Bir Umudun Despotluğa Dönüşmesi Üzerine
ENİS BEHİÇ
Cemal Abdülnâsır, 18 Ocak 1918’de İskenderiye yakınlarındaki Beni Mur köyünde dünyaya gelmişti. Babası küçük bir posta memuruydu; ailenin Mısır’ın yoksul taşra dokusundan gelen kökü, Nâsır’ı bir kurtarıcı söylemi kurmaya hazırlayan en güçlü zemin oldu. Çocukluğundan itibaren milliyetçi broşürler okumuş, öğrenci gösterilerine katılmış, silah altına alındıktan sonra 1948 Filistin Savaşı’nda Mısır ordusunun cephedeki çöküşüne bizzat tanıklık etmişti. Gördüğü yenilgi ona tek bir gerçeği öğretti: bu ülkeyi değiştirecek olan, saraylardaki muktedirler değil, kendisi gibilerdi.
“Hür Subaylar” Örgütü
Geleceğin Mısır devlet başkanı Enver Sedat, 1940’lı yılların başında gizli “Hür Subaylar” örgütünün aktif bir üyesiydi. Abdülnâsır ise bu yapının en kararlı ismi olarak öne çıktı. 23 Temmuz 1952’de gerçekleştirilen darbeyle Kral Faruk tahttan indirildi ve onlarca yıllık monarşi fiilen sona erdi. İktidarın ilk sahibi görünürde General Muhammed Necib’di ancak gerçek güç, arka planda örgütü yönlendiren Abdülnâsır’ın elindeydi.
Başkan Necib ile Abdülnâsır arasında kısa sürede görüş ayrılıkları belirdi. Necib’in İhvan-ı Müslimin’e fazla yakın olduğu düşünülüyordu. Kasım 1954’te Necib görevden alındı ve on sekiz yıl boyunca sürecek bir ev hapsine mahkûm edildi. Abdülnâsır, cumhurbaşkanlığı görevlerini devraldı.

İhvan ile Balayı Kısa Sürdü
1928’de Hasan el-Benna tarafından İsmailiye’de kurulan İhvan-ı Müslimin, 1952 darbesine önemli bir destek vermişti. Hür Subaylar’ın üyeleri, Abdülnâsır ve Sedat da dahil olmak üzere, 1940’lardan bu yana İhvan ile yakın ilişkiler içindeydi; bazıları cemiyetin fiili üyesiydiler. İhvan üyeleri Filistin’de subayların yanında savaşmış, devrimden önceki yıl Süveyş Kanalı bölgesinde Britanyalılara karşı silahlı operasyonlarda birlikte hareket etmişti. Devrim sonrasında bu ilişki başlangıçta iyi geçti ancak çok geçmeden bozulmaya başladı. Ordunun siyasi iktidarı paylaşmayı reddetmesi ile İhvan’ın anayasaya İslam hukukunu yerleştirme ısrarı, kırılmanın ardındaki iki temel nedendir.
Abdülnâsır’ın sonradan yaptığı bir konuşmada aktardığına göre, İhvan’ın rehberiyle bizzat görüşmüştü. İhvan lideri, Mısır kadınlarının başlarını örtmelerini zorunlu kılmasını ve sinemaları kapatmasını talep etmişti. Abdülnâsır’ın yanıtı sert oldu:
“Siz kendi kızınızın tıp fakültesinde başı açık okumasına engel olamıyorsunuz. Peki on milyon kadına nasıl örtünme zorunluluğu getireceksiniz?”
Bu gerilim, her iki tarafın da karşılıklı suçlamalar savurduğu açık bir çatışmaya dönüştü.
Manşiye Meydanı’nda Atılan Kurşunlar
26 Ekim 1954’te Mahmoud Abdel-Latif adlı genç bir İhvan üyesi, Abdülnâsır’ın İskenderiye’nin Manşiye Meydanı’nda yaptığı konuşma sırasında ona ateş açtı. Abdülnâsır vurulmadı; üstelik radyodan yayımlanan ses kaydında, seslerin arasında konuşmayı kesintisiz sürdürdüğü duyuluyordu.
“Ey özgür insanlar, bırakın beni burada öldürsünler!”
Bu haykırış tüm Arap dünyasına ulaştı. Karizmatik liderlik tarzı, daha sonra başkanlığının vazgeçilmez bir mührü haline geldi.
Suikast girişimi, İhvan-ı Müslimin’in zorla bastırılmasına zemin hazırladı. Altı lideri hainlikten yargılanarak idam edildi; pek çoğu tutuklandı. Binlerce üye gözaltına alındı. Suikast girişimini İhvan’ın bizzat örgütleyip örgütlemediği ya da olayın Abdülnâsır’ın işine gelen bir gerekçeye dönüştürülüp dönüştürülmediği, tarihçiler arasında tartışmalı olmayı sürdürmektedir.
Hücre Duvarları Arasında Yazılanlar
Abdülnâsır Dönemi’nde pek çok İhvan üyesi toplama kamplarında tutuldu ve işkenceye maruz kaldı. Kaçmayı başaranlar Mısır’da ve yurt dışında yeraltına çekildi. İşkenceye uğrayanlar arasında cemiyetin gazetesinin eski editörü Seyyid Kutub da bulunuyordu.
Kutub, cezaevinde bir dizi eser kaleme aldı; bunların içinde en önemlisi Yol Göstergeler (Ma’alim fi’t-Tariq) adlı yapıttı. Bu kitap, modern Sünni militanlığının başvuru metinlerinden biri haline geldi. 1964’te tahliye edilen Kutub, ertesi yıl yeniden tutuklandı ve 29 Ağustos 1966’da idam edildi. Onun infaz edildiği yıl, Abdülnâsır Mısır’ı çoktan tek partili bir devlet çerçevesine oturtmuştu.
Arap Sosyalist Birliği
Arap Sosyalist Birliği, 1962 yılında Cemal Abdülnâsır tarafından ülkenin tek siyasi partisi olarak kuruldu; 1952 devriminin Hür Subaylar Hareketi’nden doğmuştu. Tüm diğer siyasi örgütler yasaklandı. Üyelik zorunlu olmasa da fiilen devlet işi elde etmenin ve elde tutmanın ön koşulu haline geldi.
Arap Sosyalizmi ideolojisi; sanayi, tarım, medya ve ticaret dahil tüm kilit sektörler üzerinde devletin tam denetimini olanaklı kılan Ulusal Şart ve ASB aracılığıyla kurumsallaştırıldı. Siyasi özgürlükler, kalkınma ve istikrar için zorunlu olduğu gerekçesiyle kısıtlandı.
Abdülnâsır ekonomik milliyetçilik söylemini de araçsallaştırdı. 1956’da Süveyş Kanalı’nı millileştirmesi onu Arap dünyasında efsanevi bir statüye taşıdı; ancak bu sembolik hamle iç baskıyı meşrulaştırmak için bir kalkan işlevi gördü. 1 Ocak 1959’da rejim, Mısır’daki neredeyse tüm komünistleri hapsetti ve 1964’teki serbest bırakılmalarına dek ağır baskıya tabi tuttu. Sol muhalefet susturulmuştu, sağ muhalefet zaten kapatılmıştı, ortada geriye kalan yoktu.
1967 yenilgisi, çöken bir mitolojinin son perdesiydi.
Haziran 1967’de İsrail ile yapılan Altı Gün Savaşı, Abdülnâsır’ın bütün Pan-Arap söyleminin içini boşalttı. Mısır, Suriye ve Ürdün’ün uğradığı askeri yenilgi; Sina Yarımadası’nı, Golan Tepeleri’ni ve Batı Şeria’yı yitirmeyle sonuçlandı. Arap dünyasında araştırmacıların sonradan “el-Neksa” olarak adlandıracağı bu derin kırılma, yalnızca toprak kaybı değil, bir kuşağın düş kırıklığıydı. Abdülnâsır istifasını açıkladı ancak halk kalabalıkları sokaklara dökülerek onu geri dönmeye zorladı. Bu hem gücünün hem de trajedisinin son göstergesiydi. 28 Eylül 1970’te kalp krizinden öldü.
Abdülnâsır’ın siyasi yaşamını tek bir biyografik olgu olarak okumak mümkündü. Onun izlediği yolu bir kalıp olarak ele aldığımızda ise bu tablonun İslam coğrafyasında defalarca tekrarlandığı görüldü. Nâsırlaşmak, beş aşamadan geçen bir süreçti.
Birinci aşamada meşruiyet, halkın sesini temsil etme iddiasıyla kuruldu.
Abdülnâsır, 1952 darbesini bir monarşi karşıtı devrim olarak sundu. Ordunun halkın kurtarıcısı olarak konumlandırılması, dış düşman söylemi (Britanya emperyalizmi, Siyonizm) ve geniş bir toplumsal tabana hitap eden arazi reformu; bu meşruiyetin üç temel sütununu oluşturdu.
İkinci aşamada demokratik araçlar, iktidarı pekiştirmek için kullanıldı.
Haziran 1956’da yapılan referandum, hem yeni anayasayı hem de Abdülnâsır’ın cumhurbaşkanlığını halkın onayına sundu. Oylamanın sonucu açıklandığında muhalefet partileri zaten feshedilmiştir; seçmen gerçek bir seçenekle değil, onaylanmak üzere sunulmuş bir kararla karşı karşıyaydı.
Üçüncü aşamada İslamcı muhalefet, devletin bütünleşik düşmanı olarak damgalandı.
İhvan’a yönelik operasyon, yalnızca bir örgütü tasfiye etmemişti; bütün dinî temelli siyasal katılım biçimlerini şüpheyle karşılanacak bir kategoriye sokmuştu. Bunun karşılığında devlet, dini kendi tekeline alarak yeniden tanımladı.
Dördüncü aşamada kalkınmacı otoriter söylem, özgürlük talebini erteledi.
Sanayileşme, Aswan Barajı, millileştirmeler; bunların tamamı iktidarın halk adına hareket ettiğinin delili olarak sunuldu. Bu argüman bir kez işler hale geldiğinde, siyasi özgürlük talebi önemsiz ya da zamanı gelince ele alınacak bir meseleye dönüştürüldü. Ancak o zaman hiç gelmedi.
Beşinci aşamada hezimetle birlikte ideoloji çöktü ama iktidar aygıtı ayakta kaldı.
1967 yenilgisi Abdülnâsır’ı kişisel olarak sarstı ancak kurduğu baskı aygıtı varlığını sürdürdü. Sedat, Mübarek ve nihayet Sisi’nin devraldığı yapı özünde aynıydı.
Bu kalıbın İslam coğrafyasındaki tekrarlarına bakıldığında tablo netleşti: Cezayir’de FLN, Suriye’de Baas, Irak’ta Saddam Hüseyin, Libya’da Kaddafi. Tüm bu örnekler, zaman zaman farklı ideolojik kılıklar giymiş olsa da özünde aynı grameri paylaşıyordu: halkın adına geldiler, halkın yerine geçtiler, sonunda halka karşı döndüler.
Nâsırlaşmak, dolayısıyla yalnızca bir Mısır olgusuna verilen isim değildi. Doğrudan seçimle değil ama halkın içinden çıkıp onu kurtarma iddiasıyla gelen; muhalefeti önce içine alan, ardından ezerek dışarıya süren; kalkınma ve milli onur söylemini baskı aygıtının perdesi olarak kullanan her iktidar biçiminin ortak adıydı. Bu kalıbın kırılmasının önündeki en büyük engel ise toplumsal hafızanın kısalığıydı. Her yeni “kurtarıcı”, öncekinin yarattığı yıkımın üstüne inşa etti; halklar ise çoğu zaman Abdülnâsır’ın ilk yıllarını son yıllarıyla bir arada anımsamakta güçlük çekti. Ve böylece tarih, farklı isimlerle ama aynı senaryo ile yeniden sahnelendi.
