İçimdeki yokluğunda hem çok varsın hem de çok yoksun. İyi ki bende varsın.
Nuray Aslan-Uhl
Hikâyenin göğünü, Fadime annemin göğsünü yormadan nasıl yazacağımı bilemiyorum. Yaralarının annemin özeti olduğunu söylerken kelimeler sanki bir taşın üstüne baş koyuyor. Bu hikâyenin bir ucu doğduğum Varto’ya, bir ucu yaşadığımız Berlin’e dayanır; iki ucuysa annemin kalbinde iliklenir. Onun yüzünde, dilsizliğinde, yarım kalmış yaraları gördüğüm, onun ise benim yüzümde, edamda babamı bulduğu yerde başlar hikâyemiz.
Evimizin duvarlarına sinen sıcaklığı, yuva kokusunu anneme borçluyuz. Öyleyse hep birlikte köy evimize dönelim. Minderin baş köşesine sessizce oturup harflerini arayan cümlelerin saçılmış hecelerini tek tek tamamlamaktan başka çaremiz yok. Bizde insan, doğduğu yere değil, geride bıraktıklarına benzerdi. Kamer Dede’min Xoşan Çayı kıyısındaki iki göz barınağı penceresiz ve tek kapılıydı. Işığını ve nefesini “locun” denen bacadan alırdı. Bacadan sarkan su yılanları bize masal anlatırdı. Korku değil, komşuluk getirirlerdi. Kim kimin evini sahiplenirdi bilinmezdi ama onlardan korkmadığımı biliyordum. Yılanlar “su” dilini bilir, evin diline eşlik ederlerdi. Onlarla sessiz bir anlaşmamız vardı; biz yuvalarına taş atmaz, onlar beşiğin gölgesine sokulmazdı.
Xoşan’ın su yılanları geceleri suyun tülünü omuzlarına alıp gelir, bacadan içeri bir ninni gibi süzülürdü. Gövdesi ıslak bir cümle, gözleri bir noktaydı. Annem, “Her canın gölgesi kendine aittir.” derdi. Biz eşiğe bir avuç su döker, kalanını çiçeklerin payına bırakırdık. Karıncalar yolunu bulur, serçeler kırıntıya konar, yılanlar kokumuzu tanırdı. Kırlangıçlar tavan kirişlerine yuva örer, süt sağılırken ineklerin buğusu pencereyi dantel gibi işlerdi. Kurtların uzağa asılmış ulumaları geceyi dengede tutar, ağustosböcekleri sobanın yanı başında yaz gecelerini uzatırdı.
Yılanlar dere kıvrımlarına saklanan sırları bize getirir, su akarken susar, susarken anlatırdı; biz de lokmamızı böldüğümüz gibi korkumuzu bölüşürdük. Bazen gecikmiş bir rüzgâr bacayı yoklar, yılanlar saç örgüsü gibi sarkar, sonra geri çekilirdi. Onların gidişi bir noktalı virgül, kalışı üç noktaydı. Irmak hiç yaşlanmadan akardı. İnsanların kabuk bağlayan dertlerini sırtlanır, koşarcasına uzaklara taşırdı. Dert ise kıyılarımıza tutunur, köklerimize inerdi. Geceleri üstümüze örttüğümüz yorgan, sırtımızdaki dertleri unutturacak kadar ağır ama şifasızdı.
Evimizin duvarları yaz kış rutubet tutardı. Çıplak toprak zemin kilimsizdi. Aynı delik lastik ayakkabıyı, aynı çamaşırı giyer, aynı günün içinden geçerdik. Güneşi görmek için dağlara tırmanırdık. Sabahın serinliğinde çiy kekik yapraklarının ucunda birikir, ezilen yaprakların yağı parmaklarımıza sinerdi. Kız çocuklarıydık. Eteğimizin ucu taşlara takılır, yine de geri dönmezdik. Dağda gökyüzü evimizin damıydı; rüzgâr saçlarımızın arasına dolanırken kahkahalarımız vadiden yükselen keçi çıngıraklarına karışırdı.
Kekiği kökünden sökmezdik. Her demetten bir tutam keser, kökü dağda bırakırdık. Arılar yanımızdan geçerken önlerinden çekilir, tırtılların üstünden adımımızı aşırır, karıncanın sıraya dizili sabrını bozmazdık. Avuçlarımıza sinen kekik kokusu bizimle tandır başına döner, ninem o demetleri gölgede kurutur, kışın ayran çorbasına yazı saklardı. Dağlar bizim asıl evimizdi. Tek göz barınağın duvarlarına sığmayan yanımız orada rahat nefes alırdı. Kayaların sırtı sıcakken çıplak ayaklarımızla basar, ufka uzanan patikada nereye vardığını düşünmeden yürürdük.
Kekik saplarını saçlarımızdan çözdüğümüz ince kurdelelerle bağlar, birini eve, birini komşuya, birini de dağa bırakırdık. Akşamüstü dağdan inerken mavi gök yavaş yavaş mora evrilir, biz kollarımızda kekik bağlarıyla köye dönerdik. Eteğimizin cebinden yayılan koku, kapının önünde bizi karşılayan sessiz hayvan kalabalığına karışırdı. Dağdan dönüp avluya girdiğimizde nefesimiz kısalır, eşiği geçince rüzgâr kesilir, kadınlara düşen pay küçük lokmalara bölünürdü; saçlarımıza sinen kekik kokusu bir süre daha bizimle kalsa da Fadime annemin çocukluğu o avluda erkenden bitmişti.
“Üç kadınla evli” sözü avlunun üstünde gölge gibi uzardı; tırpan sallarken sarı başağı gözleriyle okşayan, iki metrelik gölgesini toprağa diken Kamer dedemin üçüncü eşi, ondan yaşça çok küçük ve gönülsüz Zeliha ninemdi. Saçımıza sinen kekik kokusu Zeliha ninenin çocuk sesine tutunur, o ses geceleri içimizde uzun bir iç çekişe dönüşürdü. Sonradan anladım; o topraklarda “doğal” sayılan, Zeliha ninem gibi kızların henüz çocukken kendilerinden çok yaşlı erkeklerle evlendirilmesiydi. Mutsuzluk ve art arda doğumlar bedenlerine çöker, Anadolu kadınlarımızı daha genç yaşlarında şekilsiz gövdelere dönüştürürdü. Zeliha ninem, dört gözle beklenen üç oğul ile iki kız doğurdu; “onlar ermişler muradına” demek ona nasip olmadı. Annemin hikâyesi ise büsbütün yokuş; adım başı taş, adım başı sessizlik.
Çay bizde işi bırakıp dinlenmenin elçisidir. Şekeri küçük parçalara böler, çayı kıtlama içerdik. Dilimiz şekerlenmez, tadı çok uzaktan gelir, zor kış günlerini düşünürdük. “Şimdiki zaman” yokmuş gibi, “gelecek”te yaşardı insanlar. Evde konuşulan dil ile dışarıda mecburen taşınan dil birbirini sevmezdi; kapıyı çekip sokağa çıktığımızda biri ağzımızda susardı.
19 Ağustos 1966, saat 14.22’de Fadime annem tandırın başındaydı. Hamur bezini toplamaya fırsat kalmadan taş avlu ayaklarının altından çekildi; kül, un ve toz köyün üstüne çökerken ne evlerin kapısı seçiliyordu ne insanların yüzü. Annem, rahminden dünyaya emanet ettiği beni göğsüne bastı, depreme bırakmadı; Gülçıray’ın sesini taşların arasında aradı. “Oy lımıne!” (vah bana, benim halime!) Ablam Gülçıray… Toprağın gürültüsüne yenilen onca candan biriydi. Annem o günden sonra dünyayla konuşmayı bıraktı. Bir daha tamamlanamadı.
Fadime annem gibi çocuk gelinler, on çocuklu kadınlar, daha evcilik çağında kendi çocuklarını büyütmeye başlayan genç anneler, konuşmaya doymadan susmayı, görülmeyi beklemeden görünmez olmayı öğrenirdi. Berivan’ın kınalı avuçları kendinden başka herkese hizmet ederdi. Kaf Dağı’nın ardını hiçbir kadın göremezdi. Kamburunu kendi yaratan Ana/dolu. Kış, mevsim miydi, dert miydi, karar veremezdik. Kar boyumuzu aşar, günleri beyaza mühürlerdi. Sobanın alevi har har yanarken bile çocuk ellerimizi ısıtmazdı. Kışın soğuğu içimize siner, beyaz üşürdük. Sofrada ekmek vardı; tuzla yağ çoğu gün yoktu. Hayvanlar önce doyar, anneler ekmeği kül ve toprakta pişirirdi. Bizim mutluluğumuzsa masallardaydı.
Annem gurbetin içinde kimliksizliğine sığınırken ben onun sihrini bozmaktan korkarak yazıyorum. Berlin’de Fadime annem hamurun mayasını uykumuza karıştırır, pişirdiği sıcak ekmeğin kokusunu soğuk odalara yayardı. Bazen balkon demirinde kuruyan çamaşırların arasından Varto’nun rüzgârını duyardım. Berlin’deki evimizin duvar sıvasında köyün rengi kalırdı. Unutkandı annem; en çok kendini unuturdu.
Annemin ömrü, sesi kıstırılmış bir türkünün yarım kalmış son nakaratını andırırdı. İçine sıla, içine Varto, içine köyü kaçınca başlardı ağlamaya. Sabahın saatini uykusuna, evin düzenini bedenindeki ağrılara göre kurardık. Geceyi nasıl sabaha taşıdığını çok sonra öğrendim. Annem çoğu kez ne kendinde ne de kendi evinde yoktu. Sütüne karışmış sevgisi hâlâ damağımda; ömrünü babama ve bize veren annemin sesi, ablamın ardından yaktığı ağıtlarda kaldı.
Evin eşiğinde vakitsiz çoğalan mezarlar… Annem kimsesizliğini kimseye emanet etmedi; küçük kızını üşütmemek için, masallar örtünsün diye, sesini onunla mezarın başucuna bıraktı. Annem harf harf konuşmaktan kaçınır, unuttuğu anda toprağın yeniden gürleyeceğini sanırdı; Berlin’de bizi büyütürken aklı sık sık dağ başındaki mezarlara giderdi. Fadime annem on beşinde “anne”, “yenge” ve “büyük gelin” oldu; söze gelmeyince elleriyle, gözleriyle konuşurdu, yokluğunda sesini hâlâ onlardan duyuyorum. Al yazmasına ilişen yaşları silerken ben de susardım.
Dilin düğümünü açmakta zorlandıkça peşi peşine sigara yakardın. Seni çoğu zaman sis içinde hatırlıyorum; bir elinin parmakları dumanın ipine tutunur, duman fotoğrafın üzerinde ağır ağır yürürdü. Ağız dolusu güldüğünü hatırlamıyorum. Gözlerindeki ağıt sıladan gurbete, dünden bugüne uzanırken ben içimde durmadan dağılıyordum. Şimdi yine sustun, köy evinin yakınındaki ırmak kenarına oturdun. Korkmayı senden miras aldım; aileyi sahiplenmeyi, koşulsuz sevmeyi de.
Tek sandalyeli masaya oturup seni yazıyorum; söyleyecek çok sözüm var ama beşiğime iliştirdiğin “luri, luri, luri, berxa mın, luri” (Ninni, ninni, ninni, kuzum benim, ninni) klamını (söz, ağıt) düşündüğümde duraksıyorum. O klamın ardına saklanıp senin sustuklarını hece hece tamamlıyorum. Gece ilerlerken seni göç yolumuzda, köyümüzün dağlarında ve Berlin’deki evimizin dört duvarında hatırlıyorum; sen kendine gelmeyi unutsan da ben sana geliyorum. Sen ise hâlâ Gülçıray’ın küçük tabutunun başında bekliyorsun. Eski klamlarımızı mırıldanırken sesin yine kırılıyor. Ellerimin üşümesi geçmedi.
Sen kendini hikâyesiz sansan da arkasına sığınacağım tek hikâyem sensin. Benim hikâyem Xoşan Çayı’nın kıyısında, senin kucağında başladı.
