiledi:
“Ben, kendi iktidarım için Azerbaycan Türkünün kanını döktürmem. Bir tek Azerbaycanlının burnu kanayacaksa ben o sarayı da o makamı da yakarım.”
Bu bir teslimiyet değil, muazzam bir feragatti. O, iç savaş çıkarıp ülkeyi Rusya’nın kucağına itmek isteyenlerin oyununu, “oyundan çekilerek” bozdu. Kendi siyasi geleceğini ateşe attı ama Azerbaycan’ın geleceğini kurtardı. Bakü’den ayrılırken arkasında korkak bir kaçış değil, “Kardeşkanı dökülmesin” diyen bir babanın şefkati vardı.
Keleki – Kartal Yuvasındaki Derviş
Nahçıvan’ın sarp kayalıklarına yaslanmış Keleki köyü… Burası, dünyanın siyasi haritasında küçük bir nokta ama Elçibey’in manevi haritasında koca bir kainattı. Bakü’nün o boğucu entrikalarından sonra Keleki’nin o sert rüzgarı, Bey’in ciğerlerine dolan tek nefes olmuştu.
Saraydan inmiş, baba ocağına dönmüştü. Köy evi, elektriğin sık sık kesildiği, kışın yolların kapandığı, gaz lambasının titrek ışığında gecelerin uzadığı bir yerdi. Ama o ev, Beyaz Saray’dan da, Kremlin’den de daha haysiyetliydi.
Sürgün yılları bir inziva gibi görünse de aslında bir “demlenme” dönemiydi. Üzerindeki o eski, kalın hırkasıyla köyün çayhanesinde oturur, aksakallılarla sohbet ederdi. Onu ziyarete gelen gazeteciler, karşılarında öfkeli, intikam yemini eden bir devrik lider değil; tarihin akışını okuyan, “Neden böyle oldu?” sorusuna felsefi cevaplar veren bir bilge bulurlardı. Keleki’de geçirdiği o 4 yıl, 4 ay, 4 gün… Bu süre boyunca hiç şikâyet etmedi. “Neden beni sattılar?” demedi. Sadece okudu, yazdı ve bekledi. Dağlara bakarken gözlerinde hep o uzak ufuklar, Tebriz’in hasreti ve Türk dünyasının birliği vardı. O dağlar, ona sabrı öğretti. Ve o sabır, onu halkının gözünde siyasetin üstünde, “dokunulmaz” bir yere taşıdı. Keleki, bir sürgün yeri değil, Elçibey’in manevi mirasının kalesi oldu.
EBULFEZ ELÇİBEY ANTOLOJİSİ: YÜREĞİNDEN DÖKÜLENLER
Elçibey sadece bir lider değil, aynı zamanda bir fikir adamı ve şair ruhlu bir hatipti. Onun sözleri, diplomatik metinler değil, birer manifesto niteliğindeydi.
Unutulmaz Sözlerinden Seçkiler:
Atatürk Sevgisi Üzerine:
“Ben Atatürk’ün esgeriyim askeriyim. Benim için dünyada tek bir lider var, o da Mustafa Kemal Atatürk’tür. O, Türk’ün yolunu çizen başbuğdur.”
(Bu sözüyle, sadece Türkiye sevgisini değil, vizyonunun kaynağını da ilan etmiştir.)
Özgürlük ve Bağımsızlık Üzerine:
“Azadlık (Özgürlük) verilmez, alınır! Kanla alınan azadlık ebedidir.”
(Sovyetlere karşı mücadelesinin özeti olan bu söz, bir milletin uyanış parolasıydı.)
Birleşmiş Azerbaycan Üzerine:
“Tebrizsiz Bakü, Baküsüz Tebriz yarımdır. Biz bir millet, iki devlet değil; parçalanmış tek bir vatanız. O tay da (Güney Azerbaycan) bizim, bu tay da…”
Siyasi Ahlak Üzerine:
“Bize diyorlar ki, ‘Siyaset kirlidir’. Hayır, siyaset kirli değildir; siyaseti kirli adamlar yapar. Biz temiz kalacağız.”
Ruhundan Kopan Bir Şiir Kırınıtısı
Elçibey’in his dünyasını anlamak için, onun şu mısraları (veya ona atfedilen o hissiyatı yansıtan dizeler) bize rehberlik eder. O, vatanı bir sevgili gibi severdi:
“Çekilmez dertlerim, bitmez kederim,
Ben bu elden gidersem, kime ne derim?
Vatan diye diye inler giderim,
Yurdumun taşına, toprağına kurban…”
Ve sanki hayatının özetini şu cümleyle yapmıştı son nefesinde: “Milyonlarla insanı uyandırdım ama kendim uykusuz kaldım…”
