Sebahattin Çelebi, FRANKFURT
Tarih, zaferleri yazar. Mermer abideleri, imzalanan antlaşmaları, haritalara çizilen o kalın sınırları… Ama tarih, o sınırları çizen elin gece olunca, kandil ışığında nasıl titrediğini yazmaz. Bir adam düşünün. Harita başında dünyayı devirip yeniden kuruyor. Bir emriyle ordular Akdeniz’e akıyor, bir bakışıyla meclisler hizaya geliyor. Ama aynı adam, Çankaya’nın o ilk zamanlardaki kerpiç duvarları arasına sıkışmış odasında, başını ellerinin arasına alıp hayatımda yaptığım hatalardan biri de evlenmektir diyor.
Kime söylüyor bunu? Belki Kılıç Ali’ye, belki Salih Bozok’a. Ama aslında o an kendine söylüyor, kendi yankısına konuşuyor. İşte görüyorsunuz diyor, sesi biraz kırgın, biraz mahcup, ordular yönettim, meclisler yönettim, savaşlar yaptım, kazandım; ama bir kadını yönetemiyorum.
Mustafa Kemal. Bir efsane, bir dahi, bir başkomutan. Ama üniformasını çıkardığında, o sırmalı apoletleri, o ağır madalyaları portmantoya astığında, geriye sadece Mustafa kalıyor. Ve o Mustafa, iki büyük aşkın, iki büyük kadının, iki ayrı dünyanın arasında kalmış, cihanı fethetmiş ama kendi kalbini bir türlü fethedememiş bir mağlup aslında.

Fikriye: Eski zamanın buğusu
Hikâye hep biraz eksik anlatılır tarih kitaplarında. Fikriye sadece bir akraba, bir yardımcı gibi gösterilir. Oysa Fikriye, Mustafa Kemal’in geçmişiydi. Selanik’in o kaybedilmiş bahçeleri, çocukluğun o masum ikindileriydi. O, bir kadın değil, bir iklimdi Paşa için.
Milli Mücadele’nin o en karanlık, o en barut kokulu günlerinde, Ankara’nın o yokluk zamanlarında Fikriye oradaydı. Direksiyon Binası’nda, o köhne istasyon evinde, Mustafa Kemal’in öksürüğünü dinleyen, sökülen düğmesini diken, yoktan var ettiği sofralarla ona bir ev sıcaklığı sunan oydu. Zübeyde Hanım’ın, o sert mizaçlı, kolay beğenmeyen Rumeli kadınının bile içine sinmişti Fikriye. Çünkü Fikriye, Mustafayı seviyordu. Paşa’yı değil, Gaziyi değil; Zübeyde’nin oğlu sarı Mustafa’yı.
Fikriye’nin sevgisi, bir mum alevi gibiydi. Sessiz, sakin ama sürekli yanan. Paşa’nın hayatındaki o fırtınaları dindiren bir limandı. Udunu eline aldığında, o ince parmakları tellere dokunduğunda, oda birden bire savaşın gürültüsünden arınır, bu tepe pullu tepe türküsüyle bir sığınağa dönüşürdü.
Ama Fikriye hastaydı. İnce hastalık. Ciğerlerinde bir kurt değil, aslında o büyük, o taşıması imkansız aşkın yükü vardı. Ve Paşa, o merhametli, o Doğulu yanıyla, Fikriye’yi korumak istedi. Onu Münih’e, tedaviye gönderirken aslında bir sürgüne gönderdiğini biliyor muydu? Fikriye giderken, sadece Ankara’yı değil, ruhunu da arkada bırakmıştı.
İzmir’in alevleri, Uşakîzâde Köşkü ve Paris
Ve İzmir. Büyük yangın. Şehir alev alev yanarken, asıl yangın Göztepe’deki o beyaz mermerli köşkte başlamıştı. Mustafa Kemal, zaferin tozu dumanı içinde kendine bir karargâh ararken, kader onu Uşakîzâde Muammer Bey’in köşküne çıkardı.
Kapıda karşılayan kadın, Fikriye’ye hiç benzemiyordu. Ufak tefekti belki ama gözlerinde yüzyıllık bir özgüven, duruşunda Avrupa’nın o mağrur havası vardı. Latife. İzmir’in en köklü tüccar ailelerinden Uşakîzâdelerin kızı. Sorbonne’da hukuk okumuş, Londra’da siyaset dinlemiş, Fransızca, İngilizce, Almanca konuşan bir entelektüel.
Mustafa Kemal şaşırdı. Karşısında bir komutanı görünce titreyen, eteğini öpmeye çalışan o mahcup Anadolu kızlarından biri yoktu. Bu köşk sizindir Paşam derken sesi titremiyordu. İzmir sizi bekliyordu derken, aslında ben bekliyordum diyordu gözleriyle.
O günler… İzmir’in küllerinden yeni bir devletin hayalinin kurulduğu o günler. Latife, Paşa’yı sadece ağırlamadı, onu büyüledi. Sadece güzelliğiyle değil, zekasıyla da. Paşa’nın İngilizce yazışmalarını tercüme ediyor, haritaların üzerine eğiliyor, geceleri o beyaz köşkte piyanonun başına geçip Çaykovski çalıyordu. Savaşın barut kokusu, yerini piyanonun o kristal sesine ve Latife’nin Paris kokan parfümüne bırakmıştı. Mustafa Kemal, işte dedi, aradığım ruh bu. Beni dünyaya anlatacak kadın.
Latife cesurdu da. Suikast ihbarları geldiğinde, Paşa’nın kapısında elinde silahla nöbet tutacak kadar gözü kara, size gelen kurşun bana gelsin diyecek kadar aşıktı. Bu sadakat ve bu modernite, Mustafa Kemal’in kalbindeki Fikriye hüznünü bir süreliğine sildi attı.
Bir devrim nikâhı ve Zübeyde Hanım’ın gölgesi
Ancak bu aşkı en duru, en çıplak haliyle gören Zübeyde Hanım oldu. Oğlu İzmir’e girmeden, o hasta haliyle, felçli bedeniyle kalkıp İzmir’e gitmek istedi. Yaver Salih Bozok’a ne demişti yolda? Vardır bir Lütfiye İzmir’de. Benim oğlum beğenmiş o kızcağızı… Gidip bakayım nasıl bir kızdır.
İsmini bile tam söyleyemiyordu belki, Lütfiye diyordu Latife’ye. Ama kalp gözü açıktı. Latife ile tanıştığında, o modern kızı süzdüğünde, o yaşlı kadın tarihe geçecek şu tespiti yaptı: Bu kızcağız bilmez benim oğlumu sevmediğini. Sever Mustafa Kemal Paşa’yı, sever Gazi Kemal Paşa’yı. O sevmez Mustafa Kemal Efendi’yi. Zübeyde Hanım, oğluna bunu söyleyemeden, gözüm tutmadı bu işi diyemeden İzmir toprağına karıştı.
Annesinin ölümünden hemen sonra, 29 Ocak 1923’te evlendiler. Ama bu sıradan bir evlilik değildi. Bir manifestoydu. Nikâh masasına oturduklarında, o güne kadar görülmemiş bir şey oldu. Latife Hanım, yüzünü örten o kalın peçeyi atmış, Mustafa Kemal’in yanına, eşiti olarak oturmuştu. Şahitler Fevzi Çakmak ve Kâzım Karabekir’di. Bir düğün değil, bir devrim ilanıydı bu. Mustafa Kemal, Latife ile evlenerek Türk kadınının yeni yerini işaret ediyordu.
Topuk senfonisi ve çatışan iktidarlar
Evlendiler. Ama Çankaya Köşkü, bir aşk yuvası değil, bir iktidar savaşının cephesi oldu kısa sürede. Latife, Uşakîzâde terbiyesiyle, Sorbonne eğitimiyle geldiği o kerpiç köşkte ben de varım dedi. Güçlüydü. Baskındı.
Köşkün düzenini değiştirdi, sofraları değiştirdi. O meşhur sofra sohbetleri… Devletin meselelerinin konuşulduğu, sabahlara kadar süren o fikir harmanları. Latife bundan rahatsızdı. O sofrada sadece dinleyici olmak istemiyordu. Paşa alt katta, arkadaşlarıyla sohbeti uzattığında; Latife Hanım üst katta, yatak odasının zeminine o sert topuklu ayakkabılarıyla vurmaya başlardı. Tak, tak, tak. Bu ses, dilden dile dolaşan o meşhur Topuk Senfonisiydi.
Bu ses, bir uyarıydı. Bitir artık, yukarı gel emriydi. Koca Başkomutan, yedi düvele meydan okuyan adam, bu topuk sesleri karşısında mahcup olur, “Kalkıyor muyuz çocuklar?” derdi. İki kaptan gemiyi batırıyordu. Mustafa Kemal, evinde huzur, sükûnet ararken; karşısında sürekli talep eden, sürekli düzelten, bazen meclis balkonundan vekillere el sallayacak kadar öne çıkan bir öğretmen bulmuştu. Aşk, yavaş yavaş bir bilek güreşine dönüyordu.
Bir sabah bahçede: İsimlerin karıştığı an
İplerin koptuğu o an… Ne kadar insani, ne kadar trajik. Bir sabah, Çankaya’nın bahçesinde, yeni yavrulamış köpekleri izliyorlardı. Paşa keyifliydi, gülümsüyordu. Yanındaki Latife’ye döndü, bir şey söyleyecekti. Ama dilinden Latife değil, Fikriye ismi dökülüverdi.
Bir anlık dalgınlık. Bilinçaltının o hain oyunu. Ama bu hata, bardağı taşıran son damla oldu. Latife için bu, affedilemez bir hakaretti. O kadar kavganın, o kadar gürültünün üzerine, kocasının ağzından o eski kadının, o ötekinin isminin çıkması… Yatakların ayrılmasına, o büyük krizin başlamasına yetip de arttı bile. Mustafa Kemal, belki de o an fark etti: Ruhu, modernitenin o parlak ışığını değil, hâlâ o eski şefkatin loşluğunu arıyordu.
Kanlı bir gül ve faytonun tekerlek sesleri
Tam bu sırada, o unutulan, o uzaklara, Münih’in o gri odalarına sürülen gölge geri döndü. Fikriye. Hasret, o ince hastalıktan daha beterdi. Çankaya’nın kapısına dayandığında, bir zamanlar hanımefendisi olduğu o evin kapıları yüzüne kapandı. Latife’nin kesin emri vardı: Görüşülmeyecek!
Kapıdaki nöbetçiler başlarını öne eğdi. Fikriye anladı. Evi, yurdu, aşkı, her şeyi elinden alınmıştı. Bir faytona bindi. Köşkün yokuşundan aşağıya inerken, çantasındaki o sedef kabzalı Browning’i çıkardı. Bir zamanlar Mustafa Kemal’in ona hediye ettiği silahı. Ve o ses… Ankara’nın sessizliğini yırtan tek el silah sesi.
Hemen ölmedi Fikriye. Günlerce hastane odasında can çekişti. Doktorlar intihar dedi, dosyalar kapandı. Ama Ankara’da herkes biliyordu ki, tetiği çeken parmak Fikriye’nin olsa da, o tetiği çektiren şey yalnızlıktı, reddedilişti. Mustafa Kemal, haberi aldığında odasına kapandı. O silah sesi, ömrü boyunca kulağından hiç gitmedi.
Boşanma ve sarı güllerin soluşu
Fikriye’nin gölgesi, Latife ile olan evliliğin de tabutuna çakılan son çivi oldu. Ölüler, dirilerden daha güçlüdür bazen. Ve sonunda, 2 yıl 6 ay 4 gün süren o hata bitti.
Latife Hanım gitti. Gururlu, başı dik ama içi enkaz. Ölene kadar sustu. Mustafa Kemal hakkında tek bir kötü söz söylemedi, mektuplarını, sırlarını sandıklarda sakladı. Mustafa Kemal ise Çankaya’da yapayalnız kaldı. Ne Fikriye’nin anaçlığı kalmıştı geriye, ne Latife’nin zekâsı.
O günlerde, bahçedeki sarı güllere daha uzun bakar oldu. Sarı gül, ayrılıktır derler bizim ellerde. Hüzündür. Latife Hanım’ın da ölene dek evinden sarı güller eksik olmadı. Konuşmadan, birbirlerini görmeden, sarı güllerin o hüzünlü dilinde anlaştılar yıllarca.
Bir gün Kılıç Ali’ye dönüp o itirafı yaptığında, aslında tüm hayatının özetini çıkarıyordu: Ordular yönettim ama bir kadını yönetemiyorum. Çünkü aşk, komuta kademesi dinlemiyordu. Aşk, tüzüklerle, kararnamelerle idare edilmiyordu. Ve Mustafa Kemal, o büyük devrimci, kalbindeki isyanı bastıramamış, o iç savaşta mağlup olmuştu.
Şimdi Anıtkabir’de yatıyor. Yalnız. Ve biz onun hikâyesini okurken, zaferlerini değil, asıl bu yenilgilerini, bu insani kırılganlıklarını seviyoruz. Çünkü o zaman anlıyoruz ki, o dimdik duran adamın içinde, bizim gibi seven, bizim gibi hata yapan, bizim gibi keşke diyen bir insan var.
Karakter çatışması. Latife Hanım güçlü, iradeli ve kıskanç bir yapıya sahipti. Atatürk ise etrafında sürekli kalabalık, uzun sofra sohbetleri, kadın-erkek karışık meclisler isteyen biriydi. Latife Hanım bu ortamı zaman zaman sert biçimde kısmaya çalıştı.
Siyasi müdahale iddiaları. Devlet adamları ve yakın çevre, Latife Hanım’ın siyasi işlere, randevu düzenlemelerine ve Mustafa Kemal’in kararlarına fazla karıştığını düşünüyordu. Bazı çevrelerde “Çankaya’yı o yönetiyor” söylemi dolaşıyordu.
Ali Fuat Cebesoy meselesi. Bazı anlatımlara göre Latife Hanım, eski silah arkadaşı Ali Fuat Paşa’yı Çankaya’dan kovarcasına bir tavır sergiledi. Bu, Mustafa Kemal’in yakın çevresinde derin kırgınlıklara yol açtı.
Kişisel tükenmişlik. Atatürk’ün gece hayatı, içki sofrası, anlık kararlar ve öngörülemeyen programı, düzenli ve disiplinli bir ev hayatı isteyen Latife Hanım için giderek katlanılamaz hale geldi.
Ayrılık: Tek cümlelik bir irade
5 Ağustos 1925 günü Mustafa Kemal, Çankaya Köşkü’nden ayrılırken Latife Hanım’a boşandıklarını bildirdi. Boşanma, İslam hukukunun o dönemde hâlâ geçerli olan talâk usulüyle gerçekleşti yani tek taraflı, Mustafa Kemal’in sözlü iradesiyle. Resmi Medeni Kanun, daha sonra 1926’da yürürlüğe girecekti. Dolayısıyla bu evliliğin sonu, tam anlamıyla eski hukukun son büyük uygulamalarından biri oldu; tarihsel bir ironi.
