Tahta Gemi’nin altıncı sayısını şimdi elinizde tutuyorsunuz.
Bir derginin omurgası fikir değildir yalnızca. İnsan düşlerinin nabzıdır. Yazarlar gelir, satırlar bırakır, o satırlar bir okuyucunun ruhunda bir an için titreşir. Sonra her biri kendi sessizliğine döner. Ama o titreşim kalır. Yoksa ne diye yazardık, ne diye okurduk?
Bu sayının sayfaları arasına şairler, yazarlar, düşünürler ve her şeyden önemlisi hayatlar, tutkular, aşklar serptik.
Bu sayıda da hayattan çalınmış, yeni yeni fısıltılar üfledik sizlere. Yeni yazarlar, yeni dostlar, yeni yazma aşıkları…
Aramıza yeni katılanlar oldu. Coşku katanlar, büyük bir heyecanla yazanlar…
Gidenler de oldu.
Kimi işi, menfaati bitince çekti gitti. Kimi çekindiğinden…
Hayat, kırılmamayı öğretti bana.
Bu sayıyı hazırlarken, o vedaları düşündüm durdum: Hayatımızdan silinen insanları… Bazen kısa bir öykünün içinde, bazen duygulu bir şiirin mısraları arasında belki de bir ömre sığdıramadığımız, kaybettiğimiz sesleri…
***
Yazan; ölümlüdür. Ama hayata dair yazılan,yaşamaya devam eder. Bu ne garip bir haksızlıktır ki; sözcükler önüne geçer sahibinin; yüzyıllar sonra bir okuyucu, çoktan yok olmuş bir sesin titreşimiyle gönlünü doldurur. Belki de gerçek ölümsüzlük budur, bilmiyorum.
“En güzel deniz: Henüz gidilmemiş olandır.
En güzel çocuk: Henüz büyümedi.
En güzel günlerimiz: Henüz yaşamadıklarımız.
Ve sana söylemek istediğim en güzel söz:
Henüz söylememiş olduğum sözdür.”
Nazım’ın bu dizeleri — o ebedi gelecek zaman takıntısı — bizler için de geçerli değil mi?
En güzel sayı: henüz çıkmayan.
En güzel yazı: henüz kaleme alınmayan.
Bu gelecek tasviri bizi anlatıyor. Daima en iyiye odaklanan, en güzelini yazmaya, keşfetmeye adanmış yüreklerimizi…
Elinizde tuttuğunuz bu sayı, o umut dolu geleceğin bugüne vuran bir yansıması bizler için. .
Gidenlerin, ruhumuzda ve yüreğimizde bıraktığı kırıklıkları, gösteremeyen bir yansıma.
