CEM BAHADIR, Berlin
“Umut iyi bir şeydir, belki de en iyisi. Ve iyi şeyler hiçbir zaman ölmez.”
Andy Dufresne — The Shawshank Redemption (1994)
Bu söz, bir film kurgusuna ait.
Ama ekranda değil, o sesi taşıyan insan olarak Morgan Freeman’ın ağzından döküldüğü an bambaşka bir ağırlık kazanmıştı. Zira Freeman’ın hayatı, tıpkı oynadığı Red karakteri gibi, umudun hem tehlikeli hem de zorunlu olduğu bir yolculuktu; gecikmiş adalet, uzun bekleme ve nihayetinde sessiz bir zafer.
O sesin nereden geldiğini anlamak için Memphis’e dönmek gerekiyor. Oradan başlar her şey: yoksulluk, kökünden kopma, geciktirilen rüyalar ve nihayetinde dünyanın en tanınan seslerinden birinin sessizce filizlenişi.
Memphis’ten başlayan o uzun yol
1 Haziran 1937’de Tennessee’nin Memphis şehrinde, beş kardeşin en küçüğü olarak dünyaya geldi. Babası Morgan Freeman berberdi, annesi Mayme Edna öğretmendi. Aile ekonomisi zorunlu kıldığı için, ev sık sık değişiyordu. Küçük Morgan bir süre Mississippi’deki büyükannesiyle yaşadı. Büyükannesinin ölümü, onun öksüz kalışından çok, kendine yabancılaşarak büyümesinin simgesine dönüştü. Chicago, tekrar güney, tekrar kuzeye; her göç, her şehir, ona bir şey öğretmişti: insanlar gider ama sesler kalır.
Okulda utangaçtı; sahne önüne gelince ise başka biri oluyordu. Ortaokul yıllarında tüm eyaletin “Dramatik Okuma Yarışması” nı kazandı. O gün aldığı alkış, hayatında hiç dinmeyecek bir sesin ilk yankısıydı. Ama genç Morgan o anda oyuncu olmak istemiyordu. Pilot olmak istiyordu.
1955’te liseyi bitirdiğinde Drama bölümünün bursunu reddetti ve ABD Hava Kuvvetleri’ne yazıldı. Dört yıl boyunca uçakların gölgesinde yaşadı. Ama pilot rozetini hiçbir zaman kazanamadı. Silahsız savunma, idari görevler, yönlendiricilerin emrindeki saatler…
Başarısızlık mıydı bu, yoksa bir kapının kapanması mı? Freeman yıllar sonra şunu söyleyecekti: “Askerlik servisindeyken bir jet uçağının kokpit koltuğuna oturdum. Ve içimde bir ses, ‘bu senin yerin değil’ dedi. Belki de zaten biliyordum.”
1959’da ordudan ayrıldığında elinde özgürlüğü vardı. Ve o özgürlüğü New York’a taşıdı.
New York ama hangi bedelle?
1960’ların New York’u hem fırsat hem de canlı bir ret mektubuydu. Harlem’de dans dersleri aldı, ofis kapılarına dayandı, ufak tefek işler yaptı. Gece oyunculuk seçmeleri, gündüz sekreterlik ve veri girişi. Hayat onu hızla yıpratmaya çalışıyordu. O ise hızla yıpranmayı reddediyordu.
1967’de Broadway sahnesine ilk adımını attı. Ardından yıllarca şehrin küçük off-Broadway tiyatrolarında, belediye fonlu prodüksiyonlarda, çocuk eğitim programlarında sahne aldı. İnceliği buradan geldi: sahneyi öğrendi, seyirciyle göz göze gelmeyi öğrendi, susmayı öğrendi. Tıpkı Red’in söylediği gibi:
“Buraya gelip duranları izledim yıllarca. Başlıkları vardı, parası vardı, cesareti vardı. Ama bu duvarları hiç anlayamadılar. Ben anladım. Zamanın ne anlama geldiğini anladım.”
(Red — The Shawshank Redemption)
1978’de The Mighty Gents oyunundaki performansıyla Drama Desk Ödülü’nü kazandı ve Tony’ye aday gösterildi. Sokak ağzıyla yazılmış karakterlerin altında bir Shakespeare bilgeliği gizliydi. Seyirci bunu hissediyor ama adını koyamıyordu. Freeman’ın o dönemki akranları çoktan stardı. O henüz sahnede pekişiyordu.
Hollywood’un uzun susuşu ve bir ismin doğuşu
Hollywood onu geç keşfetti; ama keşfettiğinde artık vazgeçemedi. 1987 yapımı Street Smart filmindeki tehlikeli ve kaygan rolüyle dönemin en sert eleştirmenlerinden Pauline Kael’in dikkatini çekti ve şu soruyu sordurdu: “Amerika’nın en büyük oyuncusu mu bu?” Film ayrıca Freeman’a ilk Oscar adaylığını kazandırdı.
Shawshank: Duvarların içinde umudu yaşamak
İki yıl sonra, 1989’da, Driving Miss Daisy’deki Hoke Colburn rolü özgün bir şeydi: tarafının tam olarak belli olmadığı bir adamın, yıllar içinde kaçınılmaz bir yakınlaşmayla nasıl değiştiğinin hikâyesi. Freeman karaktere görkemli bir sessizlik taşıdı; Hoke hiçbir zaman fazla konuşmadı, hiçbir zaman gereksiz yere çökmedi. Onun vakuru sahneleri dolduruyordu. Oscar bu sefer de uzakta kaldı. Ama Freeman o yaşlarda artık beklemeyi de öğrenmişti.
1994’te Frank Darabont’un kamerasına girdi ve Ellis Boyd “Red” Redding’e dönüştü. Stephen King’in romanından uyarlanan — King’in kendisi de her türlü edebi eleştiriye karşın bu hikâyeyi en çok sevdiğini söylemiştir — senaryo, Freeman’ın kariyer dönüm noktası olacaktı. Ama o an için kimse bunu bilmiyordu.
Film gişeye tutunamamıştı. Vizyonda drama seyircisi bulamıyordu ve Shawshank 16 milyon dolarlık mütevazı bir rakamla kapandı. Ama eleştirmenler farkındaydı. Ve ardından video kiosklerinde satış hareketliliği başladı: film kasetleri elden ele dolaştı, eş dosta gösterildi, cezaevlerinde ve kötü geceler görmüş insanların oturma odalarında bulundu. Zamanla IMDb’nin en çok puan alan filmleri listesinin zirvesine yerleşti ve yıllarca oradan inmedi.

Red kimdir?
Red, Shawshank hapishanesinin insanıydı; dışarıda hiçbir şey yapamayan ama içeride her şeyi halleden. Yıllar boyunca tahliye kuruluna girmiş, her seferinde reddedilmiş, her seferinde geri dönmüştür. Freeman’ın bu sahneyi nasıl oynadığını düşünmek gerekir: öfke yok, itiraz yok, utanç da yok. Sadece yorulmuş bir açıklık. Sanki rüyalar yıkılmayı bırakmış da adamlar yıkılmayı yeniden öğrenmeye başlamış.
Red’in Andy Dufresne’yi ilk gördüğündeki değerlendirmesi, filmin en keskin satırlarından biriydi:
“O adamı ilk gördüğümde şöyle düşündüm: kaybeder. Müebbet cezası alan mahkumların durumunu tahmin edebiliyorum. Ama onda yanıldım. Andy Dufresne’nin içinde bizi aşan bir şey vardı. Ben bunu anladığımda çok geç kalmıştım, onun için değil, benim için.”
(Red — The Shawshank Redemption)
Freeman bu satırları okuduğunda, senaryo elinde, ne düşündü? Otuz yıl boyunca oyuncu seçmelerine giden, Drama bursunu reddedip askere yazılan, New York’ta açlığa yürüyen adam; şimdi Red’in satırlarında kendi özgeçmişinin bir yansımasını mı buluyordu? O cevabı verdi mi vermedi mi bilinmez. Ama Red’i oynarken taşıdığı bilgelik öylesine derinmiş ki, bu bilgelik yalnızca yazılmış bir karaktere ait olamazdı.
Umut tartışması: Tehlikeli mi, zorunlu mu?
Filmin en önemli sahnelerinden birinde Andy Red’e umuttan bahseder; Red direnir:
“Umut tehlikeli bir şeydir, Andy. Umut insanı çıldırtabilir.”
(Red — The Shawshank Redemption)
Bu cümle filmin felsefi eksenini kurar. Freeman bunu düz bir uyarı olarak değil, derin bir acıdan gelen bir koruma çağrısı olarak oynar. Red, insanların hayalleriyle yıkıldığını görmüştür. Belki bizzat yaşamıştır. Umut ona pahalıya patlamıştır. Ama Andy’nin o tuhaf, ısrarcı iyimserliği karşısında Red de yavaş yavaş çözülür. Umuda direnmenin de bir bedeli olduğunu öğrenir.
Andy’nin uzun hapishane yıllarından sonra duvarlar arasından müzik akıttığı sahnede Red anlatır:
“O müziği anlatamam size. Nasıl hissettirdiğini de. Sanki güzel bir kuş, o kirli, gri duvarlar arasına girmiş ve herkesi susturmuştu. Kısa bir süre için ama sadece kısa bir süre şahane bir şey hissettik. Adlandıramadım. Belki de özgürdüm. Belki de sadece küçük bir umut parçası kalbime girmişti.”
(Red — The Shawshank Redemption)
Freeman bu monoloğu gözkapaklarını kısıp yüzünü hafifçe göğsüne eğerek okur. Sesi aşağıya iner, neredeyse fısıldar. Kullanacağı kelimelerin fiziksel ağırlığını biliyormuş gibi. Red bu anlatıyı duyan herkese o anı hediye eder. Ve Freeman’ın sesi, o hediyeyi sarmalayan kâğıttır.
Kırk yılın özeti: Tek bir cümle
Red’in tahliye duruşmalarındaki o klasik yanıtı hem düşündürücü hem de titreten bir sessizlik taşır:
“Islah oldum mu? Dürüst olmak gerekirse, ben bu kelimeyi sadece şu şekilde anlıyorum: bürokratik bir kelime. Genç adam, yaptıklarımdan büyük pişmanlık duyuyorum. Her geçen gün o gence bakmak isterdim ama yapamıyorum.”
(Red — The Shawshank Redemption)
Bu sahne Freeman’ın en dokunaklı performanslarından biridir: söylediği her şeyin altında, söylemediği anlam yüklü bir hayat yatar. Yorgunluk, pişmanlık ve tuhaf bir yankı. Freeman bu sahne için hiçbir dışsal dramatik jeste başvurmaz: dik oturur, gözleri dolmaz, sesi titremez. İçinde taşıdığı şeyin ağırlığı zaten seyirciye ulaşır.
O son monolog
Filmin final sahnesi, sinema tarihinin en güçlü kapanışlarından biridir. Uzun yıllar sonra serbest bırakılan Red, günlüğüne şöyle yazar:
“Kötü bir adamım. Bunu biliyorum. Ama bu otelde, bu yatakta, bu gece bir karar verdim. İnsanın kötü zamanlarda yaşayıp yaşamayacağına değil, yaşamak isteyip istemediğine karar vermesi gerektiğini fark ettim. Ben yaşamak istiyorum. Umuyorum. Pasifik Okyanusu’nun Andy’nin söylediği kadar derin mavi olmasını umuyorum. Umuyorum ki eski bir arkadaşımı bulmak için yeterli zamanım var. Umuyorum.”
(Red — The Shawshank Redemption)
Bu monoloğu Freeman, perde arkasından bir ses olarak sunar. Perdenin kararmasından sonra bile o ses salonda asılı kalır.
“Umuyorum.”
Tek kelime. Ve Freeman onu öyle söyler ki insan o ana dair ne hissediyorsa hepsini bir anda yaşar: yalnızlık, korku, kucaklaşma. Bir kapı açılmak üzere. Ve seninle o kapıyı açan ses, onlarca yıllık beklemenin süzülmüş özüdür.
O sesin neden bu denli teselli edici olduğunu anlamak çok zor değildir: Çünkü sahibi onu hak etmiştir. Freeman’ın sesinin derinliği yaştan değil, o yaşı bilinçli bir sabırla taşımış olmaktan gelir. Tıpkı Red’in kırk yıl hapis yattıktan sonra hâlâ umut edebildiği gibi.
Oscar on yedinci denemede kapıyı çaldı
Shawshank’ın ardından Freeman’ın filmografisi, tutarlı bir karakterin farklı yüzlerini sergilemeye başladı. Se7en’deki (1995) Dedektif Somerset — yorgunluktan kıyıya gelmiş ama hâlâ doğru bildiğini yapmaktan vazgeçmemiş bir adam — Freeman’ın oluşturduğu arketipin bir diğer katmanıydı.
Nihayet 2004’te Clint Eastwood’un Million Dollar Baby’sindeki eski boksör Scrap-Iron Eddie Dupris rolü Akademi’nin kapısını araladı: En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu. Sahneye çıkarken yüzünde ne coşku vardı ne de rahatlama; sadece o bildik, derin sükunet. Sanki zaten biliyordu ve bekliyordu.
Ondan önce ve sonra: Invictus’ta Nelson Mandela; sanki bu rol de yıllar boyunca Freeman’ı beklemiş gibiydi; çünkü iki adam da otuz yılı aşkın bir beklemenin derinliğini biliyor, sessizce taşıyor ve en sonunda konuşuyordu. Batman üçlemesinde bilge Lucius Fox; The Bucket List’te ise Jack Nicholson ile ölümün eşiğinde birbirini yeniden keşfeden iki insanın geç olgunlaşan bağlılığı.
Her filmde aynı şey vardı: Ağırlık.
Sahnede var olmanın ağırlığı. Freeman’ın oyunculuk felsefesi yıllar boyunca kendini dar bir çerçevede özetlemişti: “Ben sadece dinliyorum. Karşımdaki kişiye gerçekten bakıyorum. Gerisi kendiliğinden geliyor.”
Sahne dışında da sessizce iyilik yaptı
Mississippi’de bir blues kulübü kurdu: Ground Zero Blues Club. Clarksdale’de, blues müziğinin doğduğu topraklarda, kullanılıp atılmış bir kentin yıkık bir yapısında. Her akşam o mekân çınlar, her akşam insanın evrensel derdini haykırır. Freeman burayı yalnızca para kazanmak için kurmamıştı; köklü bir bellek inşası için kurmuştu.
Tallahatchie Nehri Vakfı aracılığıyla Mississippi’deki yoksul okullara bağış yaptı, eğitime destek verdi. Büyüdüğü toprağa, orada bırakılan çocuklara döndü ama sessizce. Basın toplantısı yapmadan, kamera önüne geçmeden. Kennedy Center Onur Ödülü (2008) ve SAG Yaşam Boyu Başarı Ödülü, onu simgeleyen şeyin dış dünyadan geri yansımasıydı sanki.
Freeman bir keresinde şöyle demişti: “Hikâyelerin anlatılması gerekiyor. İçimizdekileri dışarı çıkarmanın başka yolu yok. Biz oyuncular bunun için varız.”
Sesinin anatomisi: Neden bu denli teselli edici?
Morgan Freeman’ın sesini tanımlamaya çalışan sinemasevenler yıllar içinde bir kelime bulmuştu: Gravitas. Latince’de “ağırlık” anlamına gelen bu sözcük, Freeman’ın beden diline, bakışına ve her şeyin üstünde sesine sinmiştir. Bu gravitas’ın nereden geldiğini anlamak, bir biyografi yazmanın asıl meselesiydi.
Freudcu bir okuma yapacak olsak, bu çocuklukta yaşanan sürgünün — evden eve taşınan, her yerde yeniden kök salmak zorunda kalan bir çocuğun — beden belleği olduğunu söyleyebiliriz. Ya da ordudan eli boş dönen adamın, yıllarca sahne kenarlarında bekleyen oyuncunun, geç tanınan sanatçının yıllarca içinde taşıdığı birikimdi. Ama Freeman’a sormak daha doğru olurdu; ve o yıllar içinde şunu söylemişti: “İçini dışa vurma. Her şeyi içinde tutmaya çalış. O zaman seyirci onu bulur.”
Bu, Red’in kendi felsefesinin de özetiydi. Shawshank’ta Andy’nin hücreden kaçtığını ve özgürlüğe kavuştuğunu öğrenen Red, ilk başta sarsılır. Sonra şu satırları yazar:
“Yalnızca özgür bir adamın hissedebileceği bir heyecan bu. Sonu belirsiz, uzun bir yolculuğun eşiğinde duran özgür bir adamın. Umuyorum ki bu sınırı geçebileceğim. Umuyorum ki küçük bakışlar bu kadar uzun yolu katedememiştir. Umuyorum.”
(Red — The Shawshank Redemption)
Ve Freeman “umuyorum” der. Sadece üç hece. Ama perde kararmasından sonra bile o üç hece salonda asılı kalır. Bunu mümkün kılan, Freeman’ın o kelimeyi gerçekten yaşamış olmasıdır.
Seksen sekiz yaşında hâlâ o uzun yolda
Morgan Freeman şu an 88 yaşında. Eli, yıllar önce geçirdiği bir kazadan ötürü tam tutmuyor; sol kolu sarkık kalıyor. Ama onun o büyüleyici, sihirli sesi dünyanın en tanınan seslerinden biri olmaya devam ediyor.
Shawshank’ın o ünlü cümlesi hafızalarımıza yerleşiyor; “Ya yaşamakla meşgul ol, ya da ölmekle.”
Freeman’ın biyografisini özetler nitelikte.
Dünya, onun sesini hak etmek için hazırlanmayı bekledi.
Red’in son sözü onun sözüydü aslında.
Her ikisi de yaşıt bir sabırla söylediler onu: “Umuyorum.”
