ENİS BEHİÇ, MALMÖ
1949 yılı, Bremen. Martin Heidegger kürsüde modern teknoloji üzerine konuşuyor. Altı milyon Yahudi’nin sistematik soykırımının üzerinden henüz birkaç yıl geçmiş. Ve Heidegger şu inanılmaz karşılaştırmayı yapıyor:
“Tarımda makineleşme ile ölüm kamplarında cesetlerin fabrikasyon tarzında üretimi arasında özde bir fark yoktur.”
Traktör ve gaz odası. İkisi de modern tekniğin “varlığı sömürmesi”nin örnekleri. Altı milyon insanın katledilmesi, felsefi bir kategori haline geliyor.
Bu skandal bir cümle, Heidegger’in paradoksunu özetliyor: Varlığın derinliklerini arayan ama kendi varoluşunun sorumluluğundan kaçan bir filozof.
Dehâ ve Felaket
Martin Heidegger (1889-1976), 20. yüzyılın en etkili filozoflarından biri. Ama hikâyesi, entelektüel dehanın ahlaki felakatle nasıl bir arada var olabileceğinin rahatsız edici bir örneği.
Bir mantık hatırlatması: Argumentum ad hominem bir safsatadır. Bir kişinin kötü olması, argümanlarının yanlış olduğu anlamına gelmez. Ama işte sorun şu: Otantik varoluştan, özgürlükten, sorumluluklardan bahseden bir filozof, kendi yaşamında bu değerleri çiğnediğinde, bu felsefenin güvenilirliğini sarsmaz mı?
1927: Varlık ve Zaman
Güney Almanya’nın küçük Meßkirch kasabasında mütevazı bir Katolik ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Heidegger, başlangıçta din adamı olmayı düşünmüştü. Freiburg’da Edmund Husserl’in fenomenolojisiyle tanıştı ve akademik yolculuğu başladı.
1927’de yayımlanan Varlık ve Zaman, felsefeyi kökten sarstı. Heidegger’in iddiası: Platon’dan beri Batı felsefesi, bir şeyin var olmasının gerçek doğasını gizlemiştir.
Bu proje için yeni bir kavram üretti: Dasein, “dünyada oluş.” İnsan sadece düşünen bir bilinç değil, zamana fırlatılmış, geçmişi olan, geleceğe açık bir varlıktır.
Heidegger, Dasein’ın üç temel özelliğini tanımlar:
1. Olgusallık: Dasein “dünyaya fırlatılmış”tır, geçmişi tarafından kısmen belirlenmiştir.
2. Varoluşsallık: Geleceğe dair özgürlük ve sorumluluk.
3. Düşkünlük: Şimdiki anın sıradan kaygılarında kendini kaybetme.
Otantik yaşam, geçmiş, şimdi ve gelecek – özellikle ölüm – ufkunda bütünsel bir varoluştur.
Bu devrimci felsefe, Hannah Arendt, Hans-Georg Gadamer, Karl Löwith, Herbert Marcuse gibi isimleri etkiledi. Ama bu kavramlar 1930’ların Almanya’sında karanlık anlamlar kazanabilirdi.
1933: Sarhoşluğun Yılı
Heidegger’de modernite eleştirisi, teknolojiye mesafe, “halkın kaderine, toprağa, köklere dönüş” vurgusu giderek belirginleşiyordu.
1933’te Hitler şansölye olduğunda, Heidegger bu “devrim”den umutluydu. Nisan’da Freiburg Üniversitesi rektörü oldu. 1 Mayıs’ta büyük bir törenle Nazi Partisi’ne katıldı.
27 Mayıs 1933’te verdiği rektörlük konuşması en tartışmalı belgesidir. Halkın manevi misyonundan, Almanya’nın kaderinden söz etti. Öğrencilerine şöyle dedi: “Führer tek başına şimdiki ve gelecekteki Alman gerçekliği ve onun yasasıdır.” Gerçekliği tek bir insanla özdeşleştirmek, eleştirel düşüncenin intiharıydı.
Husserl’e İhanet
Belki de en acı veren, hocası Edmund Husserl’e karşı tutumuydu. Kendisine felsefede yol gösteren Yahudi düşünüre karşı soğuk davrandı. Husserl’in kampüs kaynaklarını kullanma hakkını yasakladı. 1929’da Varlık ve Zaman’a yazdığı ithafı çıkardı. Yahudi meslektaşlarının üniversiteden uzaklaştırılmasında aktif rol oynadı.
Ama bu coşku uzun sürmedi. 1934’te, sadece on bir ay sonra, rektörlükten istifa etti. Parti onu çok felsefi buluyordu. Ama Nazi Partisi’nden çıkmadı, üyeliğini 1945’e kadar sürdürdü.
1934-1945: Gri Bölge
Rektörlükten istifa etti ama parti üyesi kaldı. Bu ne anlama geliyordu? Sessiz bir muhalefet mi, pasif bir işbirliği mi?
1930’ların ortalarından itibaren Nietzsche dersleri verdi. Bazıları bu derslerde gizli bir Nazi eleştirisi görmek ister. Ama belki de sadece felsefi soyutlamalara kaçıyordu.
1940’larda tuttuğu özel defterler — “Kara Defterler” — 2014’te yayımlandı ve savunucularını bile şaşırttı. “Dünya Yahudiliği”nden, Yahudilerin “hesaplayıcı” düşünceyle özel ilişkisinden söz ediyordu. Artık antisemitizminin felsefi düşüncesiyle içsel bir bağı olduğu argümanı güçlenmişti.
Savaş bittiğinde Freiburg Nazizimden Arındırma Komitesi Heidegger’i öğretim görevinden aldı. 1951’e kadar çalışması yasaklandı.
Ama asıl skandal: Nazi dönemindeki rolü için hiçbir zaman açık bir özür dilemedi. Kendini bir “iç direniş kahramanı” olarak sunmaya çalıştı ama hiçbir belge bunu desteklemiyordu.
Traktör ve Gaz Odası
1949 Bremen konferanslarında Holokost’u tarımda makineleşmeyle aynı kategoriye koydu. Her ikisi de modern tekniğin varlığı “stok” olarak görmesiydi. Altı milyon insanın acısı, felsefi bir kategori örneği haline geldi.
1966’da Der Spiegel’e bir röportaj verdi. Röportaj ancak ölümünden sonra yayımlanabilecekti. 1976’da Heidegger öldüğünde yayımlandı.
Nazi dönemiyle ilgili cevapları hâlâ kısırdı. Bir “ulusal yeniden doğuş” olasılığı görmüştü ama “aldanmıştı.” Pişmanlık yoktu, özür yoktu, hesaplaşma yoktu.
Röportajda şu meşhur cümleyi kurdu: “Nur noch ein Gott kann uns retten” — “Yalnızca bir tanrı bizi kurtarabilir.”
Belki kendi günahlarından kurtulması için de bir tanrıya ihtiyaç duyuyordu. Ama o tanrı gelmedi. Heidegger 1976’da öldü, hesaplaşmamış, özür dilememiş, susmuş olarak.
Öğrencilerin Yarası
Hannah Arendt: Genç öğrenciyken hocasıyla aşk yaşamıştı. Nazi dönemi onları ayırdı, Arendt Yahudi kökenli olarak kaçtı, Heidegger Nazi oldu. Kötülüğün Sıradanlığı üzerine yazarken, acaba hocasını da düşünüyor muydu?
Herbert Marcuse: 1948’de Heidegger’e mektup yazdı: “Bir filozof sorumsuz olamaz… Eğer bir sistem milyonlarca insanın köleleştirilmesini planlıyorsa, o sistemle ilgili söylenecek tek şey vardır: kötüdür.” Heidegger’in cevabı tatmin edici değildi.
Karl Löwith: Heidegger’in felsefesiyle Nazizmi arasında içsel bir bağ olduğunu savundu. Otantiklik arayışı, kararlılık, halkın kaderi, tüm bunlar totaliter bir siyaset için zemin hazırlamıştı.
Tüm bu karanlık tabloya rağmen, Heidegger’in 20. yüzyıl felsefesi üzerindeki etkisi inkâr edilemez:
– Varoluşçuluk: Sartre
– Yapısöküm: Derrida
– Hermenötik: Gadamer
– Eleştirel Teori: Frankfurt Okulu
Heidegger vakası modern entelektüel tarihin en rahatsız edici sorularından birini gündeme getirir:
Büyük bir düşünürün eserleri, onun ahlaki başarısızlıklarından bağımsız olarak değerlendirilebilir mi?
Bazıları keskin bir ayrım yapmaya çalışır: Felsefe felsefedir, hayat hayattır. Ama otantik varoluştan bahseden bir filozof, kendi yaşamında bu değerleri çiğnediğinde, bu felsefenin güvenilirliğini sarsmaz mı?
Başkaları daha radikal bir bağ görür: Varlık felsefesinde, otantiklik arayışında zaten totaliter eğilimlerin tohumları vardır.
Bitmeyen Hesaplaşma
Heidegger 1976’da öldü ama onunla hesaplaşma bitmedi. Her kuşak yeniden soruyor: Bu adamın kitaplarını nasıl okumalıyız?
2013’te Freiburg Üniversitesi rektörlük dönemini belgeleyen bir sergi açtı. 2014’te Kara Defterler yayımlandı. 2016’da bazı Alman kentleri Heidegger’in adını taşıyan sokakları yeniden adlandırmayı tartıştı.
Hesaplaşma devam ediyor, belki de hiç bitmeyecek.
Heidegger otantiklikten söz ederken, belki de kendisi en inotantik yaşamı sürmüştü. Varlığın anlamını ararken, insanın değerini kaybetmişti. Derin düşünürken, kör görmüştü.
“Yalnızca bir tanrı bizi kurtarabilir” demişti ama kendisini kurtaracak tanrı, hesaplaşmanın tanrısıydı ve o tanrıya asla kulak vermedi.
İşte Heidegger’in çelişkisi: Varoluşun derinliklerini arayan ama kendi varoluşunun sorumluluğundan kaçan bir filozof. Zamanı düşünen ama zamanının suçlarıyla yüzleşmeyen bir düşünür. Varlığı sorgulayan ama insanlığı unutan bir deha.
Traktör ve gaz odası. İkisi de, ona göre, aynı kategorideydi.
Ve belki de işte tam burada, bir filozofun en büyük başarısızlığı yatıyordu: İnsanı, varlığın bir alt kategorisine indirgemek.
Çünkü felsefe ne kadar derin olursa olsun, insanlığı kaybettiği anda, sadece kelimeler kalır; boş, soğuk, anlamsız kelimeler.
