Kod adı: Muhammed Ali

Gideceği yer Filistin’di. Nedeni basitti ve karmaşıktı aynı zamanda: Teori pratiğe dönüşmeliydi. Sloganlardan silahlara, amfilerden dağlara. Dünyanın tam da bu düşünceyle kaynayan bir döneminde, en yakın devrim okulu Ortadoğu’daydı.

Sebahattin Çelebi, Frankfurt

Haziran 1969’un son günleri. 

Annesi Mukaddes Hanım’a bavulunu hazırlarken “Kuşadası’na gidiyorum” dedi. Vedalaştı ve yola çıktı. Ama rotası Ege’nin mavisi değil, Ortadoğu’nun kızgın topraklarıydı. 22 yaşındaki Deniz Gezmiş, arkasında tutuklama kararları, ihraç yazıları ve sönmek bilmeyen bir öfke bırakarak İstanbul’dan çıkıyordu.

Gideceği yer Filistin’di. Nedeni basitti ve karmaşıktı aynı zamanda: Teori pratiğe dönüşmeliydi. Sloganlardan silahlara, amfilerden dağlara. Dünyanın tam da bu düşünceyle kaynayan bir döneminde, en yakın devrim okulu Ortadoğu’daydı.

O yıl takvimler 1960’ların sonunu gösterdiğinde, dünya “68 Rüzgarı” olarak anacağı devasa bir dalgalanmanın içindeydi. Paris sokaklarında barikatlar kuruluyor, Vietnam’da Amerikan emperyalizmine karşı direniş sürüyor, Küba’da Che Guevara’nın mirası henüz yankılanıyordu. Türkiye bu rüzgardan nasibini fazlasıyla almıştı; üniversite amfileri, meydanlar, sokaklar “Tam Bağımsız Türkiye” sloganıyla inliyordu.



Bir Öğrencinin Yükselişi ve Aranışı

Deniz Gezmiş, 28 Şubat 1947’de Ankara’da dünyaya geldi. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde hukuk öğrencisiydi; ama polis raporlarında adı, ders notlarından çok sokak eylemlerinde geçiyordu. 1968’de Amerikan Altıncı Filosu’nun İstanbul ziyaretini protesto eden kalabalığın önündeydi. 1969’da üniversite işgallerinde önder rolü üstlendi.

9-10 Haziran 1969 olayları belirleyici oldu. İstanbul polisi bütün gücünü Beyazıt Hürriyet Alanı’na yığmıştı ama öğrencileri geçemedi. Üniversite tatil edildi, sınavlar ertelendi ve Deniz Gezmiş gibi öğrenci liderleri için tutuklama kararları çıkarıldı. Yaralandı, hastaneden kaçtı. Hukuk Fakültesi, 1 Eylül 1969’da resmi ihraç kararını açıkladığında, Deniz çoktan Ortadoğu’daydı.

İşte bu noktada kendisine bir soru sordu Deniz: Silahlı mücadele teoride mükemmeldi ama pratikte nasıl öğrenilecekti? Ne askeri eğitimleri vardı ne de gerilla tecrübesi. Bu sorunun cevabını alması için bir davet alması yetecekti. Filistin kurtuluş örgütleri, Türkiye’nin devrimci gençliğini kamplarına çağırıyordu.

Mustafa Çelik’in Kısa Ömürlü Yolculuğu

Deniz Gezmiş’ten önce bu yolu açanlar vardı. 1 Ekim 1968’de Gaziantepli iki genç; 18 yaşındaki Abdülkadir Yaşargün ve 19 yaşındaki Mustafa Çelik kaçak yollarla Filistin’e geçerek, El Fetih saflarına katıldılar.

Ancak trajedi hızlı geldi: Mustafa Çelik, 8 Haziran 1969’da Filistin’deki bir çatışmada hayatını kaybetti. Türkiye’nin devrimci solundan Filistin topraklarında şehit düşen ilk isimdi o. Bu ölüm, İstanbul’daki örgütlerde hem büyük bir acıya hem de derin bir sarsılmaya yol açtı. Ama gitme kararını durdurmak bir yana, mücadelenin gerçekliğine dair çarpıcı bir kanıt oldu.


Deniz Gezmiş ve THKO kadrosu dışında başka Türkiyeli gruplar da aynı kamplardaydı:

THKP-C (Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi): Mahir Çayan liderliğindeki bu örgütten de militanlar Filistin’e gitti. Mahir Çayan ile Deniz Gezmiş’in Ankara’da görüştüğü ve Filistin planını birlikte tartıştıkları bilinmektedir.

Dev-Genç üyeleri: Filistin’e giden ilk grup Devrimci Gençlik çevrelerinden çıktı. Abdülkadir Yaşargün ve Mustafa Çelik bu tabandan geliyordu. Sonraki yıllarda da Dev-Genç bağlantılı militanlar kamplarla ilişkisini sürdürdü.

1969 sonrası geniş dalga: 1969 yazında El-Fetih kampı yakınlarında “Filistin Dostları Kampı” adıyla bir buluşma örgütlendi; dünyadan gençler dört hafta boyunca Filistinli devrimcilerle birlikte yaşamak üzere Amman yakınlarına geldi. Türkiyeli gruplar da bu dalgayla bağlantılıydı.


Filistin Davası Türk Soluna Nasıl Girdi?

5 Haziran 1967’de Arap-İsrail Savaşı başladığında, İstanbul’daki devrimci gençlik örgütleri hemen bildiri yayınlamıştı: Arap ülkelerini destekliyorlardı, çünkü bu savaş, yoksul Arap halklarının saldırgan İsrail’e karşı verdiği bir bağımsızlık mücadelesiydi.

ODTÜ Öğrenci Birliği Başkanı Cengiz Haksever’in 31 Mart 1968’de Ürdün Kralı Hüseyin’e gönderdiği telgraf bu dönemin ruhunu özetliyordu:

“Ekselans, uzun süredir emperyalist İsrail karşısında kahramanca savaşan Ürdünlü Arap kardeşlerimizi, bu haklı ve mutlaka zaferle sonuçlanacak antiemperyalist kavgalarında ODTÜ’nün Arap ve Türk bütün öğrencileri sonuna kadar destekler.”

Bu atmosferde Filistin’e gitmek salt romantik bir devrimcilik değildi. Pratik bir amaç taşıyordu: Gerilla eğitimi almak ve Türkiye’ye dönüp silahlı mücadele başlatmak.

“Kuşadası’na Gidiyorum”

Deniz Gezmiş, Haziran 1969’un son günlerinde İstanbul’dan Ankara’ya geçti. Yusuf Küpeli ve bazı yoldaşlarıyla görüştü. Ortak karar netti: Suriye üzerinden Filistin’e. Yanında Cihan Alptekin de vardı.

Örgütün daha sonraki bir grubu; Hüseyin İnan ve 12 arkadaşı Ekim 1969’da farklı bir güzergahtan gidecekti. 12 Ekim 1969 Pazar günü Nizip-Karkamış istasyonundan trene bindiler. Fırat Köprüsü’nü geçtikten sonra, arazi yapısı nedeniyle Suriye sınırına giren trenin bir rampada yavaşlamasından yararlanarak birer birer trenden atladılar.

Geceyi yaktıkları bir ateşin etrafında geçirdiler. Sabah Fırat kıyısına yürüdüler, salla nehri geçtiler, Halep’e ulaştılar. Abdülkadir Yaşargün, El-Fetih örgütüyle bağlantı kurdu. Oradan Amman’a geçtiler ve kamplara ulaştılar. Ancak Suriye topraklarına giriş sırasında bir dönem gözaltına alındılar; on iki gün tutulduktan sonra, bölgede bulunma amaçlarını açıklamaları üzerine Filistin Demokratik Halk Kurtuluş Cephesi tarafından serbest bırakıldılar.

Deniz ise daha önceki geçişini tamamlamış, Haziran sonunda kamplara ulaşmıştı. Filistin Demokratik Halk Kurtuluş Cephesi Merkez Komitesi tarafından hazırlanan kimlik kartında kod adı yazıyordu: Muhammed Ali.

Kampın İçi: Savaş Okulu

Kamplardaki hayat, İstanbul’daki öğrenci yurtlarına ya da ateşli amfi tartışmalarına benzemiyordu. Burası sert bir askeri disiplinin hüküm sürdüğü, çöl koşullarında İsrail saldırısı tehdidiyle geçen bir dünyaydı. Türk devrimciler, kendilerini “fedai” olarak adlandıran Filistinli savaşçılarla birlikte yaşamaya başladı.

Eğitim programı katmanlıydı: Sabah erken kalkış, jimnastik, dayanıklılık egzersizleri. Kalaşnikof (AK-47) başta olmak üzere hafif ve ağır makineli tüfeklerin sökülüp takılması, bakımı, etkili kullanımı. El bombası, keskin nişancılık, patlayıcı teknikleri. Öğleden sonra taktik dersler: Pusu kurma, karakol baskını, sabotaj, kentsel ve kırsal gerilla stratejileri. Akşamları ise teorik eğitim: Marksist-Leninist ideoloji, emperyalizm analizi, halk savaşı teorisi.

Şeria Nehri’nin öte yakasında İsrail toprakları görünüyordu. Ortada nehir akıyordu. Bombalanan köyün çevresinde, silahlarıyla poz veren Filistinli ve Türk savaşçılar. Bu bir tatbikat sahası değil, yaşayan bir savaş bölgesiydi.

Ne Biliyoruz, Ne Bilmiyoruz?

Deniz Gezmiş’in Filistin günleriyle ilgili en çok sorulan soru şu: İsrail’e karşı aktif bir çatışmaya girdi mi? Bazı kaynaklar ve dönemin araştırmacıları “bir süre İsrail’e karşı yapılan kimi eylem ve karakol baskınlarında görev aldığını” ileri sürmekte.

Ancak tarihsel kayıtlar bu konuda kesin bir cevap vermemekte. Gezmiş ve arkadaşlarının temel amacı Türkiye’deki silahlı mücadele için eğitim almaktı; Filistin cephesinde kalıcı savaşçı olmak değil. El-Fetih ve FDHKC de yabancı militanları genellikle kendi ülkelerindeki mücadelelere “elçi” olarak geri gönderiyor, cephe kuvveti olarak kullanmıyordu.

“Aktif çatışmaya girmedi” demek ise “tehlike yaşamadı” anlamına gelmez. Kampların bulunduğu bölgeler, İsrail jetleri ve komandolarının baskınına her an açık savaş coğrafyasıydı. Nöbet tuttular, savunma mevzilerinde görev aldılar. Ama bu, planlı bir askeri operasyona katılmaktan farklıydı. Deniz’in Filistin’deki rolü, “savaşan” değil “eğitim gören misafir militan” olarak tarif edilmesi daha doğru görünmekte.

Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan

Deniz’in yoldaşları da bu yolun tanıklarıydı. Hüseyin İnan Filistin günlerini şöyle özetledi:

“Biz, dünya halklarının baş belası emperyalizme karşı çarpışan Ortadoğu halklarının haklı mücadelesini desteklemek için Filistin’e gittik.”

Yusuf Aslan ise “El-Fetih’e Ne İçin Gittim” başlıklı yazısında şunu söylemişti:

“Bugün Ortadoğu’da İsrail’e karşı Arap halkları anti-emperyalist bir savaş yürütmektedir. Emperyalizme karşı yürütülen savaş, bütün dünya halklarının ortak savaşıdır. Vietnam’da, Ortadoğu’da, Latin Amerika’da emperyalizme karşı sıkılan her kurşun, aynı zamanda Türkiye halkının kurtuluşu için sıkılmaktadır.”

Bu, 1968 kuşağının karakteristik sesiydi: Enternasyonalizm ve küresel devrim inancı. Dünya tek bir sahnedir, her köşede aynı düşman, her cephe birbiriyle bağlantılı.

İhraç Kararı ve ODTÜ Konuşması

Deniz Gezmiş, Ağustos 1969’da Türkiye’ye döndü. Onu bekleyen haber acıydı: İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Disiplin Kurulu, 1 Eylül’de resmi ihraç kararını açıklamıştı. Üstelik bütün ülkede aranıyordu.

26 Ağustos’ta ODTÜ Öğrenci Birliği ve FKF’nin olağanüstü genel kurullarının yapıldığı günlerde ODTÜ-Sosyalist Fikir Kulübü’nde arkadaşlarına El-Fetih kamplarında yaşadıklarını anlattı. Kamplardaki hayatı, eğitimi, Filistinli savaşçılarla omuz omuza geçirilen günleri aktardı. Dinleyenler arasında yakın gelecekte THKO’nun çekirdeğini oluşturacak isimler vardı.

Bu konuşma bir bitiş değil, başlangıçtı. Filistin eğitimi, Deniz Gezmiş’i “romantik devrimcilik”ten, disiplinli ve kararlı bir örgütçüye dönüştürmüştü. Artık hukuk amfilerindeki ateşli öğrenci değil, Türkiye’de silahlı mücadele başlatmaya kararlı biri vardı karşıda.

İdamın Eşiğine Uzanan Yol

1970 yılında Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın öncülüğünde Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO) kuruldu. Filistin’de öğrenilen taktikler, Türkiye coğrafyasına taşındı. Nurhak dağlarında kır gerillası denemesi, İstanbul ve Ankara’da banka soygunları ve eylemler.

4 Mart 1971’de dört Amerikalı askeri personeli kaçırdılar. Fidye ve siyasi tutukluların serbest bırakılmasını talep ettiler. 5 Mart’ta güvenlik kuvvetleri ODTÜ’yü kuşattı; çatışmada üç kişi hayatını kaybetti. 9 Mart’ta Amerikalılar serbest bırakıldı.

Ardından tutuklamalar, yargılamalar ve idam kararları geldi. 6 Mayıs 1972’de Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’nde idam edildi. Deniz 25 yaşındaydı.

İdam sehpasında, son olarak şunu haykırdı:

“Yaşasın Türk ve Kürt halklarının bağımsızlık mücadelesi! Yaşasın Marksizm-Leninizm! Kahrolsun emperyalizm!”

Kuşadası Yalanının Kalıcı Gerçeği

Annesi Mukaddes Hanım’a söylediği o küçük yalan; “Kuşadası’na gidiyorum”  bir kaçış değil, bir dönüşümün başlangıcıydı. Filistin, Deniz Gezmiş için salt bir eğitim alanı değildi; bir ayna oldu. O aynada hem dünyanın haritasını hem de kendi sınırlarını gördü.

68 kuşağının en karizmatik ismi, Ortadoğu’nun kızgın topraklarında Filistinli fedailerle nöbet tuttu, silah sökmeyi öğrendi, teorik metinleri tartıştı. Ve Türkiye’ye döndüğünde, artık sadece bir öğrenci lideri değil, bir tarihin taşıyıcısıydı.

Kısa süren hayatı boyunca ödediği bedel — ihraç, hapis, idam — o tarihin ağırlığıydı. Ama şu da bir gerçek: 1969 yazında Şeria Nehri kıyısındaki kampta, Filistinlilerle omuz omuza geçirdiği günler, hem ona hem de çağına dair bir şeyin özünü oluşturuyor: O kuşak yalnızca inanmıyordu. Gidiyordu da.

Genel Tablo: Neden Bu Kadar Çok Grup?

1968’de fedayin gruplarının FKÖ çatısı altında toplanması, Filistin’i Arap devletlerinin yönlendirdiği bölgesel bir mesele olmaktan çıkarıp küresel solun geniş çapta desteklediği uluslararası bir davaya dönüştürdü.

Deniz Gezmiş’in “Muhammed Ali” olarak yaşadığı o Haziran 1969, bu küresel tablonun erken bir sayfasıydı.

Add a comment

Yorum Yap

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

İlk Siz Haberdar Olun!

Abone ol butonuna basarak, Gizlilik Politikası ve Kullanım Koşulları'nı okuduğunuzu ve kabul ettiğinizi onaylıyorsunuz.