Hülya Lasch, Hamburg
Ben Bûtîmâr — bu koca dünya denizinde bir hayalperestin adı. Tüm derdim deniz; başka bir şey düşünemez oldum. Alaüveyik Kuşu gibi hüzne bağımlıyım ama hüznüme bir cevap bulamıyorum. Arıyorum, arıyorum — meselenin özüne bir türlü ulaşamadan. Anladığımı sandığım an, hiçbir şeyi anlamamış olduğumu fark ediyorum. Büyük anlamlara anlam veremiyorum.
Buna karşın içimde bir huzur var: deniz kıyısında oturmuşum, başım dik, yüzüm vakur. Vazgeçmişliğin verdiği o tuhaf gurur. Denize bakar, uçsuz bucaksız maviliğinde kaybolur, mutlu olurum. İçmek aklımın ucundan bile geçmez — ama ya denizim kuruyuverirse?
Su kenarında bir yere çökmüş, kendimi denizle eğliyorum. Dalgalarının sesini merak ediyorum; bir konuşsa bana neler söyleyeceğini düşünüyorum. O hışırtıyı sonsuza dek dinlemek istiyorum. Ama susuyorum — denizle konuşmaya cesaretim yok. Onun derinliğinde kaybolmaktan korkuyorum. Bir damla bile içmiyorum suyundan. Ya hep içmek istersem, ya kendi nefsime engel olamazsam? Deniz çekilmiş, suyu bitmek üzere — bir de ben içersem ne olur?
İlgisine âşığım ama bir adım dahi yaklaşmak istemiyorum. Yakınlaşırsak belki o vazgeçer benden, belki de ben ondan. Daima canım yanıyor çünkü: en yakın durduklarım en uzağa çekiliyor. Fazla konuşursam muhabbetimiz incelir, bunu biliyorum — yine de hem susmak hem konuşmak istiyorum onunla. Cesaretsizlik mi bu, aşırı bir kanaatkârlık mı, bilmiyorum. Soğuk bir gece iliklerime işler gibi korkuyorum. Onu bir daha göremesem, benim yüzümden eksilse… Sıkıcı olmak da istemem zaten. Fazla kelimem yok sarfedecek. Onu izlemek bana hem huzur hem hüzün veriyor — aynı anda, aynı bakışta.
Aşkımı paylaşırsam azalır. Hüzün sahibiyim — mâlikü’l hâzin — nedenini bilmem, uzun zamandır bekliyorum.
“Beklemek, hayatın dışında akan bir başka zamandı.” (s.162)
(Butimar / Sessizliğin Kanatları — Kaan Murat Yanık)
Sohbet etmek gelmiyor içimden. Sanki söz söylemediğimde daha derin bir şeyler anlaşılıyor aramızda. Sessizliğimden acıları daha iyi kavrayabiliyorum. Ve şu soru takılıyor aklıma: Ayrılırsam deniz kıyısından bir gün, ona kim bakacak benim gibi? Kim ilgilenecek maviliğiyle?
“Ben hep, dünyada susmaktan daha iyi bir şey yoktur, Butimar gibi olan insan daha iyi insandır diye düşünürdüm. Butimar, deniz kıyısına çöker, kanatlarını açar, oturur tek başına. Ama ben hiç de böyle yapamam şimdi…”
Kör Baykuş — Sadık Hidayet
Gidemem, içemem de bir damla suyundan. Bu bana çok gelir — hep daha fazlasını isterim. Denizin o tatlı deryasına ‘kıyamasam da, kimim ki kıyayım’, ‘dokunsam yeter o vakur edasına.’ Uzaktan izlemek en güzeli. Ya dostluğumuz biterse yakınlaştıkça, ya sevdikçe azalıyorsa ilgimiz?
Bu korku beni öldürecek. Bir yanda suyu içemeyen korkak yanım, öte yanda her şeyi anlamış olduğunu sanan kanaatkâr. Bunlardan hangisiyim? İkisinin de bende evi var: biri arsız âşık, diğeri kanaatkâr. Benim adım Bûtîmâr.
Kuşların Dili
“Hüdhüd rehberdir” diyorlar. Hüdhüd tüm kuşlara sesleniyor: Sîmurg’u bulmalıyız. Sîmurg — kuşların en yücesi, en yüksekten uçan, tüm bilgilerin katibi; bu dünyanın asıl padişahı. Yedi vadiden geçmek gerekiyor önce. Yol uzun ve sarp. İçimizden her kuşun bir bahanesi var vazgeçmek için.
Bülbül aşkın sesidir, gülün dikenine katlanır; ama geçici olana kendini kaptırmış, mânayı yanlış tatminlerde arama yanılgısına düşmüş. Papağan mânasız taklitten ölümsüzlük umar — Hüdhüd ona maneviyatın sonsuzluğunu gösterir. Tavus tüm ihtişamıyla gösteriş peşindedir; içimizdeki en kibirlimiz. Hüdhüd cennetin okyanusta bir damla olduğunu söyleyince susar.
Kaz arınmanın kibriyle toplumdan uzaklaşmış, kendi temizliğiyle bir duvar örmüştür — Hüdhüd onu bile ikna eder. Keklik zevkin ve tutkunun peşinden gider; mücevher biriktirir. Hüdhüd şunu söyler: Mücevheri mücevher yapan rengidir, taşın kendisi değil. Hümâ Kuşu — devlet kuşu, talih kuşu — makam ve mevki peşindedir; kibrin adı olmuştur. Doğan güce ve ava tapar; Hüdhüd ona dünya padişahlarının da kusurlu olduğunu hatırlatır. Baykuş harabede kendi dünyasına çekilmiş, hazine hayalleriyle yaşar. Kuyruksalan Kuşuysa zayıflığını bahane eder — oysa mesele güçsüzlük değil, yalnızca istememektir. Sonunda Hüdhüd onu da yola katar.
Bunların hepsi birer Bûtîmâr hâlidir. Ama Bûtîmâr başkadır, Hüdhüd başka; keklik başkadır, papağan başka. Her kuş kendi doğrularının peşinden gitsin — ben denizimi bırakmam.
Bûtîmârım, Ala Üveyik kuşuyum; benim bahanem de su ve denizdir:
“Ey kuşlar! Deniz kıyısında ne güzel yerim yurdum var. Kimsecikler benim sesimi, soluğumu duymaz. Kimseyi incitmem, âlemde benden incinmiş kimse yoktur. Dertli dertli ihtiyaç içinde deniz kıyısında oturur dururum. Su aşkıyla gönlümü kanlara bularım. Suyu kendimden bile kıskanırım. Suda yüzemem, yine de deniz kıyısında otururum. Denizden bir damlacık suyun eksileceğini düşünür, kıskançlık ateşiyle ondan bir damlacık su bile içmem. Deniz aşkı bana yeter, Simurg’a tahammülüm yok, başka dert istemem.”
(Ahmet Doğan İLBEY — Ali İlbey’den: Kuşların Dili)
Hüdhüd neredeyse ikna edecekti beni şu sözleriyle:
“Ey denizden haberi bile olmayan! Deniz canavarlarla doludur. Deniz bir kararda durmaz; halden hale girer. Kâh geri çekilir, kâh kıyıya çarpar. Nice gemiler onun girdabına düştü. Deniz, gönül huzurunu bulamamış, isteğine erememiştir.”
(Ahmet Doğan İLBEY — Ali İlbey’den: Kuşların Dili)
Yine de denizi bırakamam. Gözlerim görmese de olur — ama ya suyu ben yokken iyice çekilirse? Başka bir kuş içmesin diye başında beklemeliyim. Dalgalarının sesinden ayrılamam; onu dinlemekle bâkiyim. O benim tutunduğum dal. Gidersem unuturum onu.
“Eğer denizden uzaklaşmazsan sonun onda boğulmak olur. O, mâşûkun şevkiyle kendiliğinden coşar, bazen dalgada bazen gürültüdedir; O, kendi gönlüne sükûnet bulamazken, sen onda gönül sükûneti bulamazsın.”
(Attâr-ı Nîşâbûrî, Mantıku’t-Tayr, s. 82.)
Hüdhüd kuşu diğer tüm kuşları şu sözlerle ikna etti:
“Bir dili konuşmak, birbirinin dilinden anlamak, bir çeşit yakınlık, bir çeşit bağlılıktır. Aynı dili konuşan nice Hindli ile nice Türk vardır ki birbirleriyle anlaşır, ahbap olur. Fakat iki Türk birbirinin dilinden anlamazlarsa birbirlerine yabancı kalırlar. Halbuki gönül dili — mahremlik dili, karşılıklı içten anlaşma dili — bambaşka bir dildir; hiçbir dile benzemez. Gönül birliği, dil birliğinden çok daha üstündür.”
(Mesnevi’den Hikâyeler — Hüdhüd Hikâyesi)
Hüdhüd güzel konuşuyordu ama susuz yaşamayı, susuz ölmeyi çoktan göze almışım. Dil de gönül de ne çare: deniz ve denizin kıyısı benim mabedimdir. Ben Bûtîmâr — Gam Yiyen Kuş. Sevdiğim şeylere ölümüne düşkünüm. Günü geldiğinde susuzluktan ölmüş olacağım; o güne dek denizi düşünmeden duramayacağım.
Yedi Vadiden Geçerken
Bir yolculuğa çıkıyorum — ama rüyamda. Yedi vadiden geçiyorum; otuz kuşla birlikte Hüdhüd’ün peşinden.
Birinci vadide aşkı arıyorum. İstiyorum, çok istiyorum — ama bulamıyorum. Talep vadisinde taleplerim karşılık bulmuyor; elimden yalnızca sabretmek geliyor. İkinci vadide aşkın derinliğinde tükeniyorum. Kendimden vazgeçtim artık; aşk ateş gibi yakıyor, denizsiz bir dünyayı düşünemiyorum bile.
Üçüncü vadide bilgiye olan açlığım bitmek bilmiyor. Okuyorum ama anlayamıyorum. Örümcek ve fil aynı yolu aynı adımlarla yürüyemez. Zahir gözüyle değil, gönül gözüyle görmeye çabalıyorum.
Dördüncü vadide tüm ihtiyaçlardan istiğna ediyorum — bu benim özgürlüğüm. Mânaların anlamsızlaştığı bir yerdeyim; zerreden güneşe, cennetten cehenneme, her şey sonsuz varlık deryasında değersizleşiyor. Hiçbir şeye ihtiyaç duymayan bir Bûtîmâr: denize olan ihtiyacımdan da istiğna ediyorum.
Beşinci vadi birlik vadisidir — hiçliğin ötesinde, bir varlıkla bir olmak var bu vadide.
Altıncı vadi şaşkınlık ve hayretin mekânıdır. Anlamaya çalışmak tehlikelidir burada. Derin bir acı yaşıyorum; pişmanlıklarım boyumu aşıyor, özlem ciğerimi yakıyor. Aldığım her nefes sızlıyor. İç dünyamdan o denli kopmuşum ki, zaman ve mekân bambaşka bir kılığa büründü. Kim olduğumu sorguladım — şaşkınlıktan değil, hayranlıktan.
Yedinci ve sonuncu vadi yoksulluğun ve yok oluşun vadisidir. Yaşadığım hali dille anlatmak imkânsız; zaten burada konuşmak kimseye reva değil. Bolca unutkanlık, dilsizlik, sağırlık ve tam bir baygınlık var. Benliğin hiçbir önemi kalmamış.
“İçinde sayısız sır saklayan kalp, artık kıpırtısız ve sessizdir. Bütün vadileri aşabilenler için asıl yolculuk ise yeni başlamıştır. İşte onlar, kendi içlerinde sakladıkları Sîmurg’a ulaşabilenlerdir.”
(Nagehan Uçan Eke — Kültürlerarası Bir İmgenin Yenidenyazımı: Otuz Kuş)
Sîmurg’a Ulaşmak
Yolun sonuna geliyordu insan, velâkin bir kuş bile olsan. Yedinci vadinin ötesinde artık yolun yok olduğu söylenir. Birçok kuş yolun zorluğuna dayanamadı; yalnızca otuz kuş — sî-murg — Sîmurg’a ulaşabildi. Oraya vardığımızda önce kendimizi yok olmuş ve kaybolmuş hissettik. Bu dergâhta postacı bir kâğıt uzattı bize — kâğıtta kendi yolculuklarımız yazılıydı.
“Siz buraya otuz kuş geldiniz, otuz kuş göründünüz; daha fazla veya daha eksik gelseydiniz yine o kadar görünürdünüz; burası bir aynadır.”
(Fikriyat Edebiyat Dergisi)
Karşımızda gördüğümüz şey bizzat bizdik. Sî-murg; yani otuz kuş bizdik. Sîmurg’a baktığımızdaki ben ve sen muammasına bir türlü anlam veremedik.
“Sîmurg, Bûtîmâr’ın aşılmış formudur. Bûtîmâr ise aşılmamış olandır. Sîmurg’a ulaşan kuşlar, içlerindeki Bûtîmâr’ı öldürmüş olanlardır.”
(Yağız Salihoğlu — Narin ve Nahif Ruhlu Kuş Bûtîmâr)
Rüyadan uyandım.
Susadım. Ne su içebiliyorum, ne derdime bir çare bulabiliyorum. Bu susuzluk içinde öleceğim. Gam hûrek de derler adıma: Gam yiyen.
“Elbet buluşulur, orda, o yerde…Bir hüzün töreniyle kutlanır, bulunur birşeyler ve saklanır. Saklanan Zaman mı, yoksa yol mudur, aranır bahçelerde ve şiirlerde?”
(Hilmi Yavuz — Yollar ve Zaman)
Neden sevilmediğimi sorup durmayı bıraktım denize. Denizin de beni sevdiğine inanmak istiyorum — ondaki beni değil, bendeki beni sevdiğine. İşte bu beni mutlu eden şey.
O budalaca sözcüğü kullanırım, Barthes gibi: Tapılası Deniz!
“Arzumun özgüllüğünü ne denli çok duyarsam, o denli az adlandırabilirim onu: hedef kesinleştikçe ad titrer; arzunun yerindeliği olsa olsa sözcenin uygunsuzluğuna yol açar. Bu dil başarısızlığından tek bir iz kalır geriye: ‘tapılası’ sözü.”
(Roland Barthes — Bir Aşk Söyleminden Parçalar)
Hüzünden beslenen benim: Bûtîmâr. Su içsem iyileşeceğim, susuzluğum dinecek belki — ama iyi olmayı istiyor muyum? İyileşmek demek, denize duyduğum bu yakıcı tutkunun, bu bitmez hasretin bitmesi demek değil mi?
Bu acı beni ben yapan şeydir.
“Bir gün başıma geleni anlarım: sevilmediğim için acı çektiğimi sanıyordum, oysa sevildiğimi sandığım için acı çekiyormuşum.”
(Roland Barthes — Bir Aşk Söyleminden Parçalar)
Denizin derinliklerine dalıp onunla bir olmak var ama ya kaybedersem onu, ya kaybolursam kendim? Bu deniz kıyısında başımı gövdeme çekmiş oturmayı, o çok sevdiğimin eksilmesine tercih ederim.
Denize âşık bir su kuşuyum, adım Bûtîmâr. Kanatlarımı açıp oturdum, bekliyorum. Tüm gün denizi seyretmek bana kâfi.
“Her gün gördüğüm bu uçsuz bucaksız deniz bir gün kurursa ben ne içerim?”
(Sözün Başladığı Yer — Erhan İdiz)
İnsanda olan tüm kedere, umutsuzluğa ve hüzne sahibim: mâlikü’l hûzün. Bir Bûtîmâr — ya tamamen tüketmeye meylederim seni, ya senden mahrum bir hâldeyim. Nasibim yok aşktan yana; uçamayan bir hâl içindeyim. Yükseklerden uçan bir kuş olsam da şu üç karşısında kanatlarım düşer: aşık olduğumda, kar yağdığında, bir müzik sesi duyduğumda.
Deniz bensiz de deniz olmaya devam edecek — ışıldayan, dalgaları keskin yârim. Ben de dilsiz, bîçareyim; sanki aşkımdan ölmek üzereyim.
“Ancak güzelliğinden şüphe duyulmayacak bir hikâyesi olanlar, sağ salim varacaklardı kendilerine.” (s. 14)
(Butimar / Sessizliğin Kanatları — Kaan Murat Yanık)
