Dizde kalan çocukluk izi: Öteki  Ebu Cehil

Hz. Muhammed ile ilk sürtüşmeleri aslında çocukluk yıllarına dayanmaktaydı. Abdullah ibn Cud’ân’ın misafirperverliğiyle ünlü ziyafet sofrasında, henüz çocukken iki küçük beden yan yana sıkışmış, itişmişti. Hz. Peygamber onu hafifçe itmiş, Amr düşmüş, dizi yaralanmıştı. O iz hiç geçmedi. Yıllar sonra, Hz. Peygamber ashabına Bedir’de buyuracaktı: “Onu tanıyamazsanız, dizindeki ize bakın.” Savaş bitti; çocukluğun o küçük yarası, tarihin büyük savaşında son tanıklığını yaptı.
Foto: Çağrı Filminden

Sebahattin Çelebi

Bir siyasi figür düşünün ki; bütün zamanların en zalimi olarak anılsın ve kendisinden sonra gelecek zalimlerle kıyaslansın. 

Ebu Cehil işte böyle bir figürdü. Düşmanlıkta sınır tanımazdı ama “Ben Ebu Cehil kadınlara ve çocuklara dokundu” dedirtmem diyecek kadar da bir “ahlak” portresi çiziyordu. Ancak onun dokunmadığı kişiler sadece, özgür insanlardı. 

Kölelere hiçbir şekilde merhamet etmeyecekti. 

Mekke’nin güneşi en şiddetli yandığı saatlerde, Kâbe’nin gölgesinde oturanlar arasında onu mutlaka arardınız. Orada bulurdunuz; öne çıkmak için değil, tam tersine her şeyi izlemek, ölçmek ve hesaplamak için otururdu. Adı Amr ibn Hişâm’dı; ama tarihe geçen adı başkaydı. Karşıtları, hakikati bildiği hâlde inat ettiği için ona “Ebu Cehil” demişti. Kabilesi ise zekâsına duyduğu hayranlıkla onu “Ebu’l-Hakem”, yani “Hikmetin Babası” diye anmıştı. Bu iki isim arasındaki uçurum, bir insanın bütün trajedisini taşıyordu.

O, İslam tarihinin en karmaşık figürlerinden biriydi. Basit bir kötü adam değildi; çünkü basit kötü adamlar bu kadar derin bir iz bırakmazdı.

Biliyordu. 

İşte her şeyi farklı kılan da buydu.

Soyunun ağırlığı onu özgür bırakmadı; ama o da özgür olmayı seçmedi.

Mahzûmoğulları’nın en köklü dalından geliyordu. Babası Hişâm ibn Muğîre, Mekke’nin saygın önderlerinden biriydi; adı Ficâr Savaşı’na kadar uzanıyordu. Ficâr Savaşı, İslamiyet’ten önceki Arap toplumlarında savaşmanın haram olduğu aylarda yapılan çatışmalardı. Arap kabileleri arasında savaşmanın haram olarak nitelendirildiği bu aylar, Mekke, Medine ve Taif’e göre Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Recep ayı idi.  

Bu uygulamanın ne zamandan beri var olduğu kesin olarak bilinmiyordu. Haram ayları kabileden kabileye küçük farklarla değişmekteydi.

Anne tarafından soyu Kureyş aristokrasisine kök salmıştı. Bu soy, küçük Amr’a her şeyden önce bir gerçeği öğretmişti: Hâşimoğulları ile Mahzûmoğulları arasındaki yarış hiçbir zaman bitmeyecekti.

Tarihçiler doğum tarihini yaklaşık M. 570 olarak verir; yani Hz. Peygamber ile neredeyse aynı kuşaktandı; aynı Mekke’nin, aynı sofraların çocuğuydu. Abdullah ibn Cud’ân’ın misafirperverliğiyle ünlü ziyafet sofrasında, henüz çocukken iki küçük beden yan yana sıkışmış, itişmişti. Hz. Peygamber onu hafifçe itmiş, Amr düşmüş, dizi yaralanmıştı. O iz hiç geçmedi. Yıllar sonra, Bedir’in toz ve toprak kokusu içinde Hz. Peygamber ashabından o yarayı aramalarını isteyecekti. Bir çocukluk izi, iki hayatın tuhaf kesişmesinin son tanığı olarak kaldı.

Dâru’n-Nedve’nin kapısı ona herkesten erken açıldı; çünkü Kureyş onun zekâsına ihtiyaç duyuyordu.

Mekke’nin en üst karar organı olan Dâru’n-Nedve’ye katılabilmek için kırk yaşını doldurmak gerekirdi. Ebu Cehil, bu kurala istisna tanınan sayılı isimlerden biri oldu; rivayetlere göre henüz yirmi beş ya da otuz yaşlarındayken bu meclise alındı. Bunun tek bir nedeni vardı: Analiz yeteneği. Kureyş’in en karmaşık siyasi anlarında en isabetli teşhisi koyan, tek bir cümleyle toplantının seyrini değiştiren, hesaplayan adamdı.

Bu zekâ, en açık biçimde hicret gecesinin planlanmasında kendini gösterdi. Kureyş, Hz. Peygamber’i nasıl bertaraf edeceğini tartışırken farklı öneriler arasında Ebu Cehil’in planı öne çıktı: Her kabileden bir genç seçilecek, hepsi birlikte tek darbe vuracaktı; böylece kan davası bütün kabilelere yayılacak, Hâşimoğulları tek başına bütün Kureyş’le savaşamayacaktı. Kur’an-ı Kerîm’de de işaret edilen suikast girişiminin temeli bu plandı.

“Böyle yapılırsa kanı bütün kabilelere dağılır; Abdümenâf oğulları bütün kabilelerle savaşamaz, diyeti kabul etmek zorunda kalırlar.”  (İbn İshak, Sîre-i İbn Hişâm)

Gizlice dinlenen Kur’an

Üç gece boyunca Kur’an’ı dinledi; sabaha karşı kimseye görünmeden evine döndü.

Sîret kaynaklarının aktardığı bu sahne, belki de Ebu Cehil’in bütün portresini özetleyen en çarpıcı andı. Ebu Cehil, Ebu Süfyân ve el-Ahnes ibn Şerîk, Kureyş’in bu üç güçlü ismi, birbirlerinden habersiz, ardı ardına üç gece Hz. Peygamber’in evinin yakınına gizlenip Kur’an’ı dinledi. Her biri sabaha kadar yerinden ayrılmadı; her biri gün ağarırken sessizce evine dönerken yolda diğerleriyle karşılaştı. Birbirlerine söz verdiler: Bir daha yapmayacaklardı. Ertesi gece yine gittiler.

Üçüncü gecenin sabahında el-Ahnes ibn Şerîk, Ebu Cehil’e baş başa kaldıklarında sordu: “Ne duydun?” O an verdiği cevap, İslam tarihinin en dürüst itiraflarından biri olarak kaldı:

“Muhammed doğru söylüyor. O hiç yalan söylemedi. Ama ne diyeyim; biz Mahzûmoğulları ile Hâşimoğulları hep yarıştık. Onlar yemek yedirdi, biz de yedirdik. Onlar yük taşıdı, biz de taşıdık. Neredeyse başa baş gidiyorduk. Sonra dediler ki: ‘İçimizden gökten vahiy alan bir peygamber çıktı.’ Biz buna asla erişemeyiz. Vallahi Muhammed’e hiçbir zaman iman etmeyeceğim.”  (İbn İshak, Sîre-i İbn Hişâm)

İbn Ebu Hâtim’in rivayetinde bu itiraf daha da açıktı:

“Vallahi, onun bir peygamber olduğunu biliyorum. Ama biz Benî Abdümenâf’ın peşinden mi gideceğiz? Bu olacak iş değil.”  (İbn Ebu Hâtim, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm)

El-En’âm Suresi’nin otuz üçüncü ayetinin bu itirafın ardından nazil olduğu rivayet edilir: “Onlar seni yalanlamıyorlar; fakat o zalimler Allah’ın ayetlerini bile bile inkâr ediyorlar.” Ayet, Ebu Cehil’in durumunu tek cümleyle özetliyordu: 

İmanın önündeki engel şüphe değil, kibirdi.

Düşmanlığının temeli teolojik değil, kabileviydi; bu da onu tarihsel olarak daha trajik kılıyordu.

Kaynakların tamamı aynı tespitte birleşir: Ebu Cehil’in Hz. Muhammed’e karşıtlığı bir inanç krizinden değil, bir iktidar krizinden doğmuştu. Bu düşmanlığı üç temel kaygı besliyordu: Hâşimoğulları karşısında Mahzûmoğulları’nın itibar kaybedeceği korkusu; peygamberliğin rakip kabileye verilmiş olmasından duyulan kıskançlık; ve İslam’ın eşitlikçi mesajının Mekke’nin sınıflı düzenini sarsacağı endişesi.

Bu üç kaygı onu salt bir kötülük timsali olmaktan çıkarıyor; anlaşılabilir, hatta kayda değer bir tarihsel trajedinin kahramanı hâline getiriyordu. Yanlış tarafa yönelmiş bu enerji doğru yöne çevrilseydi ne olurdu sorusunun cevabını, kaynakların Hz. Ömer ile kurduğu paralellik veriyordu: Aynı sertlik, aynı kararlılık; biri İslam’ın hizmetine girmiş, öteki ona karşı sevk edilmişti.

Cahiliye şeref kodunu tutarlılıkla uyguladı; ancak bu tutarlılık köleleri kapsamıyordu.

Ebu Cehil, kabilevi şeref anlayışı çerçevesinde bazı sınırlar gözetiyordu. Haksızlığa uğramış bir yabancının hakkının yendiğini duyduğunda, herkesin önünde Ebu Süfyân’ı mahcup ederek adamın hakkını iade ettirmişti. Hz. Hamza onu yayıyla vurduğunda araya girmek isteyenleri durdurmuş ve dürüstçe kabul etmişti: “Hamza haklı; ben gereğinden fazla konuştum.”

Ama bu şeref kodunun bir sınırı vardı: Yalnızca hür ve soylu olanları kapsıyordu. Sümeyye bint Hayyât, yaşlı, köleleştirilmiş, çaresiz bir kadın, İslam’ını açıkça ilan ettiğinde Ebu Cehil onu mızrağıyla şehit etti. İslam tarihinin ilk şehidi böyle can verdi. Bu sahne, onun “kadına el kaldırmaz” diye tarif edilebilecek bir profilin çok dışında durduğunu gösteriyordu; koruduğu şey insan onuru değil, aristokrat bir şeref anlayışıydı.

Bedir’de geri dönülmesini reddetti ve bu kararla kendi sonunu hazırladı.

Bedir’e yürüyen orduda geri dönülmesini savunan sesler yükseldiğinde, Ebu Cehil bu görüşe en sert itiraz edenlerden biri oldu. “Bedir sularından içeceğiz, kurbanlar keseceğiz” diyerek orduyu yerinde tuttu. Cesaret söylemine dayanan bu karar, aynı zamanda onu mahvedecek karardı.

Savaş alanında onu iki genç Ensar savaşçısı buldu: Muâz ibn Amr ibn el-Cemûh ile Muavviz ibn Afrâ. İkisi de Abdurrahman ibn Avf’tan Ebu Cehil’i göstermesini istemiş, ikisi de onu vurmak için aralarında Allah’a söz vermişti. İlk darbeyi Muâz ibn Amr vurdu; Ebu Cehil’in oğlu İkrime karşı hamleyle Muâz’ın kolunu kesti. Muâz o kolu savaş boyunca yanında sürükledi; sonunda ayağıyla üzerine basıp kopardı ve savaşmaya devam etti. Ardından Muavviz ibn Afrâ vurdu ve Ebu Cehil’i son nefesine bıraktı; Muavviz o gün şehit düştü.

Abdullah ibn Mesûd onu yerde, can çekişirken buldu. Ebu Cehil son anında bile gururundan vazgeçmedi:

“Beni öldürmüş olmakla övünme. Ben kendi kavmimin eliyle öldürüldüm ve bundan utanmıyorum.”  (Sahih-i Buhârî, Kitâbu’l-Meğâzî)

Hz. Peygamber daha önce ashabına şöyle buyurmuştu: “Onu tanıyamazsanız, dizindeki ize bakın.” Savaş bitti; çocukluğun o küçük yarası, tarihin büyük savaşında son tanıklığını yaptı.

Oğlu İkrime, babasının kapattığı kapıyı yıllar sonra kendi eliyle açtı.

Mekke’nin fethi sırasında İkrime kaçmıştı. Bindiği tekne denizde fırtınaya yakalandığında mürettebat ona şöyle dedi: “Burada hilelerin geçmez; yalnızca Allah’a dua et.” İkrime düşündü: Denizde yalnızca Allah işe yarıyorsa, karada da öyleydi. Mekke’ye döndü ve müslüman oldu.

Hz. Peygamber, İkrime’yi karşısında görünce ashabına döndü:

“İkrime mümin olarak geliyor. Babasına sövmeyin; kimse Ebu Cehil hakkında kötü söz söylemesin. Ölülere sövmek dirileri incitir.”  (Sîre, Mekke’nin Fethi Rivayetleri)

Bu buyruk ince bir hatırayı saklıyordu: Hz. Peygamber, o çocukluk sofrasının arkadaşını, o dizin sahibini, o gece Kur’an’ı dinleyen adamı ölümünden sonra bile korumuştu.

İkrime daha sonra İslam’ın en cesur savaşçılarından biri oldu ve Yermük Savaşı’nda şehit düştü. Ebu Cehil’in kanı tarihte iki ayrı yolu denemişti: Biri hakikatten uzaklaşan, diğeri ise ona dönen.

Kur’an-ı Kerîm onu otuz civarında ayette andı; çoğunda isim vermeden, ama herkesin anlayacağı biçimde.

Müfessirler, Kur’an-ı Kerîm’in otuz civarında ayetinde Ebu Cehil’e doğrudan ya da dolaylı atıflar bulunduğunu tespit etmişti. El-Alak Suresi’nin dokuzuncu ile on dokuzuncu ayetleri arasındaki bölümün Mescid-i Haram’da namazı engelleme girişimine, El-En’âm’ın otuz üçüncü ayetinin bizzat yaptığı itirafa, El-Enfâl’in on dokuzuncu ayetinin ise Bedir’e çıkmadan önce ettiği duaya işaret ettiği rivayet edilir. O dua, farkında olmadan kendi aleyhine verilmiş bir hükümdü:

“Allah’ım, hangimiz akrabalık bağlarını daha çok koparmışsa ve hangimiz daha kötü yoldaysa, bugün onu helâk et.”  (Bedir öncesi dua, Sîret rivayetleri)

Bilen ama seçmeyen adam, tarihin en trajik figürleri arasına girdi.

Ebu Cehil’i sıradan düşmanlıktan ayıran şey buydu: Şüphe etmedi. Kur’an’ın beşer sözü olmadığını içinden kabul etti; Hz. Peygamber’in dürüstlüğüne bizzat tanıklık etti. Ama bunu açıkça kabul etmek, Hâşimoğullarına üstünlük tanımak anlamına gelirdi. İşte bunu yapamadı.

Lakabı “Ebu’l-Hakem”den “Ebu Cehil”e dönüştüğünde, aslında kendi seçiminin adını almıştı. İslam tarihi onu “Ümmetin Firavunu” diye andı. Bu nitelendirme bir kıyas taşıyordu: Musa’nın karşısındaki Firavun da bilmişti; ama iktidar hırsı bilgisinden ağır basmıştı. Onun trajedisi buradaydı: Zekâsı vardı, ama kibrine yenildi. Adaleti severdi, ama iktidarını daha çok severdi. Ve sonunda ikisini de kaybetti.

Add a comment

Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

İlk Siz Haberdar Olun!

Abone ol butonuna basarak, Gizlilik Politikası ve Kullanım Koşulları'nı okuduğunuzu ve kabul ettiğinizi onaylıyorsunuz.