Annemarie Schimmel

“Ölüm geldiği zaman gülümsemek isterim. Hayata veda ederken ‘Muhammed!’ olsun son sözüm…”
OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Recep Kadiroğlu, KIEL

Avrupa’da, İslâm algısı, tarihsel olarak polemikçi, indirgemeci ve çoğu zaman dışlayıcı bir söylem üzerinden şekillenmiştir. Bu algının modern dönemde de akademik formlar içinde yeniden üretildiği görülür. Ancak 20. yüzyılda, İslâm’ı ideolojik savunmalar ya da teolojik reddiyelerle değil, anlama etiği üzerinden ele alan bazı istisnaî araştırmacılar da yok değildir. Bu isimlerden biri de hiç kuşkusuz Prof. Dr. Annemarie Schimmel’dir.

Schimmel’in Doğu’ya yönelişi, akademik bir tercihten ziyade yedi yaşında geçirdiği böbrek iltihabı sonucu olur. Okula gidemediği için ailesi ve arkadaşları ona çeşitli kitaplar getirir. Bunlardan biri, Padmanaba ve Hasan adlı masal kitabıdır. Masalda Hintli bir Ârif, Şam’da bulunan bir gence hikmet-i kebirin sırlarını öğreterek, derin bir kuyunun dibindeki harikalar diyarına ulaştırmasını istemektedir. Çünkü, burada dünyanın en büyük Emir’inin Lâhit’i vardır ve onun altındaki kitabede; “İnsanlar uykudadır ölünce uyanırlar” yazmaktadır.  İşte bu ifade, onun hayat çizgisini belirler ki, çocuklukta yaşadığı bu sezgi vasıtasıyla açılan kapı, onun İslâmî hikmet geleneğiyle buluşmasını sağlar.

Peki, Annemarie Schimmel kimdir? 

Annemarie Schimmel, 7 Nisan 1922 ‘de Almanya’nın Erfurt şehrinde doğdu. Çocukluk yılları, sevgi ve merhamet kanatlı bir ailede geçti. Baba Paul, felsefi ve mistik konulara meraklı biri olup Anne Anna ise çok okuyan biriydi. Schimmel’in ise çocukluğunda en sevdiği şey, kelimeleri alfabetik olarak sıralamaktı. 

Lise’de Fransızca ve İngilizce’den sonra Farsça öğrendi. Daha sonra Osmanlıca ve Türkçe öğrenmeye başladı. On beş yaşında Arapça öğrenmeye karar verdiğinde ise karşısına Doğu’yu seven ve İslâm kültürüne vakıf, Dr. Hans Ellenberg çıktı. Bu zât, ona tarih, edebiyat ve dinler hakkında bolca kitap okuma şartıyla Arapça öğreteceğini söyledi. O da aradığını bulmanın heyecanıyla haftada üç kitap okudu ve ayrıca iki sınıf atlayarak on altı yaşında liseyi bitirdi.   

Fakat o tarihlerde İkinci Dünya Savaşı bahanesiyle tıp ve fen bilimleri hariç bütün liseliler Berlin’e çağrılmıştı. O da bu engeli aşmak için fizik okumak üzere üniversiteye kaydoldu. Bu arada Ernst Kühnel’den de İslâm Sanat Tarihi dersleri aldı. Onun fevkalâde kabiliyetini keşfeden Kühnel, -doktora yapmak kaydıyla- onu asistan yapacağına dair söz verdi.  

Schimmel, hocasının yaptığı bu akademik planı kabul ederek, tüm gayretini şarka yöneltti ve Hocası Richard Hartmann’ın teşvikiyle başladığı “Memlükler’de Alimlerin Konumları ve Türkçe Konuşan Askerî Zümre ile Müslüman Elit Arasındaki Münasebetler Sorunu” isimli doktorasını tamamladığında yaşı henüz on dokuzdu.   

Schimmel, o kadar meraklıydı ki, hocası Hans Heinrich Schaeder’e Mevlânâ’nın Mesnevî’sini okumak istediğini söyleyince, Hocası, Mesnevî yerine Reynold Nicholson’un tercümesinden Dîvân-l Kebîr’i okumasını önerdi. Kendisini çok etkileyen bu eser hakkında ise ileride şöyle diyecekti: “Dîvân’ı elime alınca yıldırım çarpmışa döndüm. Şiirlerdeki âhenk sürükleyip götürüyordu beni, o zamanlar Farsça vezin ve retoriğe aşina olmamama rağmen, metinleri doğrudan anlayabiliyordum. Öyle ki okumamla birlikte şiirler kendiliğinden Almanca’ya dönüşüyordu. Fotokopi olmadığı için Nicholson’un tüm kitabını dipnotlarıyla oturup yazdım.”  İşte, bu tecrübe, onun Avrupa akademi camiasında İslâm’ı niçin tasavvuf üzerinden anlamaya ve anlatmaya yöneldiğini açıklamaktadır. 

II. Dünya Savaşı sırasında dil bildiği için Dış İşleri Bakanlığında tercüman olarak çalıştırılır. Ancak savaş ABD’nin zaferiyle sonuçlanınca beş buçuk ay tutuklu kalacağı Marburg’a gönderilir. Burada daha önce hazırladığı doçentlik çalışmasını biraz daha geliştirerek “Memlûk Devleti’nde Asker, Emir ve Sultanların Sosyal ve Kültürel Rolleri” teziyle 1946’da Marburg Üniversitesi’nde ikinci kez doçent olur.  O sırada üniversitede boş bulunan Arap filolojisi kadrosuna atanır ve Arapça, Türkçe, Farsça, İslâm Sanatları ve İslâm Edebiyat Tarihi okutur. Ayrıca ilmî derinliğiyle birlikte Mistisizmi fakültede tek savunan Heiler’in derslerini de takip eder ki, üçüncü doktorasını onun gözetiminde ‘İslam’da Mistik Aşk Kavramı’ üzerine yapar. 

Schimmel’in Türkiye Dönemi

Schimmel, İstanbul’a, 1952 yılında yazma eserleri incelemek için gelir. Akademik hayatındaki bu dönem, yalnızca bir araştırma safhası değil, aynı zamanda yaşayan İslâm’la doğrudan temas kurma anlamına gelir ki, Abdülkadir Gölpınarlı, Nihat Sami Banarlı, Yahya Kemal gibi birçok isimle tanışır. Samiha Ayverdi’yle olan dostluğu ise “Abla” diyecek kadar yakındır. Burada ziyaret ettiği cami ve mekanların hat ve çinilerini incelemekten duyduğu hazzı ise, şöyle dile getirir: “Burada yaptığım en güzel şey camileri ziyaret etmekti; İstanbul’un başı üzerinde âdeta bir tac gibi yükselen Süleymaniye’nin cazibesine kim kendini kaptırmazdı ki?” 

Bundan bir yıl sonra gittiği Ankara’da ise gene çok önemli isimlerle tanışır. Fakat onun için Ankara’nın asıl önemi, Türkiye’de ilk açılmış olan İlahiyat Fakültesine Öğretim Üyesi olarak kabul edilmesidir. O, bunu ileride şöyle anlatacaktır: “Ankara’da hem ilk Türkçe takririmi sunduğum hem de İslam’a müzahir addedildiğim ve kısa bir süre önce de Marburg’ta Dinler Tarihi alanında ikinci doktoramı aldığım için İlahiyat Fakültesi’nde boş bulunan Dinler Tarihi kürsüsüne ideal olduğum fikri hâsıl olmuştu. 1 Kasım 1954 tarihinde işbaşı yapma teklifi aldığımda bunu memnuniyetle kabul ettim. Zira, çok sevdiğim Türkiye’de yaşamak ve aynı zamanda İslam hakkında bilgi edinmek için ideal bir fırsat yakaladığımı düşünüyordum.”  

Schimmel, üçüncü doktorasını, ‘İslam’da Mistik Aşk Kavramı’ üzerine yaptığı için Konya’da bulunan Mevlâna Türbesini ziyaret etmesi gerektiğine inanmaktadır. Bu maksatla ilk ziyaretini 1952’de yapar. Ardından 1954’te Şeb-i Arus törenlerine davet edildiğinde ikinci defa ziyaret etme fırsatı bulur. Anadolu’nun ilginç mekânlarına yaptığı ziyaretlerde onun en çok hoşuna giden şey ise, saf Anadolu insanının samimi tavırları ve öncesinde duymadığı, görmediği adetlere şahit olmasıdır. Bu dönemde; Kayseri, Konya, Sivas, Hatay gibi tarihi özelliği olan birçok şehri ziyaret eder. Ayrıca her fırsatta İslâm coğrafyasını da ziyaret eden Schimmel; Tunus, İran, Riyad, Hindistan, Mısır ve Pakistan gibi ülkelere de gider. Mekke ve Medine gibi kutsal beldeleri de ziyaret etmeyi çok istemesine rağmen maalesef izin verilmez.

Bu dönemde özellikle hem Muhammed İkbal’e olan sevgisinden dolayı hem de ‘Kaderimin çizildiği yer’ diye tanımladığı Pakistan onun âdeta ikinci vatanı olur. Orada gördüğü türbeler karşısında âdeta büyülenmiştir ve nitekim, “…Sind’imi seviyordum ve birçok köyü, kutsal mekânı ziyaret ettim. Hanendeler ve sazendeler ile dost oldum, benim için mehtap altındaki kayıklarda çalar ve söylerlerdi. Eski ezgileri, çiftli flavtalar ve muhtelif vurmalı sazlar eşliğinde terennüm ettiklerinde hiç doymak nedir bilmezdim”  sözleri bunun bir göstergesidir. 

Avrupa Akademi Camiasında Önyargı ve Dışlanma

Anadolu’da harika günler geçiren Schimmel, nihayet bir güz mevsiminde (1959) Anadolu insanının muhteşem sevgisiyle uğurlanır. Türkiye’ye gelmeden önce izin alarak ayrıldığı Marburg Üniversitesine geldiğinde ise soğuk bir duş etkisiyle karşılaşır. Zira, İslâm dinine, kültürüne ve Müslümanlara ön yargıyla bakmayan, ayrıca milletler arası bir şöhrete sahip bu bayan profesöre artık meslektaşlarının tahammülü yoktur. Hazımsızlık ve ön yargı bir buz dağı gibi onun yolunu kesmekle kalmaz aynı zamanda aforoz edilmesine sebep olur. 

Bu arada kendi hocası Heiler, Marburg’ta düzenleyeceği kongre için ondan yardım ister. O, yılı hocasına yardım ederek geçirir. Bu sırada bir sürpriz yaşar ki, Karaçi’de tanıştığı Pakistan Cumhurbaşkanı o günlerde Bonn’a gelir ve onunla görüşmek ister. Bu görüşmeye gittiğinde Şarkiyat Enstitüsü’nün dekanı olan Türkolog Prof. Otto Spies ona güzel bir sürpriz yapar ve profesörlük teklif eder. 1 Mayıs 1961’de başladığı bu Şarkiyat Enstitüsü’nde 1967’ye kadar burada Arapça, Farsça, Türkçe’nin yanında Tasavvuf, Dinler ve İslâm Tarihi dersleri okutur. Yedi veren başaklar misali bunca yoğunluğuna rağmen bu arada bir de Arapça, Fikrun Wa Fan (Fikir ve Fen) dergisinin hem editörlüğünü yapar hem de bu dergiye yazılar yazar. 

Amerika Yılları ve Küresel Etki

O, kendi ülkesinde her ne kadar arzu edilen saygıyı görmese de Dinler Tarihi sahasında artık bir otoritedir. Dolayısıyla 1965’te California’daki Dinler Tarihi Kongresi’ne davet edilir. Burada Harvard Üniversitesi ona, Hind-Müslüman kültürünü okutması için bir kürsü verir. Aslında bunu yıllardır kendi Üniversitesi’nden beklemiştir. Fakat erkek egemen yöneticilerin aymazlığı ve hakkındaki önyargılardan dolayı bir türlü izin verilmemiştir ki, bu da onun için büyük bir hayır olmuştur. Zira, kendi ülkesinde yapamadığının Batı’nın da batısındaki Harvard’a giderek, 25 yıl İslâm’ı şiiriyle, sembolizmiyle ve tasavvufîyle tanıtma fırsatı bulur. Özellikle Mevlânâ, Yunus Emre ve Muhammed İkbal üzerinden batının İslâm algısını tamamen değiştirmiştir. 

Harvard’dan emekli olduktan sonra tekrar Bonn’a dönem Schimmel, evden çalışmaya devam ederek yılların birikimini meyveye dönüştürür. Kendisinin de ömrümün sonbaharı dediği bu dönemi yılda, bazen üç, bazen beş kitap yayımlayarak geçirir ki, bunların sayısı yüzü geçmiştir. Bu kitaplardan biri de ‘Ve Muhammed O’nun Resûlüdür’ adıyla yayımlanır. Eserinin başına, Haydarabad Başbakanı Kishen Pershad’den ödünç aldığı şu cümleleri koyar: “İnançlı veya inançsız olabilirim. Ancak Allah bilir ne olduğumu… Benliğimi sadık bir hizmetkâr gibi Medine’nin Ulu Hakanı’na vermek isterim… Ölüm geldiği zaman gülümsemek isterim. Hayata veda ederken ‘Muhammed!’ olsun son sözüm… Çünkü Hazreti Muhammed (s.a.s.), Hazreti Âdem (a.s.) ile başlayan peygamberler zincirinin son halkasıdır.” 

Bu kitaplara ilâveten gelen ödüller de onun sonbaharını taçlandırır. Bunlardan biri, 1980 yılında Uluslararası Dinler Tarihi Cemiyeti (IAHR)’nın başkanlığına seçilen hem ilk İslam Bilimleri hocası ve hem de ilk kadın olma şerefine nail olur. Sahasında otorite olan insanlar için verilen ‘Leopold Lucas Nişanı, 1992 yılında gene ona verilir. İslâm Konferansı, İslam Tarih, Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi (IRCICA) ise 10. Yıl anısına çıkardığı altın madalyayı 1990 yılında ona verir. Daha birçok alanda ödüle layık görülen Schimmel, 1995 yılında Alman Nobel’i olarak kabul edilen Alman Yayıncılar Birliği’nin Barış Ödülü’ne de layık görülür. Burada yaptığı konuşmada taşı gediğine koyma babında şöyle der: “Batı medeniyeti, İslam medeniyetine çok şey borçludur ve insan hakları diye övünülen uygulamaların kökü, İslam’daki uygulamalara dayanmaktadır. Bu gerçek asla unutulmamalıdır. Politik maksatlara âlet edilen İslam, gerçek İslamiyet ile karıştırılmamalıdır.” Ancak bazı kıskanç ruhlar, onun eserlerinin ilmîliğine itiraz edemeyince, bu kurumun ona ödül vermesini ağır bir dille eleştirir. Maalesef onu eleştirenler arsında kendi öğrencilerinden Gernot Rotter de vardır.

Ömrünü İslam dininin incelikleri, özellikle de tasavvuf kültürü üzerine araştırmalar yaparak geçiren bu insan Arapça, Farsça, Türkçe, Urduca, Peştuca, Sintçe, Gucerati, Marathi, Keşmiri, Bengali Sanskritçe, Çekçe, İbranice, eski Yunanca, Latince, İtalyanca, Rusça, İspanyolca, Hollandaca, Fransızca ve İngilizce bilmekteydi. Sahasında gerçekten yekta denebilecek bu bilim insanı Avrupa’nın İslâm’a karşı olan önyargılarını değiştirmekle kalmaz aynı zamanda da ABD’de İslâm’ın hak bir din olduğu tezini kabul ettirir. Fakat yıllarını alan bu gayretler, onun fizyolojik bedenini yorar. Nihayet, her fâni gibi o da 26 Ocak 2003’ü tarihinde Bonn’da 81 yaşında hayata veda eder. Mezar taşına da çocuk yaşta hayat çizgisini belirleyen “İnsanlar uykudadır ölünce uyanırlar” sözünü hem Almanca ve hem de Arapça yazdırır. Ruhu şâd olsun.

Add a comment

Yorum Yap

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

İlk Siz Haberdar Olun!

Abone ol butonuna basarak, Gizlilik Politikası ve Kullanım Koşulları'nı okuduğunuzu ve kabul ettiğinizi onaylıyorsunuz.