Armagedon: İnsanlığın son savaşı

Bir İrlandalı vaizin zihninden doğan Teoloji, Beyaz Saray’ı nasıl fethetti ve İsrail’in nükleer silahını dünyadan nasıl sakladı?

Sebahattin Çelebi, Frankfurt

“İsrail’in varlığı ilahi bir plânın parçasıdır;
ona dokunmak Tanrı’ya dokunmaktır.”

Billy Graham, 1970

1844 yılının soğuk bir İrlanda sabahında, Plymouth Kardeşler hareketinin genç ve ateşli vaizi John Nelson Darby, İncil’in sayfaları arasında bir şey keşfettiğine inanıyordu: Tarihin gizli haritasını. O haritaya göre dünya yakında sona erecekti, seçilmiş Hristiyanlar göğe alınacaktı, Yahudiler Kutsal Topraklar’a dönecekti ve insanlığın son savaşı olarak nitelenen Armagedon, Megiddo Ovası’nda patlak verecekti. Darby bu senaryoyu kafasında kurduğunda, Filistin hâlâ Osmanlı toprağıydı, İsrail diye bir devlet yoktu ve nükleer silahın ne olduğunu kimse bilmiyordu.

Yüz elli yıl sonra aynı senaryo, Beyaz Saray’ın karar odalarında fısıldanmakta, İsrail’in nükleer caydırıcılığını meşrulaştıran argümanların temel taşlarından birini oluşturmaktaydı. Darby’nin kıyamet tiyatrosu, dünyanın en güçlü ordusunu yönlendiren bir inanç sistemine dönüşmüştü.

John Nelson Darby bir kurtarıcı değil, bir senaryo yazarıydı.

Bir delinin saçma sapan hayalleri diye nitelenebilecek bu vizyon gerçekleşti ve Amerika toplumu içinde, sırf kıyamet erken kopsun, Mesih gelsin diye İsrail’i tereddütsüz destekleyen bir grup oluşacaktı:

Evangelik Siyonistler!

1800’de Dublin’de dünyaya gelen Darby, başlangıçta bir Anglikân din adamıydı. Ancak kilise hiyerarşisinden koparak kurduğu Plymouth Kardeşler hareketi içinde bambaşka bir teoloji geliştirdi: Dispensasyonalizm. 

Bu sisteme göre Tanrı, tarihi birbirinden ayrı dönemlere —dispensasyonlara— bölmüştü. Her dönemin sonu bir yıkımla geliyordu; ve en büyük yıkım henüz yaşanmamıştı.

Darby’nin en devrimci icraatı ise “Büyük Çekiliş” (Rapture) doktriniydi. İncil’de doğrudan geçmeyen bu kavram, Darby’nin birkaç pasajı birleştirerek oluşturduğu tamamen özgün ve tartışmalı bir yorumundan ibaretti. Buna göre, dünyanın sonu yaklaşmadan önce gerçek Hristiyanlar bedenleriyle göğe alınacak, geride kalanlar yedi yıllık büyük sıkıntıyı yaşayacaktı. Ardından İsa yeryüzüne dönerek Kudüs’ten krallığını kuracaktı.

Bu senaryonun kilit koşulu vardı: İsrail’in yeniden kurulması. Yahudiler atalarının topraklarına dönmeden Armagedon başlayamazdı, İsa gelemezdi, kıyamet tamamlanamazdı. Dolayısıyla Darby’nin teolojisi, Yahudi devletinin kurulmasını ilahi bir zorunluluk hâline getiriyordu.

Bir vaizin fikirleri, Scofield İncili aracılığıyla milyonların beynine kazındı.

Darby’nin görüşleri başlangıçta küçük çevrelerde yankı bulmuştu. Asıl sıçrama, 1909’da Cyrus Scofield’ın dipnotlu İncili’ni yayımlamasıyla geldi. Scofield Reference Bible, Darby’nin dispensasyonalist yorumlarını doğrudan kutsal metnin içine yerleştirdi. Bir okuyucu İncil’i açtığında, Darby’nin kıyamet senaryosunu sanki Tanrı’nın kelamıymış gibi okuyordu.

Bu İncil, Moody Bible Institute ve Dallas Theological Seminary gibi kurumlar aracılığıyla Amerika’nın her köşesine yayıldı. Yirminci yüzyılın başında milyonlarca Amerikalı Protestan, dünyanın bir haritasını kafasında taşımaktaydı: Bu haritada İsrail merkezde duruyordu, Kudüs son savaşın sahnesi olacaktı ve Amerika —Tanrı’nın seçilmiş milleti— bu ilahi dramanın koruyucusu olacaktı.

Evangelik Siyonizm ile siyasi Siyonizm’in buluşması tesadüf değildi.

Theodor Herzl 1897’de Birinci Siyonist Kongre’yi topladığında, Avrupa’nın Hristiyan çevrelerinin bir kısmı zaten hazırdı: İsrail’in kurulması onlar için de bir kehanetin gerçekleşmesi anlamına geliyordu.  Biri dinî, biri milliyetçi bu iki akım birbirini besleyen garip bir ittifak içinde ilerledi.

Birinci Dünya Savaşı’nın ardından İngiltere’nin Filistin üzerinde manda yönetimi kurması ve 1917 Balfour Deklarasyonu’nun yayımlanması, Evangelik dünyada âdeta bir işaret fişeği gibi karşılandı. Darby’nin öngörüleri gerçekleşiyordu. 1948’de İsrail Devleti kurulduğunda ise Amerikalı Evangelikler için artık saatin çalıştığına kuşku kalmamıştı.

Din siyasetin emrine girdi

İkinci Dünya Savaşı sonrasında Amerika’nın en etkili vaizlerinden biri olan Billy Graham, Evangelical Siyonizm’in Beyaz Saray’a taşınan ilk büyük elçisiydi. Eisenhower, Nixon, Johnson ve Carter ile kurulan yakın ilişkiler aracılığıyla Graham, İsrail’e sarsılmaz desteğin teolojik zeminini Amerikan siyasi kültürünün merkezine yerleştirdi.

1979’da Jerry Falwell’in kurduğu Moral Majority hareketi bu bağı örgütsel bir güce dönüştürdü. Milyonlarca Evangelik seçmen, İsrail’e verilen desteği imanlarının ayrılmaz parçası olarak görüyordu. Falwell açıkça söylüyordu: “Bir Hristiyan, İsrail’e sırtını dönemez. Döndüğünde Tanrı’ya sırtını dönmüş olur.”

Bu söylem Ronald Reagan yönetiminde zirvesine ulaştı. Reagan, salt bir politikacı değil, aynı zamanda inançlı bir dispensasyonalistti. Armagedon’un yakın olduğunu kamuoyu önünde defalarca ve çekinmeden dile getirdi. 1983’te Ulusal Din Yayıncıları Birliği toplantısında yaptığı konuşmada, İncil’deki kehanetlerin kendi kuşağında gerçekleşebileceğini açıkça söyledi. Aynı yıl Kudüs’ü İsrail’in “ebedi başkenti” olarak tanıyan ilk Amerikan başkanı olmaktan çekinmedi.

Reagan’ın yakın çevresine bakıldığında tablo daha da netleşiyordu. Dışişleri Bakanı George Shultz, Savunma Bakanı Caspar Weinberger ve özellikle Ulusal Güvenlik Danışmanı ekibi, Orta Doğu politikasını biçimlendirirken hem stratejik hesapları hem de bu derin kültürel-dinî zemini gözetmek zorundaydı. Evangelik seçmen kitlesi, Reagan koalisyonunun çimentosuydu; onların İsrail’e dokunulmazlık tanıyan inançlarına karşı çıkmak siyasi intiharla eşanlamlıydı.

Bu inanç sistemi, görünmez ama son derece güçlü bir çerçeve oluşturuyordu: İsrail’e yapılan milyarlarca dolarlık askeri ve ekonomik yardım tartışmasız aktı; BM Güvenlik Konseyi’nde İsrail aleyhine getirilen her karar Amerikan vetosuyla düşürüldü; Lübnan’daki Sabra ve Şatila katliamının uluslararası hesabı sorulmadı; Batı Şeria’daki yerleşim politikasına sembolik protestolar dışında ses çıkarılmadı. Tüm bunlar yalnızca soğuk savaş stratejisinin değil, aynı zamanda Armagedon beklentisiyle şekillenmiş bir dünya görüşünün ürünüydü.

Dimona’da bir sır inşa ediliyordu ve Beyaz Saray bunun farkındaydı.

1950’lerin sonunda Negev çölünün ortasında garip bir yapılaşma başlamıştı. İsrail hükümeti, inşaatı “bir tekstil fabrikası” olarak tanımlıyordu. Uçakları kullanılamaz kılmak için etrafına füze bataryaları dizilmişti. CIA raporları bu tesisten söz ediyordu; U-2 casus uçakları bölge üzerinden geçerken fotoğraf çekiyordu.

Dimona, İsrail’in nükleer reaktörüydü. 1958-1960 yılları arasında Fransa’nın yardımıyla gizlice inşa edilmişti. İsrail, ne nükleer silah geliştirdiğini kabul ediyor ne de reddediyordu. “Nükleer müphemiyet” —ambiguity— denen bu politika, bugün hâlâ sürüyor. Resmi olarak İsrail, nükleer devlet değil.

Peki Beyaz Saray ne biliyordu? 

Hepsini. CIA Direktörü Allen Dulles, 1960 yılında Başkan Eisenhower’a sunduğu gizli raporda Dimona’nın gerçek işlevini açıkça yazmıştı. Kennedy yönetimi İsrail’den denetim talep etti; Ben Gurion oyaladı. Johnson yönetimi sessiz kaldı. Nixon ise 1969’da Başbakan Golda Meir ile yaptığı görüşmede “görmezden gelme” politikasını fiilen resmîleştirdi: İsrail silahlarını ilan etmeyecek, Amerika da sormayacaktı.

Evangelik baskı, nükleer hesap verebilirliği fiilen imkânsız kıldı.

Normalde nükleer silah sahibi devletlere uygulanan Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşmaıs’ndan (NPT) doğan baskı İsrail söz konusu olduğunda işlevsiz kaldı. Bunun yalnızca stratejik bir hesap olmadığını, kültürel ve dinî bir zemine de dayandığını anlamak gerekir.

Dispensasyonalist teolojiye göre İsrail’in ayakta kalması zorunluydu. Çünkü, yokluğu kıyamet senaryosunu bozuyordu. Bu inanç, milyonlarca Amerikalı seçmenin zihnine işlenmiş durumdaydı. Hiçbir Amerikan başkanı, Evangelik tabanı gözeten bir politikada İsrail’e baskı yapma lüksüne sahip değildi.

1981’de İsrail’in Irak’ın Osirak reaktörünü bombalaması, uluslararası hukukun açık bir ihlâliydi. Buna rağmen ABD’nin tepkisi sembolik kaldı. Evangelik medya bu operasyonu neredeyse ağız birliği etmişçesine “ilahi müdahale” olarak nitelendirdi.

Mordecai Vanunu’nun itirafı, dünyanın duymak istemediği hakikatti.

1986 yılında İsrailli nükleer teknisyen Mordecai Vanunu, Dimona’daki gördüklerini İngiliz Sunday Times gazetesine anlattı. İsrail’in yüzden fazla nükleer başlık geliştirmiş olduğunu söylüyordu. Bu, tüm Orta Doğu’nun nükleer dengelerini altüst edecek bir açıklamaydı.

Vanunu’nun İtalya’da Mossad tarafından kaçırılması, Malta’ya götürülüp gizlice İsrail’e iade edilmesi ve 18 yıl hapis yatması, bir istihbarat operasyonunun ötesinde bir mesajdı: Bu bilgi kamuoyuna ait değildi. Batı medyasının büyük bölümü haberi günlerce taşımakla birlikte, ne ABD Kongresi’nde ne de BM Güvenlik Konseyi’nde İsrail’e karşı ciddi bir adım atıldı.

Kıyaslamak gerekirse: Irak, 2003’te var olmayan kitle imha silahları gerekçesiyle işgal edildi. İsrail, kesin kanıtlarla belgelenmiş nükleer silahları nedeniyle hiçbir zaman yaptırımla karşılaşmadı.

Teoloji ile bomba aynı sofrada oturuyordu

2001 sonrasının en etkili Evangelik-Siyonist ittifakı George W. Bush yönetiminde yaşandı. Bush’un yakın çevresinde John Hagee gibi vaizler, Christians United for Israel (CUFI) gibi örgütler belirleyici bir yer tutuyordu. Hagee, 2006’da yayımladığı Jerusalem Countdown adlı kitabında Rusya, İran ve Arap devletlerinin İsrail’e saldıracağını, ardından nükleer bir savaşın patlayacağını ve ancak bu yıkımın ardından İsa’nın geleceğini yazıyordu.

Bu anlayışa göre Orta Doğu’daki savaş, önlenmesi gereken bir felaket değil, tamamlanması gereken ilahi bir plânın parçasıydı. Hagee, İran’a yönelik askeri müdahaleyi açıkça savundu. Beyaz Saray ise bu vaizi kamuoyu önünde defalarca onurlandırdı.

Teoloji değişmedi, dekor değişti

Obama döneminde Evangelik baskı biraz geri çekilmiş görünse de ABD’nin İsrail’e verdiği güvenlik garantileri ve nükleer müphemiyet politikası değişmedi. Obama’nın İran ile müzakere ettiği nükleer anlaşma (JCPOA), İsrail ve Evangelik çevrelerin sert muhalefetiyle karşılaştı; anlaşma bir süre sonra Trump tarafından yırtıldı.

Trump yönetimi, Evangelik Siyonizm’in tarihinin en güçlü siyasi ifadesini yaşadı. Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak tanınması, Amerikan büyükelçiliğinin Tel Aviv’den Kudüs’e taşınması, Golan Tepeleri’nin İsrail’e ait olduğunun ilan edilmesi bunların hepsi önce Evangelik topluluklarca yıllardır talep edilmişti.

Trump’ın 2020’deki Ulusal Gündem açıklamasından hemen önce, siyasi danışmanlarından Mike Pence ile birlikte bir dua töreni düzenledi. Törende okunan duada Kudüs’teki gelişmeler “kehanet gerçekleşmesi” olarak nitelendirildi.

Kutsal ittifakın son perdesi

Netanyahu, Evangelik Siyonizm’i hem bir güç kaynağı olarak kullandı hem de bizzat içselleştirdi. ABD’ye yönelik konuşmalarında İncil atıflarını ustalıkla kullanan Netanyahu, Hagee ve CUFI gibi örgütlerle düzenli ilişki kurdu. Onlara verdiği mesaj açıktı: “Siz bizim geleceğimize inanıyorsunuz. Biz de sizin inancınızı gerçeğe dönüştürüyoruz.”

Bu ilişkinin en dramatik ifadesi 2018’de görüldü. Kudüs’teki yeni Amerikan büyükelçiliğinin açılış töreninde hem Evangelik vaizler dua etti hem de Gazze sınırında onlarca Filistinli hayatını kaybetti. İki haber aynı gün, bazen aynı ekranda yan yana aktı.

Dimona hâlâ işliyor ve dünya sormamayı öğrendi.

Bugün Dimona reaktörünün etrafındaki hava sahası yasak bölge olmayı sürdürmektedir. İsrail, NPT’yi imzalamamış tek Orta Doğu ülkesidir. IAEA denetimine kapalıdır. Tahminlere göre 80 ile 400 arasında değişen nükleer başlığa sahiptir.

Buna karşın uluslararası toplumun suskunluğu eşsizdir. İran’ın nükleer programı her yıl on binlerce sayfaya konu olurken, İsrail’in fiilen nükleer devlet olduğu gerçeği diplomatik söylemden özenle dışarıda tutulmaktadır.

Bu suskunluğun stratejik gerekçeleri vardır elbette. Ama stratejik hesabın yanı sıra, 19. yüzyılda bir İrlandalı vaizin zihninde şekillenen teolojik bir mimarinin de bu suskunluğu pekiştirdiğini görmezden gelmek mümkün değildir.

Armagedon, bir kehanetten küresel bir politikaya dönüştü.

John Nelson Darby, kıyameti beklemiyordu; aksine planlıyordu. Daha doğrusu, kıyamete hazırlanmayı bir ibadet biçimi hâline getiriyordu. Ve bu ibadet biçimi, zamanla en güçlü silah stoklarına, en büyük siyasi lobi örgütlerine ve en belirleyici dış politika tercihlerine dönüştü.

Dimona’nın tünelleri ile Darby’nin İncil yorumları arasındaki mesafe, göründüğünden çok daha kısa. İkisi de aynı sorunun cevabı: İsrail ne pahasına olursa olsun ayakta kalmalıdır. Biri bunu “Tanrı’nın planı” olarak söylüyor, diğeri bunu uranyum ve plütonyum olarak inşa ediyor.

Ve Beyaz Saray, her iki dili de konuşmayı çok iyi öğrenmiş görünüyor.mıştır. Tüm hakları saklıdır.

Add a comment

Yorum Yap

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

İlk Siz Haberdar Olun!

Abone ol butonuna basarak, Gizlilik Politikası ve Kullanım Koşulları'nı okuduğunuzu ve kabul ettiğinizi onaylıyorsunuz.