Su gibi gidip dönemeyenler

Muhterem Demir Uysal

Eyfel’in ışıkları henüz yanmıştı. Demek ki artık vakitlerden akşamdı. “Şehrin kalbi burada!” dercesine, devasa rüzgâr gülleri gibi dönüyordu meşhur kulenin ışıkları. Köyündeki, okuma yazması olmayan anası gelse görse belki o da fabrika bacasına benzetirdi. “Ucube demir yığını” bile derdi. Uğursuzluk getirecek deyip içinden dualar okur, kuvvetli bir rüzgâr gibi Eyfel’e doğru üflerdi.

Gündüz bulanık bir çamur gibi akan Seine (Sen) Nehri’nin sularına gece nasıl da güzel düşüyordu. Koyu karanlıkla buluşunca nehir, alı moruna karışmış fistanlı köçek gibi, kulenin ışıkları suyun üstünde aks ediyordu. “Mayıs da bitiyor” diye mırıldandı İzzettin. Sanki bahar unutulmuş bir mevsimdi bu memlekette. Yağmuru boldu, yağmur her mevsime bahşedilmişti. Ama güneş, Konya Ovaları’na düştüğü gibi gelmiyordu bu ecnebi memleketine. Arnavut kaldırımlı ıslak sokakların kokusu kahve kokularının, şarap kokularının içinde eriyip gidiyordu. Yolların iki yanında pek gösterişli, terasları çiçeklerle donatılmış, çizgili tenteleri açılmış, içinden loş ışıklar taşan mekânlar vardı. İçlerinden birinden bile bizim köy kahvesinin duvarlarında yankılanan çay kaşığı sesi taşmıyordu. Birinin bile içinden tanıdık bir ses çıkıp “Okeye dördüncü aranıyor!” demiyordu. Hiçbirinde bıyığı yeni bitmiş, körpecik delikanlı kahveci çırağı Hamdi, tavşankanı çaylarla dolu tepsiyi ters düz ede ede telaşla çay dağıtmıyordu.

Gece ilerliyor İzzettin’se hâlâ nehrin kıyısında volta atıyordu. Farkında bile değildi kaç tur attığının, kaçıncı sigarasını yaktığının. Nihayet zihninin yorgunluğuna bedenininki de eklendi. İşte o zaman yorulduğunu, dizlerinin artık tutmadığını fark etti. Biraz soluklanayım deyip nehrin kenarındaki yüksek duvara oturdu. Başka dillerden anlamadığı kelimeler kahkahalara karışıyor, simsiyah suyun üstündeki mavnalarla uzaklaşıyordu. Kulağına gelen sesler, sokaklar, ciğerlerini dolduran nemli hava bile yabancıydı. Ya da her şey, herkes birbirinin tanıdığıydı da, bir tek oydu yabancı. Kaybolduğu zamanın içinde, tanımadığı mekânın içindeki tek, yalnız kalmış bir yabancı…

Bir efkârdır geldi oturdu içine. Eli cebine gitti. Son kalanlardan bir sigara daha yaktı. Yabancı ülkenin karanlık göğüne üfledi dumanını. Kendini bildi bileli ona, “Arabesk” diye öğretilen ne şarkı varsa döktü yıldızlar önüne. Dolandı diline “Batsın Bu Dünya!” Bir isyan gibi haykırdı geceye. Duyanı oldu da, anlayanı olmadı. Bu sefer, “Bana Sor!” diye titretti karanlık Seine Nehri’nin sularını. Suya atılan, iki kerecik seken bir taş gibiydi kelimeleri. “Bana sor memleket özlemini ama en çok da Zeliha’mın özlemini” dedi bu sefer.

18 ARALIK 1971- DÜĞÜN

Soğuk bir kış gecesiydi ona “Kadınım” dediğinde. Daha ayı dolmadan, avucunda kınası solmadan ardında yeni gelin bıraktığı Zeliha’sının özlemi kor gibi düştü içine. Oysa yeminleri vardı, ömürlerinin tek bir gecesinin bir tek anı bile birbirlerine sarılmadan sabaha varmayacaktı. Gözleri kapansa nefesleri buluşacaktı gecenin en derininde. Dünya duracaksa onlar koyun koyuna uyudukları zamanda dursundu. Ahtları bile vardı, koskoca Konya Ovaları’nı adımlarken aralarında bir adımdan fazla mesafe olmayacaktı. Bir adımlık mesafe ne kadar da uzaktı. Seine Nehri’nin karanlık sularında gördü Zeliha’nın iki kara gözünü. Ama yine yetmedi, ruhuna yabancıydı bu şehir. “Paris” dedi dudağının ucundan acı bir gülümsemeyle. Köyün emektar öğretmeni “Aşkın Başkenti” demişti Paris için. “Dünya modasının kalbi de orada atıyor.” diye eklemişti. Birlikte büyüdükleri mahalle arkadaşı Mehmet de “Eee sen artık Parisli madamları giydirir kuşatırsın.” diye takılmıştı bir gözünü kırparak. Elinde büyüdüğü Mualla teyzesi gözleri dolu dolu arkasından sular dökmüş “Su gibi git, su gibi gel evlat!” demişti. Ama o,su gibi dönemedi. İzzettin, Fransa’ya gelmek için terzi olarak başvurusunu yapmıştı. Gelir gelmez de şehrin en eski, en köklü terzilerinden birinin küçücük dükkânında işe başlamıştı. Hünerli elleri, sabırlı oluşu ve mütevazılığı daha ilk günlerden fark edilmişti. Patronu Monsieur Dupont, Fransızca bilmemesine rağmen onun mesleğine duyduğu saygıyı, kumaşa dokunan parmaklarının maharetini hemen anlamıştı. Zamanla kelimelerden çok bakışlarla, gülümsemelerle anlaşır olmuşlardı. Bir kahve, birkaç kelime, yarım yamalak Fransızca…Ama bu dostluk uzun sürmedi. Henüz birkaç ay geçmişti ki Monsieur Dupont, bir gece geçirdiği kalp kriziyle hayata veda etti.

İzzettin ertesi sabah dükkana gittiğinde camında asılı duran “Kapalı” tabelasını ve yanına aceleyle, kötü bir el yazısıyla iliştirilmiş kısacık notu gördü. Monsieur Dupont’un vefat ettiği, dükkânın ne zaman yeniden açılacağının bilinmediği yazıyordu. Sipariş sahipleri için bir telefon numarası da bırakılmıştı. İzzettin, sonraki günlerde neredeyse her gün dükkânın önünden geçti. Her defasında içinde aynı umut filizleniyordu. “Belki bugün açılmıştır…Belki içeride birileri vardır…” Bazen cama yaklaşır, alnını soğuk cama yaslar, iki elini yüzünün iki yanına koyarak buharlanan camdan içeriyi seyretmeye çalışırdı. Köşedeki yuvarlak masanın üzerinde, içindeki kahve izleri kurumuş iki büyük fincan hâlâ duruyordu. Sanki sahipleri birazdan içeri girecek, yarım kalan sohbetlerine devam edeceklerdi. İzzettin o günkü konuşmaları bir bir hatırladı. Kırık dökük Fransızcasıyla yine Zeliha’sını anlatmıştı patronuna. Monsieur Dupont onu dikkatle dinlemiş, gülümseyerek aşktan söz etmiş, sonra da yavaşça, “Merak etme…Gelir…Zelihan gelir.” demişti omzuna dokunarak. İzzettin, cümleyi doğru anlayıp anlamadığını bile bilmiyordu. Ama Zeliha’nın adını ne zaman duysa yanakları usulca al al olurdu.

Cama dayadığı başını biraz sağa çevirdi. İşte oradaydı… O gün saatlerce arayıp bulamadıkları yeşil ip makarası yuvarlanmış, askıdaki uzun elbisenin etek kıvrımlarının arasına sıkışmıştı. Şimdi bulunmuştu… Ama artık çok geçti. Monsieur Dupont’un iki eliyle havada tutup göstererek, “Bu çok acil. Yarın bitirir, teslim ederiz.” dediği pantolon da hemen şuracıktaydı. Pantolon neredeyse hazırdı. Ama o yarın hiç gelmemiş, o pantolonun işi hiç bitmemişti. Emek yarım kalmış, kurulmaya başlayan dostluk, birlikte içilecek nice kahve ve M.Dupont’un babacan gülüşü, anısıyla birlikte o dükkânda öylece kalmıştı.

Günler geçtikçe İzzettin dükkâna biraz daha uzaktan bakmaya başladı. Artık cama başını dayamıyordu. Çünkü içeride ne varsa ezbere biliyordu. Kahve fincanlarının yerini… Bulunamayan yeşil ipin şimdi nerede durduğunu… Hangi ceketin kimin için dikildiğini… Hangi pantolonun paçasının eksik kaldığını… Hepsini biliyordu.

Kullanılmayan makasların paslanmaya başladığını dokunmadan, camın öbür tarafından hissediyordu. Tozlanan kumaşların tozu sanki boğazını tıkıyor, yolun karşısından geçerken bile dükkânın rutubetinin kokusunu içine çekiyordu. Zaman orada, o günde durmuştu.

Yapabileceği başka işler aradı. Kapısını çaldığı her dükkândan umutsuzca dönerken biraz daha sessizleşti. Beklediği o güzel haber bir türlü gelmedi. Elleri makasına yabancı oldu. Ve İzzettin anladı ki kapılarına kilit vurulan, kepenkleri indirilen, ışıkları söndürülen kırk metrekarelik dükkânlarda insanın umutları da sessizce ölüyormuş.…

İşler umduğu gibi gitmedi, İzzettin aşkın başkentine getiremedi Zeliha’sını. “Ha gayret sabret, düzelir” dedi ama kalmamıştı artık ne bu işin çaresi, ne de onun dayanacak takati. Zeliha’nın son gönderdiği, “Ne zaman geleceksin?” diye sorduğu mektubu ceketinin cebinden çıkarıp bir kez daha okudu. Sevdiğinin yumuşacık sesiyle her zamanki gibi gülümseyerek hece hece İzzettin’im deyişi geldi kulağına. Simsiyah saçlarının serildiği, İzzettin’in diktiği cennet yeşili elbiseyle şimdi karşısında duruverseydi sevdiği. Serin bir bahar rüzgârının arasında Zeliha’nın ılık nefesini hissetti. Dayanamadı göğsüne inen hasret hançerine. Kalktı yerinden koşar adımlarla vardı Eyfel’e. Soluk soluğa çıktı demir kokulu ıslak merdivenleri. Kulenin birinci katında, yerden 75 metre 53 santim yükseklikteydi. Cebini yokladı, “son bir sigara daha” dedi, ama yoktu. O tükenmişti, umutları, cebindeki sigarası bile tükenmişti.

Konyalı terzi İzzettin, 27 Mayıs 1972 gecesi bıraktı bedenini karanlık boşluğa. Dilini kimsenin anlamadığı Zeliha’nın mektubu cansız bedeninin yanına düşüverdi. Islanmış mektup, sabahın ilk güneşiyle kuruyup Seine Nehri’ne doğru savruldu.

KONYALI TERZİ İZZETTİN

Bu hikâyenin İzzettin’e ait ayrıntıları bütünüyle doğrulanmış bir biyografi değildir.

Yıllar önce okuduğum bir kitaptan çok etkilenmiş, ardından “ Eyfel’den atlayarak intihar edenler kimlerdir?” diye internette araştırmaya başlamıştım. Karşıma bu isimdeki bir Türk vatandaşına ilişkin tek bir haber çıkmıştı. Haberde onun hayatından çok Türkiye’de ve Fransa’da intihar olaylarının toplum tarafından nasıl algılandığı ve medyada nasıl, ne kadar yer aldığı anlatılıyordu. Yaşayabileceği uzun yıllar varken ardında birkaç satırlık haber kaydı bırakan o insanı düşündüm. Eyfel Kulesi’nin yüksekliğinden çok, İzzettin’i o yüksekliğe çıkaran yalnızlığın derinliği ilgilendirdi beni. Bir insanı doğduğu topraklardan koparıp yabancı bir şehirde sessizce yok oluşa sürükleyen şey neydi? Özlem miydi, işsizlik miydi, çaresizlik miydi, yoksa adına gurbet dediğimiz o görünmez yara mıydı?

İzzettin’in gerçek hikâyesini bugün artık bütün ayrıntılarıyla bilmemiz mümkün değil. Bu acı olay gerçekten yaşanmıştı. İhtimallerle tamamlanabilecek bir hikâyeydi. Ben de öyle yaptım. İzzettin’e bir hayat verdim. Belki gerçeğin aynısı değildi. Ama gerçek bir olaydan hareketle kurulmuş edebî bir kurguydu. “Bilinmeyen, duyulmayan başka İzzettinler var mıdır?” diye düşündürdü. Ve beni başka hikâyelere götürdü.

PARİS’TEKİ SAVCI

Yıllar önce tanıştığım, yarım asır boyunca Paris’te araştırmacı-gazetecilik yapan Tansu Bey’le (Tansu Sarıtaylı) iletişime geçtim. Bizzat tanık olduğu, meslek anılarını kaleme aldığı kitabında da (Tansu Sarıtaylı Paris’ten Bildiriyor. Boğaziçi Yayınları 1. Baskı, 2022 Ocak) yer verdiği, başka iki çarpıcı olayı daha anlattı bana. İlk olay, Paris’te araştırma yapmak üzere Türkiye’den gönderilen bir savcıyla ilgiliydi. 1970’li yılların sonlarında mesleki araştırma ve inceleme yapmak üzere iki savcı ve iki hakim Paris’e gönderilmişti. Üniversite eğitimi gören veya yüksek lisans için Paris’te bulunan öğrenciler gibi onlar da yabancı araştırmacılara tahsis edilen Cité Universitaire Öğrenci Yurdu’nda kalıyorlardı. Yurtta kalanlar birbirlerini tanıyor, sık sık bir araya geliyor, ülke meselelerini konuşup fikir alışverişinde bulunuyorlardı. Yurdun öğrencilerinden biri sabah saatlerinde Tansu Bey’e ulaşıp kendisini durumdan haberdar etmişti. Savcılardan biri odasında hayatına son vermişti. Tansu Bey’in elinde fotoğraf ve detaylı bilgi yoktu. Bu yüzden “Araştırma ve etüd yapmak üzere Paris’te bulunan bir Türk savcı intihar etti.” başlıklı bir yazı yayımlamıştı. Bir hayatın sonu, birkaç satıra sığmıştı.

ORLEANS DOSYASI

Ankara’nın kazalarından birinde doğup büyüyen ağaoğlu denecek kadar varlıklı bir aileden çıkıp Fransa’ya gelen vatandaşımızın yaşadıkları da başka bir elim olaydı. Doğup büyüdüğü yerde çok kişi ilkokulu zar zor okurken babası onu liseyi bitirecek kadar okutmuştu. Ankaralı gurbetçimiz muhtemelen Türkiye’deki aile, hısım akraba baskısından bunalarak bir arkadaşının aracılığıyla çalışmak üzere Fransa’nın Orléans şehrine yakın küçük bir kasabaya gelmişti. Eşini ve iki çocuğunu da getirdiği yerde diğer Türk ailelerden mesafeli bir aile hayatı kurmuştu. Orman işinde çalışırken işçi olmayı, başkalarından emir almayı kabullenememiş, diğer işçilerle de pek anlaşamamış ve sık sık iş değiştirmişti. İşsiz kaldığı zamanlarda Fransa Aile Yardım Kuruluşlarından ve Türkiye Paris Başkonsolosluğu ilgili makamlarından maddi manevi yardım almasına rağmen kişisel ve ailevi problemlerini çözememişti. Ev halkına, akraba evliliği yaptırdığı oğlunun eşine yani gelinine ve kendi eşine şiddet de uygulamaya başlamıştı. İş yerini ve çalışma saatlerini bildiği öz oğlunu iş çıkışı kalbine sapladığı tornavidayla yaralayıp ölümüne sebep olmuştu. Birkaç yıl süren cezaevi günlerine dayanamayıp kendisi de orada hayatına son vermişti. Tansu Bey şahsın ilk yaşadığı Orléans kentinde ve cinayeti işlediği Chartres’da kendisini tanıyanlarla görüşerek kitabında bu olaya da yer vermişti. Bu olayın bütün nedenlerini gurbetle açıklamak mümkün değildi. Ailevi sorunlar, ekonomik sıkıntılar, kişisel çatışmalar, uyum güçlüğü ve ruhsal çöküntü birbirine eklenmişti. Gurbet belki de bütün bu yüklerin üzerine eklenen başka bir ağırlıktı.

GURBET HASTALIĞI

Gurbet, bazılarının doğup büyüdüğü anavatanda kurduğu kimliği aşındıran, yaşam hevesinin üzerine bir karabasan gibi çöken, adı konmamış bir uyum sorunu, belki de bir nevi hastalık. Kimine göre “Sendrom”, kimine göre de “Home Sickness”, yani yoğun sıla özlemi olarak tanımlanan bir olgu olarak görülüyor. Bazılarına göreyse bunun adı, “Gurbet Hastalığı”…Adı ne olursa olsun, kimisi için gurbet yüklerin en ağırı.

Paris’te Eyfel Kulesi her gece yeniden ışıklanıyor. Seine Nehri, yüzyıllardır olduğu gibi akmaya devam ediyor. Şehir uyuyup, uyanıyor. Hayat, geride kalanlar için bütün sıradanlığıyla devam ediyor. İzzettin gibi…Paris’teki savcı gibi…Orléans’ta adını bilmediğimiz Ankaralı gurbetçi gibi…Bir uçak seferinin sıla hasretiyle doldurduğu yolcularının bile haberi olmadan cansız bedenleri o uçağın bagaj kısmında dönen nefessiz yolcular taşınıyor. Kimsenin haberi olmadan… Bu sendroma ya da sıla özlemi de denen gurbet hastalığına yakalanan adı bilinmeyen, sesi duyulmayan, hikâyesi anlatılmayan bütün gurbetçiler için…Su gibi gidip dönemeyenler için…

Ve geride, birilerinin hatırlamasını bekleyen bütün yarım kalmış hayatlar için yazıldı.

Fotoğraf: Ruediger Ettl / Shutterstock.com

Add a comment

Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

İlk Siz Haberdar Olun!

Abone ol butonuna basarak, Gizlilik Politikası ve Kullanım Koşulları'nı okuduğunuzu ve kabul ettiğinizi onaylıyorsunuz.