Taht kurdu ve gitti!

Yirmi dört yaşında öldü. Ama o ses için “yıllanmış” demekten başka kelime bulunamıyor maalesef. Esengül, en acıklı şarkılarını bile gülümseyen bir yüzle söyleyen, sahnesinde insanların gözlerine bakan, ölümünden sonra uzunçalarlarda toplanan 45’likleriyle ölümsüzlüğe direnen kadındı. Okuyacağınız onun hikâyesi. Ve tamamlanmamış her hikâye gibi, bitmeden bitiyor!

Hürrem Erman, frankfurt

Bazı sesler vardır; hayatın tam ortasına düşer, oradan bir daha çıkmaz. 

Ne yıkanır ne silinir. Zemine işler, taşa kazınır gibi bir şey olur. 

Esengül‘ün sesi de böyleydi. 

Onu ilk duyduğunuzda, o sesin başka bir yerden —daha eski, daha derin, sanki insanlığın kolektif acısından— geldiğini hissederdik. Sonradan öğrenirdik ki: o ses, yirmi dört yıllık bir ömrün tamamını yakmış bir kadına ait. 

Ve öğrendiğimizde inanmak güçleşiyor. Çünkü o seste öyle bir yıllanma, öyle bir “görmüşlük” vardır ki insan sorar kendi kendine: 

Bu kadar çok şey nasıl sığmış bu kadar az zamana?

İsterseniz klasik biyografik tanımlarla girelim…

Esen Ağan, 24 Eylül 1954‘te İstanbul‘da doğdu. Müzik hayatına 1970‘li yılların başında adım atan Esengül, kendine özgü, arabesk ile Türk sanat müziği arasında kalmış, yer yer batı, yer yer oryantal motiflere rastlanan sıra dışı bir tarzıyla öne çıktı. 

Ama o tarzın adını koymak güçtü; çünkü Esengül, bir tür içine sığmıyordu. Arabesk diyordunuz, o klasik sanat müziğinin zarafetiyle giriyordu kulağınıza. Halk müziği diyordunuz, Batılı armoniler seziyordunuz melodisinde. 

Belki de asıl kategorisi şuydu: Hüzün müziği. 

Hüznün evrensel diliyle konuşan, enlem ve boylamı olmayan bir ses!

İlk müzik derslerini konservatuvar mezunu annesi Piraye Ağan‘dan alan Esengül, on beş yaşındayken yapımcı Ayhan Çoşkun‘un düzenlediği ses yarışmasını birincilikle tamamladı. On altı yaşında Emel Sayın‘ın alt kadrosunda Lunapark‘ta sahneye çıktı; Lunapark‘taki ikinci gecesinin ardından Bebek Belediye Gazinosu‘ndan assolistlik teklifi aldı. 

Kabul etti. 

Ve böylece en genç assolist ünvanıyla, henüz ergenliğini tamamlamadan bu şehrin gece hayatının ortasına fırlatıldı. 

Şehrin gece hayatı…

Bu sözcükleri bugün yazdığımızda steril bir imgelem oluşuyor zihnimizde; ışıklar, kadehler, alkışlar. Oysa 1970‘lerin Türkiye‘sinde gazino, son derece karmaşık bir sosyal tiyatroydu adeta. Orada halk kadın şarkıcıyı hem taparcasına seviyor hem de sahip olduğunu sanıyordu. Sanatçı hem kral hem köleydi. Sahne ışığı hem yüceltiyordu hem deşifre ediyordu. Ve bütün bu gerilimin tam göbeğinde, sarı saçlı, dolgun sesli, gözlerinin içi gülen bir genç kadın vardı: Esengül.

Orhan Akdeniz‘in bestelediği “Taht Kurmuşsun Kalbime” şarkısıyla 1973‘te halkın sevgilisi oldu. Neredeyse her meyhanede, her gazinoda bu şarkı söyleniyordu. Şarkının sözleri öylesine yerinde ve öylesine doğruydu ki, adeta her dinleyici kendi hissini bulmak için bu şarkıya koştu. 70‘lerde Ankara Jandarma Astsubay Okulu öğrencileri arasında “Esengül‘ün Taht Kurmuşsun Kalbime plağı var mı sende?” cümlesi, bir sohbet başlatma, tanışma cümlesi olarak yaygın biçimde kullanılırdı. 

Evet evet, müzik bazen böyle çalışır: bir şarkı sözleri sayesinde değil, inşa ettiği atmosfer sayesinde ortak bir dil haline gelir. “Taht Kurmuşsun Kalbime” de böyle bir şeydi; hem bireysel bir itirafı, hem kolektif bir özlemi taşıyordu aynı anda.

1978‘de tek bir yıl içinde “Bir Yoksula Rastladım”, “Uçup Giden Gençliğime”, “Beterin Beteri Var” ve “Gel Otur Arkadaşım” kasetlerini piyasaya çıkardı. Bu albümlerin isimleri tek başına bir biyografi gibi okunabilir aslında. 

Bir yoksula rastlamak. Uçup giden gençliğe sitem. Beterin beteri. Oturup birlikte vakit geçirmek. Bunlar soyut kavramlar değil; o yılların Türkiye‘sinde her kapı önünde yaşanan gerçeklerdi. Bir hayranı şöyle diyecekti: “24 yaşında vefat etmiş rahmetli, bu nasıl bir 24 yaş sesidir Allah‘ım, nasıl bir yıllanmışlık, görmüş geçirmişlik?” 

İşte bu soruyu sormak kaçınılmaz. 

O ses, onlarca yılın yorgunluğunu, kırgınlığını, teslimiyeti ve isyanı aynı anda taşıyordu. 

Nasıl?

Belki cevap şu: Esengül, yaşadığı her şeyi sese dönüştürmesini biliyordu. En acıklı şarkılarını bile gülümseyen bir yüzle söylüyordu. Sahneye çıktığında olduğu yerde durmuyordu; masaları geziyor, şarkılarını müşterilerin gözlerine bakarak söylüyordu. Bu bir teknik değildi, içgüdüydü. Duygusal gerçekliği dinleyiciyle doğrudan, kesintisiz, aracısız paylaşıyordu. Sahnesi yoktu aslında; her masayı sahnesi yapıyordu.

Ama hayat, ona kendini bu şekilde —güzel, parlak, gelecek vaat eden biçimde— verirken, başka bir bedel hazırlıyordu. Özel hayatındaki fırtınalar giderek sesini bastırmaya başladı. Adnan Şenses ile birliktelik, ardından futbolcu Tayfun Kalkavan ile ilişki, medyanın peşini bırakmayan ilgisi, skandallar. Yeraltı dünyasıyla da ilişkiler kurdu, polis tarafından izleniyordu. 

1979 yılının mart ayında çalıştığı Semiramis Gazinosu‘nda “Oflu İsmail” lakaplı İsmail Hacısüleymanoğlu‘nun çıkardığı olayda, gazino sahibi Akbulut Karaoğlu ile şef garson Hasan Yolal, Esengül’ün gözlerinin önünde kurşunlanarak öldürüldü. 

Gözlerinin önünde. 

Bu ayrıntıyı atlamamak gerekiyor. İki insan, şarkının içinden çıkılıp hayata dönülen bir gecede, o geçiş anında, hayattan silindi. Ve Esengül buna tanıklık etti. Olayın ardından yeraltı dünyasında “artık Esengül‘ün kalemi kırıldı” gibi söylentiler dolaşmaya başladı. Korkudan evine kapandı; sadece çifte cinayetin görgü tanığı olarak ifade vermek için kılık değiştirerek Şişli Adliyesi‘ne gidip geliyordu. 

Olaydan on sekiz gün sonra. İşte o on sekiz gün. İnsan bu noktada duraksıyor. Evinde kapanıp oturan bir genç kadın. Yirmi dört yaşında. Korkmuş. Ve belki ilk kez bu şöhret yükünün altında ezildiğini hisseden biri. O gece ilk kez kız kardeşi ve komşusu Faruk Ö. ile birlikte eğlenmeye çıktı. Dönüşte arabaları Ataköy sahilinde kaza yaptı; Esengül ve Faruk Ö. hayatlarını kaybetti, kız kardeşi yaralı olarak kurtuldu. 

Kazanın bir mafya hesaplaşması olduğuna ilişkin haberler nedeniyle cinayet masası olayı sorguladı, ancak resmî kayıtlarda kazanın aşırı alkol ve hızdan olduğuna hükmedildi. Resmi kayıtlar kapandı. Dosya kapandı. Ama soru hep orada duruyordu. Hiç kapanmadı. Çünkü bazı ölümler çok tesadüfi görünür gerçek olmak için.

Cenazesinde müzik dünyasından kimse yoktu. Sadece ailesi ve yakınlarından oluşan yirmi kişilik bir grup vardı. Bu ayrıntı insanın içinde bir yerde vurur ve durmaz. Gazinoları dolduran, meyhaneleri şarkısıyla saran, Ankara‘dan İzmir‘e kadar assolist olarak sahne alan bir kadın. Ve ölümünde yirmi kişi. Şöhret bir şeyler veriyor, evet ama verdiğini almadan verdiği sanılmamalı.

Esengül, kısa müzik yaşamında 23 plak ve 4 kaset doldurdu; “longplayer”leri ölümünden sonra yayınlandı. Abdullah Bayşu ve Orhan Akdeniz gibi dönemin efsane besteci ve söz yazarlarıyla çalıştı; bu şarkıların çoğu arabesk müziğinin klasikleri arasına girdi. Yani geride eserler kaldı. Ses kaldı. Pazar sabahı TRT‘de ona rastlandığında evde bayram havası yaşandığını anlatan birinin; o ses için “bu kadar kendiliğinden, bu kadar sıcak bir icra” dediği hâlâ akıllarda. Otuz yıl, kırk yıl, elli yıl sonra; hâlâ böyle bir his uyandıran ses.

Arabesk müzik çok tartışıldı bu topraklarda. “Yoz kültür” dendi, TRT‘den yasaklandı, küçümsendi. Ama o küçümseyenler bile — belki bir gece, belki bir kayıptan sonra, belki bir sabah cam kenarında — bir arabesk melodinin içinde kendilerini buldular. Çünkü arabesk, aslında şunu söylüyordu: Acı gerçektir. Acını küçümseme. Susma. Söyle.

Esengül de tam olarak bunu söylüyordu. Her şarkısında, her sahnesinde, her gözün içine bakışında.

Bazılarına göre memleketin en iyi kadın arabesk yorumcusuydu Esengül. Elbette tartışılabilir bir tespittir bu.  Ama Esengül için farklı bir şey var: onun büyüklüğü yarışmadan gelmiyor. Hayatının kısalığından, o kısa hayata sığdırdığı derinlikten ve geride bıraktığı o tamamlanmamışlık hissinden geliyor.

Tamamlanmamış hayatlar özel bir yer tutar hafızamızda. Bitmiş, tüketilmiş değil; yarım kalmış, askıda. Sanki Esengül hâlâ söyleyecekleri olan biri gibi. Sanki bir gece, bir gazinonun tam ortasında, masaların arasında yürüyüp gelecek ve o sarı saçlarıyla, gülümseyen yüzüyle, yürek delen sesiyle bir şarkı daha söyleyecek.

Hayat farklı bittabi

Söylemeyecek elbette.

Ama o ses —o damar oyan, içe işleyen, yıllanmış ses— hâlâ orada. Eski bir plağın çizilmiş yüzeyinde, bir kaset bandının sarmalında, YouTube‘un gürültüsünün içinde bile taşınan o seste.

Taht kurmuştu kalplere hem de en güzel yerinde.

Add a comment

Yorum Yap

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

İlk Siz Haberdar Olun!

Abone ol butonuna basarak, Gizlilik Politikası ve Kullanım Koşulları'nı okuduğunuzu ve kabul ettiğinizi onaylıyorsunuz.