BİR OSMANLI ERMENİSİNİN ACI SONU
Sebahattin Çelebi
İstanbul’un Beyoğlu’nda, bir zamanlar kristal avizelerin altında iskambil oynayan iki adam vardı. Birinin adı Talat’tı; Osmanlı’nın Dahiliye Nazırı, sürgün emirlerinin altına imzasını atan adam. Diğerinin adı Krikor Zohrab’tı; üç dönem boyunca İstanbul mebusu, Osmanlı barosunun en parlak avukatlarından biri, Ermenice ve Fransızca öyküleri Avrupa salonlarında okunan bir yazar. İki adam yıllardır dosttu. Talat, Zohrab’ı evine çağırırdı; sofraya birlikte otururlardı. Zohrab’ın masasında da Talat ağırlanırdı. Şehir biliyordu bunu. Ermeniler, “Bizim Zohrab’ımız onların yanında, korkmayın.” diye fısıldarlardı.
O dostluk, Krikor Zohrab’ın hayatını kurtarmadı.

24 Nisan kabusu
24 Nisan 1915. Beyoğlu’nun, Kadıköy’ün, Beşiktaş’ın evlerinin kapıları gece yarısı çalınmıştı. İki yüzden fazla Ermeni aydını, yazar, doktor, papaz, müzisyen, yataklarından alınmıştı. Aralarında Komitas Vartabed vardı; Ermeni halk müziğini Avrupa’ya tanıtan büyük rahip. Daniel Varujan vardı; yirmi sekiz yaşındaki şair, henüz yeni evlenmişti. Siamanto vardı; dizelerinde 1909 Adana katliamlarının acısını taşıyan adam. Diran Kelekian vardı; Sabah gazetesinin başyazarı. Hepsi Ayaş’a, Çankırı’ya, isimleri henüz duyulmamış yerlere gönderiliyordu.
Krikor Zohrab o sabah uyandığında, bir mebus olarak hâlâ dokunulmazdı. Ama dostlarının düştüğü durum onu kahretmişti.
Oturdu, kalemine sarıldı, Talat Paşa’ya; dost bildiği insana yazdı. Mektuplar gitti; cevap gelmedi. Parlamentoda bir oturumda ayağa kalktı, arkadaşları için söz aldı. Salonda sessizlik oldu. Talat Paşa’nın yüzünde, anlatıldığı kadarıyla, bir yarım gülümseme vardı; insanın gülmek için değil de gülmemek için kullandığı türden bir gülümseme.
Aynı günlerde Amerika’nın İstanbul büyükelçisi Henry Morgenthau, Zohrab’ı kabul etti. Hatıralarında o günü şu ifadelerle not alacaktı:
“Bu zarif ve kültürlü adam, gözleri yaş içinde, halkının yaşadığı dehşeti bana naklediyordu.”
Morgenthau, Talat’ı sıkıştırdı. Talat’ın o yaz boyunca tekrarladığı cümleler tarihe geçti. Bir keresinde elçiye, “Ermeni meselesi diye bir şey kalmadı; çözdük,” anlamına gelen sözler söyledi. Morgenthau şaşkındı. Ama Talat şaşkın değildi. Onun zihninde mesele çözülmüştü; Krikor Zohrab adındaki dostu da ister istemez o “mesele”nin içindeydi.
Bir mebusun dokunulmazlığı bir kâğıt parçasıydı.
Mayıs sonu ya da haziran başıydı; Parlamento, Zohrab’ı koruyan zırhı kaldırdı. O gece evine geldiklerinde küçük kızı Dolores yataktaydı. Adı Latince acılardan geliyordu; acılar, babasının kütüphanesinde duruyordu; Fransızca, Ermenice, Türkçe ciltler son kez raflarda parlıyordu. ”Karısının elini tuttu mu, kızının saçını okşadı mı?” bunları bilmiyoruz. Ama biliyoruz ki bir adam o gece evinden ayrıldı, bir daha geri dönmedi.
Yanına bir başka mebusu kattılar: Vartkes Serengulian. Erzurumlu bir Ermeni sosyalist, Hınçak partisinden, sert dilli, korkusuz bir adam. Vartkes yıllarca Talat Paşa’yla siyasî kavgalar etmiş, sonra barışmıştı. Şimdi ikisi birlikte yola çıkarılıyordu; sözde Diyarbakır’daki Divan-ı Harp’te yargılanmaya.
Trene bindiler. Haydarpaşa’dan güneye, İslahiye’ye doğru. Zohrab’ın penceresinden Anadolu geçti. Tarlalar, köyler, mezarlıklar. İstanbul’un ışıklarından uzaklaşırken yazdığı birkaç mektubu yola düşürdü; bazıları kayboldu, bazıları yıllar sonra ortaya çıktı.
Halep’te bir kez daha umut yandı söndü.

Cemal Paşa, Suriye cephesi kumandanı, onları Halep’te kabul etti. İttihat ve Terakki’nin üç paşasından biriydi Cemal; Talat’la birlikte sürgün emirlerine imza atmıştı. Ama Suriye’de bazı Ermenileri sakladığı, bazılarına göz yumduğu söylenmişti; tarih onun için hâlâ çelişkili bir hüküm taşıyor. Cemal Paşa onlara çay ikram etti, hatır sordu. Sonra ikisini de yola çıkardı.
Şehrin dışında, Halep’in tozlu yollarında, jandarma muhafızları yerlerini başkalarına bıraktı. Çerkez Ahmed adında bir adam aldı emaneti. Çerkez Ahmed, İttihat ve Terakki’nin “fedaileri”ndendi; Teşkilat-ı Mahsusa’nın gayrıresmî kollarından. Daha önce Erzurum’da, Van’da işler görmüştü.
Onun adı; bir ölüm fermanı demekti.
Karacurun yakınlarında bir taş vardı.
Urfa ile Diyarbakır arasında, Karacurun denilen bir mevkide, yol bir kıvrım yapıyordu. Temmuz sonuydu, 1915. Çerkez Ahmed ve adamları arabayı durdurdular. Vartkes ne oluyor diye sorduğunda kurşun sesi yankılandı. Zohrab koştu, kaçmaya çalıştı; yaşı elli üçtü, dizleri tutmuyordu. Yere düştü. Çerkez Ahmed’in adamları büyük bir taş aldılar; başına indirdiler.
Bir daha…
Bir daha indirdiler.
Bunu daha sonra, bizzat Çerkez Ahmed kendisi anlatacaktı. 1919’da, mütareke İstanbul’unda kurulan Divan-ı Harp’te, cinayetiyle övündü. Ayrıntıları verdi: yer, zaman, detay. Çerkez Ahmed kısa süre sonra Şam’da idam edildi; emri Cemal Paşa imzaladı. Bazı tarihçiler bu idamı, Ahmed’in çok şey bildiği için sustur(ul)ması olarak yorumladı.
Krikor Zohrab’ın cesedi bulunamadı.
Mezarı hiçbir zaman olmayacaktı.
Dolores büyüdü.
Zohrab’ın küçük kızı önce Avrupa’ya kaçırıldı, sonra Amerika’ya geçti. Babasından kalan birkaç mektubu, birkaç fotoğrafı sakladı. Yıllar sonra babasının yazılarını yayımladı; Ermeni edebiyatına onun cümleleri böyle döndü. Babasız büyüdü ama babasının cümleleri ona kaldı. Dolores Zohrab Liebmann olarak New York’ta yaşadı. Bir vakıf kurdu, Amerikan Üniversitelerinde yoksul öğrencilere burs verdi. O vakıf bugün hâlâ ayakta; bir kadının babasının yokluğunu hayatla doldurma çabası olarak varlığını sürdürmeye çalışıyor.
Şimdi Beyoğlu’nun eski salonlarından geçenler, kristal avizelerin uzun zaman önce söndüğünü görüyor. Bir zamanlar iki adam orada iskambil oynamıştı. Birinin adı Talat’tı, diğerinin Krikor. Birinin elinde imza yetkisi vardı; diğerinin elinde kalem. Biri en yakın dostunu öldüren imzaları attı, diğeri öldü. Aralarındaki dostluk, tarihin en sessiz odalarından birine kapatıldı.
Krikor Zohrab, Halep’ten çıkarken yazdığı son mektuplarda sevdiklerini, dostlarını, kızını selamlamış; unutulmamayı dilemişti. Bu dilek iki milyona yakın insanın da dileğiydi o yıllarda; kâğıda değil ama akla, yola, suya yazılan bir dilek.
Anadolu’nun toprağı bugün hâlâ yağmur yağdığında o ölen isimlerin iniltilerini fısıldıyor. Mardin’de, Diyarbakır’da, Erzurum’da, Van’da, Sivas’ta.
Krikor Zohrab’ın bilinen son mektubu doğrudan kızı Dolores’e değil, eşi Klara’ya yazılmıştı. Ama o mektubun içinden, çocuklarına seslendiği bir vasiyet bölümü çıkıyordu; o satırlarda bir baba, bir daha hiçbir şey söyleyemeyeceğini bildiği için, Dolores’e de kardeşlerine de son sözlerini bırakmıştı. Mektup 15 Temmuz 1915 tarihini taşıyordu. Halep’in kuru sıcağında yazılmıştı. Krikor Zohrab’tan alınan en son haberdi.
Yolculuk boyunca yeni ayı iki kere görmüştü.
Mektupta bu cümle vardı; aylara dair bir cümle. “Yolculuk boyunca yeni ayı iki kere gördüm,” diye yazmıştı. Bir astronomi notu değildi bu; bir takvim notuydu. Mayıs sonunda İstanbul’dan ayrılmıştı; iki yeni ay görmüştü, demek iki ayı tüketmişti. Üçüncüyü göremeyecekti. Anadolu’nun gökyüzü onun için iki kez açılıp bir kez kapanmıştı.
İçeride, mektubun derinine doğru inildiğinde, evin çocuklarına yazılmış o kısım çıkıyordu karşıya. Üç dilde okumuş bir avukatın, bir hukuk profesörünün, bir öykü ustasının cümleleriydi; ama o cümlelerde hukuk yoktu, edebiyat yoktu. Sadece bir babanın çocuklarına bıraktığı, kısa, kırık birkaç dilek vardı.
“Sevgilim, bir tanem, artık bizim için son perde başlıyor. Daha fazla gücüm kalmadı. Sağ kalmazsam çocuklarıma son öğüdüm şu ki daima birbirini sevsinler, sana tapsınlar ve kalbini acıtmasınlar ve beni de hatırlasınlar.”
Çocuklarının adlarını mektupta tek tek anmadı ama onları biliyoruz. En büyüğü Levon sonra Aram; ikisi de Avrupa’da okuldaydılar o sırada. Hermine; ortanca kız.
Ve Dolores.
Adı Latince acılardan gelen kız. 13 Ocak 1896’da İstanbul’da doğmuştu; o sırada on dokuz yaşındaydı. Daha bir ay önce, 22 Mayıs gecesi babasının evden alınışına tanık olmuştu.
Bir kız o balkondan ömrü boyunca ayrılamadı.
Yıllar geçti. Klara, Dolores ve Hermine Avusturya üzerinden Paris’e kaçtılar; Avrupa’daki ağabeylerine kavuştular. Klara bir süre sonra öldü. Dolores Paris’te, sonra Romanya’da, sonra New York’ta yaşadı. 1932’de Henry Liebmann adlı bir Amerikalı bira fabrikatörüyle evlendi. Dünya değişti, savaşlar geldi geçti, Dolores yaşlandı.
Ama bir balkonu unutmadı.
İstanbul’da, Ayazpaşa’da, babasının yazılarını kaleme aldığı bir balkon vardı; Boğaz’a bakan, deniz havasının yazılan kâğıdı kıvırdığı bir balkon. Hatıralarında o balkonu yazdı. Binlerce kilometre uzakta, sürgün hayatı boyunca, dünyada en çok istediği şey o balkonun yanında babasının yanına oturmaktı; sessiz, sözsüz, sadece yanında. Hatırlamak böyle bir şeydi: bir balkon, bir baba, bir Boğaz manzarası, bir kalemi kâğıda sürten ses. Krikor Zohrab Halep’ten “Beni de hatırlasınlar” diye yazdığında, kızının onu bir balkonla, sadece bir balkonla hatırlayacağını bilmiyordu.
Bir gün New York’ta, yaşlı bir Dolores, Hayr Krikor Maksudyan adlı bir rahibe röportaj verdi. Rahip ona o eski yıllardan sordu. Dolores annesiyle birlikte İstanbul’dan kaçmadan önce, bir gün sokakta Talat Paşa’yı gördüğünü anlattı. Babasını yargısız ölüme yollayan adamı. Babasıyla aynı sofrada yıllarca oturmuş adamı. Rahip sordu: “Onu görünce ne yaptınız?” Dolores’in cevabı şuydu: “Başımı çevirdim. Başka ne yapabilirdim ki?”
Bir mektup bir vakfın temeli oldu.
Dolores zengin bir adamla evlenmişti. Kocası 1950’de öldü. Bundan sonra hayatını babasının dileğini yerine getirmeye adadı: Hatırlatmaya. Columbia Üniversitesinde Krikor ve Klara Zohrab Burs Programı’nı kurdu. Ermeni Kilisesi’ne, Ermeni Hayır Cemiyeti’ne, Amerikan Kızılhaç’ına bağışlar yaptı. Vasiyetiyle Dolores Zohrab Liebmann Vakfı’nı kurdu; bu vakıf bugün hâlâ Amerika’nın en prestijli yüksek lisans burslarından birini veriyor; bursu alanların Ermeni olması da gerekmiyor, herkes alabiliyor.
1987 yılında, ölümünden dört yıl önce, New York’ta Krikor ve Klara Zohrab Bilgi Merkezi açıldı. Merkezin köşesinde Dolores’in bastonu duruyordu; ve Dolores’in iki büyük fotoğrafı vardı: biri annesinin, biri babasının. Dolores açılışta şu sözleri söyledi:
“Anne ve babama duyduğum büyük sevgiyle ve Ermeni geçmişimize duyduğum gururla bu güzel merkezin doğuşunu görüyorum. Kültürümüzün ve tarihimizin bilgi merkezi olarak, Ermeniliğe ve Ermenilere ilgi duyan herkes tarafından kullanılmasını yürekten diliyorum. Özellikle gençlerimiz için canlı bir öğrenme merkezi olmasını umuyorum çünkü onlar, büyük Ermeni mirasımızın geleceğinin teminatıdır.”
15 Eylül 1991’de Dolores Zohrab Liebmann öldü.
Bir mektup yola çıkmıştı; bir asır sonra hâlâ varıyor.
Bugün İstanbul’un Ayazpaşa Semtinde, eski adıyla Azaryan, yeni adıyla Gümüşsuyu Apartmanı’nın önünden geçenler genellikle hızla geçerler. Bina hâlâ orada duruyor. Krikor Zohrab’ın çıktığı kapı, Boğaz’a bakan o balkon, hepsi yerinde. Polislerin kapıyı çaldığı gece, bir adam belki o balkona son bir kez çıkmış mıydı, bilmiyoruz. Belki çıkmıştı. Belki sadece kızının saçını okşamıştı. Belki sadece kütüphanesine bakmıştı. Belki sadece masasına oturup bir mektup karalamak istemiş, ama vakit bulamamıştı.
Vakit bulamadığı mektubu, iki ay sonra Halep’te yazacaktı. O mektubu bitirirken hangi cümleyi sona koyacağını da o gece İstanbul’da, o balkonda kararlaştırmış gibiydi sanki: “Beni de hatırlasınlar.”
