ENİS BEHİÇ, Malmö
Maslahat, dinin açık bir hükmü yoksa ya da varsa bile olağanüstü bir zaruret doğmuşsa kamu yararı esas alınabilir anlamına geliyor. İslam tarihi boyunca en tartışmalı kavramlardan olan Maslahat, özellikle otoriter idarelerin “ihtiyaç duydukları” meşruiyet ve gücü sağlamaya hizmet etti.
Maslahat’ı bir cümle şöyle özetlemek mümkün:
“Zaruret, haramı mübah kılar.”
Nas yani ayetlerin önüne veya üstüne çıkamayacak bir kurumken bu zamanla deforme edildi.
Humeyni’nin Şia yorumunda ise sınır kalktı: Devletin bekası gerekiyorsa her hüküm askıya alınabilir. Namaz bile.
İşte Hamaney’in nükleer fetvasını güvencesiz kılan da buydu. “Haram” dedi ama aynı sistem, yarın “zaruret var” deyip o hükmü geri alabilirdi. Ve kimse itiraz edemezdi.
“Zehirli kadehi içmek gibi.”
Bu cümle Humeyni’nin ağzından çıkmıştı.
Tarih: 1988.
İran-Irak Savaşı’nın sekizinci yılı. Yüz binlerce ölü, tükenmiş bir ordu, çökmüş bir ekonomi. Humeyni, Irak ile ateşkesi imzalamak zorunda kaldığında kendi halkına şöyle seslendi:
“Bu kararı almak, zehirli kadehi içmekten daha ağırdı.”
Takvimler 28 Şubat 2026’yı gösterdiğinde, Humeyni’nin “zehirli kadeh” olarak nitelendirdiği ateşkes, barış gibi kavramlar, tarihin karanlık sayfalarındaki yerini alacaktı.
Sabahının erken saatlerinde Tel Aviv’den kalkan İsrail savaş uçakları Tahran semalarında belirdiğinde, İran’ın en sağlam korunan adamı kendi konut kompleksinde bulunuyordu. Hava bombardımanında Ali Hamaney, tam otuz yedi yıl boyunca yönettiği ülkesinde hayatını kaybetti. O gün İran yalnızca bir lider değil; kendi tarihinin bizzat şekillendirdiği bir çağı da yitirdi.
Ama bu hikâye 2026’da başlamamıştı. 1939’un Meşhed’inde, fakir bir din adamının evinde doğan bir çocukla başlamıştı.
Şia ve Sünni mezhepler arasındaki farkDinin açık bir hükmü yoksa ya da varsa bile olağanüstü bir zaruret doğmuşsa kamu yararı esas alınabilir.
En yalın ifadeyle: “Zaruret, haramı mübah kılar.”
Humeyni’nin Şia yorumunda ise sınır kalktı: Devletin bekası gerekiyorsa her hüküm askıya alınabilir. Namaz bile.
İşte Hamaney’in nükleer fetvasını güvencesiz kılan da buydu. “Haram” dedi; ama aynı sistem, yarın “zaruret var” deyip o hükmü geri alabilirdi. Ve kimse itiraz edemezdi.
Her mezhep maslahatı farklı dozda kabul etti:
Maliki mezhebi en geniş yorumu benimsedi; mesalih-i mürseleyi temel kaynak saydı.
Hanbeli mezhebi daha temkinliydi ama İbn Teymiyye ve İbn Kayyım el-Cevziyye maslahatı önemli ölçüde genişletti.
Şafii ve Hanefi mezhepleri maslahatı kabul etti ama çok daha sıkı sınırlar koydu; “nas”ın açıkça bulunduğu yerde maslahat kesinlikle devreye giremez dediler.
Peki Şia ile farkı ne?
Sünni gelenekte maslahat ne kadar genişletilirse genişletilsin, teorik olarak “nas”ın altında kalır. Bir sınır her zaman vardır.
Humeyni’nin getirdiği devrimsel fark şudur: Şia’da Velayet-i Fakih teorisiyle maslahat, fakihin şahsında öyle bir güce kavuştu ki Nas’ın bile üzerine çıkabilir hale geldi. Humeyni bunu açıkça söyledi: Devletin bekası gerekiyorsa namaz ve oruç bile ertelenebilir. Bu, Sünni fıkhının hiçbir kolunun o güne kadar kabul etmediği bir genişlemeydi.
Bugün Sünni dünyada maslahat nerede?
Modern dönemde maslahat, İslam hukukunu çağa uyarlamak isteyen reformcu âlimlerin en çok başvurduğu kavram haline geldi. Organ nakli, sigorta, faiz tartışmaları, kadının çalışması… Bunların hepsinde maslahat argümanı kullanıldı. Ama aynı kavram, otoriter Sünni rejimlerin kararlarını meşrulaştırmak için de araçsallaştırıldı.
Yani maslahat, İslam hukukunun en esnek ve bu yüzden de en tehlikeli aracıdır.
Kim kullanırsa kullansın.
Meşhed’in kaldırımlarında bir çocukluk
Seyyid Ali Hamaney, 1939 yılının Temmuz ayında İran’ın kuzeydoğusundaki kutsal şehir Meşhed’de dünyaya geldi. Şehir, Şia’nın sekizinci imamı Ali er-Rıza’nın türbesiyle ünlüdür; milyonlarca hacının her yıl ziyaret ettiği bu türbe, İran’ın en kutsal mekânlarından biridir.
Babası Seyyid Cevad Hoseyni Hamaney, Azeri Türkü asıllı dindar bir âlimdi. Annesi Yezd kökenli bir aileden geliyordu. Hamaney sekiz çocuklu bir ailede ikinci çocuktu; aile Meşhed’in dar bir mahallesinde tek odalı bir evde yaşıyordu. Maddi yoksunluk, ev halkının dinî zenginliğiyle acı bir tezat oluşturuyordu.
Dört yaşında ağabeyi Seyyid Muhammed ile birlikte geleneksel bir din mektebine başlayan küçük Ali burada Arapça alfabeyi ve Kur’an okumayı öğrendi. On bir yaşında tam anlamıyla din adamı kıyafetine büründü; akranları bu erken olgunluğu kimi zaman alay konusu ederdi.
Siyasi bilincinin ilk kıvılcımı on üç yaşında alevlendi. 1952’de din adamı Nevvab Safevi, Meşhed’deki okuluna gelip Şah’ın İslam karşıtı politikalarına karşı ateşli bir konuşma yaptığında genç Ali’nin yüreğinde bir şeyler tutuştu. Safevi yıllar sonra Şah tarafından idam edilecekti. Bu an, Hamaney’in kendi anlatımında, siyasi uykusunun sona erdiği an olarak yer etmiştir.
Bir mollanın siyasi eğitimi (1957–1979)
1957’de Hamaney, Şia ilahiyatının merkezi Kum’a giderek ileri dinî eğitim almaya başladı. Burada Şia dünyasının en önemli isimlerinden Ruhullah Humeyni’nin derslerine katıldı. Bu ilişki yalnızca hoca-öğrenci ilişkisi değildi; Hamaney’in tüm siyasi geleceğini şekillendirecek derin bir bağlılığın temeliydi. 1962’de dönemin kritik siyasi gelişmeleri Hamaney’i bütünüyle devrimci saflara çekti. Şah’ın ‘Beyaz Devrim’ reformları ve Humeyni’ye yönelik artan baskılar, genç din adamlarını Meşhed sokaklarına döktü. Hamaney, Humeyni’nin gizli mesajlarını diğer dinî otoritelere taşıyan ulak konumuna geldi.
Haziran 1963’te Humeyni’nin tutuklanmasından üç gün önce Hamaney de SAVAK tarafından gözaltına alındı. Bu, devrimden önceki on beş yıl boyunca yaşayacağı çok sayıda tutukluluk ve sürgün döneminin yalnızca ilkiydi. 1970’lerin ortasında defalarca hapsedildi; 1972–75 yıllarında Meşhed’deki üç camide Kur’an ve İslam ideolojisi dersleri vererek binlerce genç ve öğrenciyi etrafında topladı. SAVAK bu toplantıları silahlı hareketle bağlantılı bularak 1976 kışında onu üç yıllığa sürgüne gönderdi. Jiroft ve İranşehir’de sürgünde kaldı. 1978 ortasında devrim dalgası bütün İran’ı sardığında serbest bırakıldı ve Meşhed’e döndü. Kalabalıkları örgütledi, gösterileri ateşledi ve Humeyni için zemin hazırladı. Devrimden bir ay önce, 12 Ocak 1979’da, Humeyni tarafından Devrim Konseyi’ne atandı.
Cumhurbaşkanı, devlet adamı (1979–1989)
Devrimden sonra Hamaney hızla yükselen bir isim oldu. Sırayla Savunma Bakanı Yardımcılığı, Devrimci Muhafızlar Ordusu başkanlığı, Meclis üyeliği ve Humeyni’nin Tahran Cuma imamı ataması görevlerini üstlendi.
27 Haziran 1981’de Tahran’daki Ebu Zer Cami’nde bir basın toplantısında, teyp kayıt cihazının içine gizlenmiş bir bomba patladı. Hamaney sağ kurtuldu ama sağ kolunu sonsuza dek yitirdi. Bu suikast girişimi onu kamuoyunda kahraman mertebesine taşıdı. Aynı yıl Cumhurbaşkanı Muhammed Ali Recai’nin suikaste kurban gitmesinin ardından düzenlenen seçimlerde Humeyni’nin de desteğiyle yaklaşık 16 milyon oy alarak Cumhurbaşkanı seçildi.
1981–1989 arasında iki dönem süren cumhurbaşkanlığı, İran-Irak Savaşı’nın en kanlı yıllarına denk geldi. Bu yıllarda bütçe ve savunma meseleleriyle boğuşan Hamaney, dinî elit sınıfın emin bir sesi olarak kendini konumlandırdı. Muhalefet faaliyetlerini ağır biçimde bastırdı; pek çok muhalif tutuklandı, hapsedildi ya da idam edildi.
Otuz yedi yıllık mutlak iktidar (1989–2026)
Haziran 1989’da Humeyni’nin vefatının ardından Uzmanlar Meclisi Hamaney’i Rehber olarak atadı. Bu seçim şaşırtıcıydı: Hamaney o tarihe dek tam anlamıyla Grand Ayatullah sayılmak için gereken geleneksel dinî yeterliliklere sahip değildi. Anayasa aceleyle değiştirildi ve Rehber’in görev tanımı yeniden yazıldı.
Başlangıçta uzlaşı adayı olarak görülen Hamaney yıllar içinde iktidarı sistematik biçimde pekiştirdi. Yargıyı, orduyu, medyayı ve seçim süreçlerini denetledi. İran Devrimci Muhafızlar Ordusu’nu devlet içinde devlete dönüştürürken kendine yakın komutanları kilit mevkilere getirdi.
Dış politikada şaşırtıcı bir katılık sergiledi. Rehber süresi boyunca hiç yurt dışına çıkmadı ve hiçbir yabancı medyaya röportaj vermedi. ABD ile diplomatik ilişkilerin yeniden kurulmasına tamamen kapalıydı. 1997’de Cumhurbaşkanı Hatemi’nin reformcu rüzgârını daralttı; 2009’da hileli seçimlerin ardından patlak veren Yeşil Hareketi bastırdı; 2015 JCPOA müzakerelerine derin şüpheyle baktı. Trump’ın 2018’de anlaşmadan çekilmesini, Batı’ya hiçbir zaman güvenilmemesi gerektiği yönündeki tezinin doğrulanması olarak sundu.
Son: 28 Şubat 2026
Haziran 2025’teki İsrail-İran on iki günlük savaşının ardından Hamaney giderek daha büyük bir gizlilik içine çekildi. ABD ve İsrail’in ortak operasyonu kapsamında yürütülen saldırılarda 28 Şubat 2026 sabahı Hamaney’in Tahran’daki konutu vuruldu. İranlı yetkililer önce ölüm haberlerini yalanlasa da İran Devlet Televizyonu aynı gün gece yarısına yakın duyurdu: ‘Kutsal İmam Hamaney, mübarek Ramazan ayında şehitlik şerbetiyle en yüce köşke yükselmiştir.’ Eşi Mansure Hoceste Bağırzade iki gün sonra, 2 Mart’ta, aldığı yaralar nedeniyle hayatını kaybetti.
Şehrin kimi sokaklarında insanlar yas tutarken diğer sokaklarda sevinç içinde dolaşanlar oldu. Güvenlik kuvvetleri kalabalıkları dağıtmak için ateş açtı. Dehloran’da insanlar Hamaney’in heykelini yıkarken görüntülendi. İranlılar arasındaki derin yarılma bir anda tüm dünyaya görünür oldu.
Şah dönemi ve ‘Barış için atom’ (1957–1979)
İran’ın nükleer hırsları, Şah Muhammed Rıza Pehlevi yönetimi döneminde ABD ve Batı Avrupa’nın desteğiyle başladı. 1957’de İran ve ABD, Eisenhower’ın ‘Barış İçin Atom’ programı kapsamında bir sivil nükleer iş birliği anlaşması imzaladı. Bu anlaşma İran’ın ilk nükleer araştırma tesisinin Tahran’da inşasının önünü açtı.
1974’te Şah, Atom Enerjisi Örgütü’nü kurdu ve yirmi nükleer santral inşa etmeyi hedefledi. Ama yüzeyin hemen altında başka bir hesap da vardı. Haziran 1974’te Şah şunu söyledi: “İran nükleer silahlara insanların tahmin ettiğinden çok daha çabuk kavuşacak.” Mantığı netti: Yirmi-otuz küçük ülke nükleer silah edinirse İran da edinmeliydi.
Programın yavaşlaması (1979–1988)
1979 İslam Devrimi’nin ardından program dramatik biçimde yavaşladı. Humeyni önderliğindeki yeni liderlik nükleer teknolojiyi başlangıçta Batı etkisinin bir simgesi olarak gördü; pek çok proje rafa kaldırıldı ya da iptal edildi.
İran-Irak Savaşı boyunca Irak’ın kimyasal silah kullanması devrimci İran liderliğini derinden sarstı. Devrimci Muhafızlar Ordusu Komutanı Muhsin Rezayi, Humeyni’ye yazdığı bir mektupta kuvvetlerinin nükleer silah dahil çeşitli silahlara ihtiyaç duyduğunu iletti. Sessizce rafa kaldırılmış program yeniden canlanmaktaydı.
Gizli program: AMAD projesi (1990’lar–2003)
1990’ların başından itibaren İran’ın nükleer programı iki paralel hat üzerinde hızlandı: Biri açıkça sivil, diğeri gizliydi. Açık hat kapsamında Rusya ve Çin ile işbirliği sürdürüldü; gizli hatta ise Pakistanlı Abdul Qadeer Khan ağından santrifüj tasarımları temin edildi.
1990’ların sonunda üst düzey İranlı yetkililer, 2004’e kadar beş nükleer silahtan oluşan bir cephane oluşturmayı hedefleyen AMAD Planı’nı onayladı. Nükleer bilim insanı Muhsin Fahrizade önderliğinde yürütülen bu proje yıllar içinde önemli ilerlemeler kaydetti. Planın tek eksiği, bomba çekirdeği için gereken silah kalitesinde uranyum ya da plütonyumdu.
Gizli tesisler deşifre oluyor (2002–2015)
2002’de İranlı muhalif gruplar Natanz’daki uranyum zenginleştirme tesisi ile Arak’taki ağır su üretim tesisinin varlığını kamuoyuna duyurdu. Yeraltında inşa edilmiş zenginleştirme tesisi Fordow ise 2009’da gün yüzüne çıktı. Uzun müzakereler ve uluslararası baskıların ardından 2015’te JCPOA imzalandı. Ancak Trump’ın 2018’de anlaşmadan çekilmesiyle süreç yeniden çıkmaza girdi.
Fetvanın ortaya çıkışı: Hamaney’in nükleer silahlara karşı fetvası 1990’ların ortasına dayanmaktadır. İlk kamuoyu açıklaması Ekim 2003’te yapıldı; Ağustos 2005’te Viyana’daki bir IAEA toplantısında resmi bildiriyle tescil edildi. Bildiri nükleer silahların üretiminin, depolanmasının ve kullanımının İslam’da haram sayıldığını ilan etti.
Fetvanın içeriği: Hamaney Nisan 2010’da şunu söyledi:
“Bu silahların kullanımını yasadışı ve haram olarak değerlendiriyoruz; insanlığı bu büyük felaketten korumak herkesin görevidir.”
Ekim 2019’da ise nükleer silah inşa etmenin ve elde bulundurmanın kesinlikle haram olduğunu yineledi.
Fetvanın gerçek mi, araçsal mı olduğu tartışması: Analistler bu konuda derin biçimde bölünmüş durumda. Hamaney’in açıklaması siyasi bir hitap üslubuyla kaleme alınmış; resmi bir dinî hüküm olarak değil. Ne kendi resmi web sitesinde fetva olarak yayımlandı ne de ilerleyen konuşmalarında bu nitelendirmeyle tekrarlandı. Atlantik Konseyi’ne göre Hamaney yirmi yıl boyunca yalnızca nükleer silahların kullanımını haram olarak nitelendirirken üretim ve depolamayı açıkça yasaklamadı.
Maslahat: İslam hukukunun en tartışmalı kavramı
Maslahat, Arapça kökenli bir kavramdır; ‘kamu yararı’ ya da ‘ortak iyilik’ anlamına gelir. Ama fıkıh literatüründe çok daha ağır bir anlam taşır: devlet çıkarının ya da toplumsal yararın, bireysel dinî hükmü geçici olarak askıya alabilmesi ilkesi.
Kavramı sistematik hale getiren büyük ölçüde Gazzali ve ardından İbni Teymiyye olmuştur. Sünni gelenekte maslahat, nas yani Kur’an ve Sünnet’te açıkça hüküm bulunmayan durumlarda başvurulan yardımcı bir usul aracıdır. Kullanım alanı tarihsel olarak sınırlı tutulmuştur.
Şia geleneğinde ise maslahat özellikle Humeyni’nin geliştirdiği Velayet-i Fakih teorisiyle bambaşka bir boyut kazandı. Humeyni şunu söyledi: Fakihin otoritesi o kadar kapsamlıdır ki gerektiğinde birincil İslami hükümleri bile askıya alabilir. Devletin bekası İslam’ın bekasıyla özdeştir; devlet tehlikedeyse namaz ve oruç gibi ibadetler bile ertelenebilir. Bu ilkeyi kurumsallaştırmak için 1988’de Devletin Çıkarlarını Tespit Konseyi, yani Maslahat Konseyi, kuruldu.
İşte tam bu yüzden analistler Hamaney’in nükleer fetvasını kalıcı bir güvence olarak görmedi. Şia fıkhının bu ilkesine göre Hamaney ya da halefi, varoluşsal bir tehdit karşısında “maslahat gerektiriyor” diyerek fetvayı istediği zaman geri alabilirdi.
Fetva bir kural değil, o günkü şartlara ait koşullu bir karardı. Ve Şia sisteminde bu kararı değiştirme yetkisi de aynı makamın elindeydi. Bu, İslam hukukunun en tartışmalı kırılma noktalarından biridir: Dini otorite mi devlet çıkarına hizmet eder, yoksa devlet mi dini otoriteye?
İran’ın Kendi Yetkililerinin İtirafları
2024’te Hamaney’in üst düzey dış politika danışmanı Kemal Harrazi şunu kabul etti: “İran nükleer silah üretme kapasitesine sahip olmakla birlikte varoluşsal bir tehdit bu kararı yeniden gözden geçirmeyi tetikleyebilir.” 2021’de İstihbarat Bakanı Mahmud Alavi ise devlet televizyonuna şunları söyledi:
Köşeye sıkıştırılmış bir kedi, özgür bir kediden farklı davranabilir. Eğer Batılı devletler İran’ı o yöne iterse bu artık İran’ın suçu değildir.
Mayıs 2024 itibarıyla İran yüzde 60 saflıkta zenginleştirilmiş uranyum üretiyor ve daha gelişmiş santrifüjler kurarak nükleer kapasitesini hızla artırıyordu. Analistler bu faaliyetlerin herhangi bir sivil amacın çok ötesine geçtiği konusunda uyarıyordu.
Haziran 2025’teki İsrail saldırılarının İran’ın nükleer programını iki yıl geriye attığı öngörülüyordu. Ancak Trump yönetimi Şubat 2026’da İran’ın nükleer programını yeniden başlattığını ve ABD’ye ulaşmaya yeterli menzile sahip füzeler geliştirdiğini açıkladı. 28 Şubat 2026’daki operasyonun hedefleri arasında İran’ın balistik füze ve nükleer altyapısı ile Hamaney dahil üst düzey siyasi ve askeri liderler yer aldı.
Otuz yedi yıl boyunca fetvasının gölgesinde sakladığı niyetin ne olduğunu artık kimse soramayacaktı. Tarih bazen en büyük soruları yanıtsız bırakarak kapanır.
