Dinle Isabel!

Isabel Allende kızının hastaneye kaldırıldığı haberini yeni romanının tanıtım turunda, Barselona’da katıldığı bir kutlama gecesinin ortasında aldı. Kızının Madrid’deki bir hastanede porfiryadan kaynaklanan komplikasyonlar nedeniyle komaya girdiği Aralık 1991’den itibaren ona mektuplar yazmaya başladı. 
Foto: Alamy.com

Sebahattin Çelebi

Aralık 1991. 

Madrid’in soğuk, yağmurlu bir gecesinde Isabel Allende, kızının yatağı başında oturuyordu. Hastane koridorunun sert ışıkları yanıyordu; doktorlar, hemşireler gelip geçiyordu. Ama Paula orada, sedyenin üzerinde, aralarında camdan bir duvar varmış gibi uzakta yatıyordu.

Gözleri kapalıydı. 

Sesi yoktu. 

Duymuyor olabilirdi. Ya da belki duyuyordu; kim bilecekti?

Isabel Allende bir şey yapabileceğini hissetti, kağıdı kalemi eline aldı ve yazmaya başladı. O gün yaptığı şey hayatının en büyük eserini doğurdu.

“Dinle, Paula. Sana bir hikâye anlatacağım; uyanınca kendini kaybolmuş hissetmeyesin diye.”

“Paula”, bir roman değil; bir annenin kızına uzandığı en çaresiz andı.

Isabel Allende kızının hastaneye kaldırıldığı haberini yeni romanının tanıtım turunda, Barselona’da katıldığı bir kutlama gecesinin ortasında aldı. Kızının Madrid’deki bir hastanede porfiryadan kaynaklanan komplikasyonlar nedeniyle komaya girdiği Aralık 1991’den itibaren ona mektuplar yazmaya başladı. 

Porfirya, hemoglobin sentezini bozan nadir bir genetik metabolizma hastalığıydı. Kırmızı kan hücrelerinde oksijen  taşınmasını sağlayan hemoglobinin önemli bir parçası olan “hem” maddesinin üretim sürecinde görevli enzimlerin bozuk çalışması veya eksikliği sonucu ortaya çıkan nadir bir genetik hastalık grubuydu bu. Bu süreçteki aksaklık, vücutta porfirin adı verilen kimyasalların birikmesine neden olarak sinir sistemini veya cildi tahrip ediyordu. Sekiz farklı kalıtsal varyantı bulunan bu hastalık, Paula’nın babaannesi Ida üzerinden aileye geçmişti. Nadiren ölümcüldü; ama Paula için hastalığın seyri farklı oldu. Hastanede kendisine verilen, merkezi sinir sisteminin çalışmasını yavaşlatarak beyin aktivitesini baskılayan ve kişide gevşeme, rahatlama, uyuşukluk veya uyku hali yaratan maddeler, porfiryalı bir hastaya uygulanmaması gereken ilaçlardı. Bu tıbbi hata, beyninde ağır ve geri dönüşü olmayan bir hasara yol açtı. Paula bir daha komadan çıkamadı.

Paula Frías Allende, 22 Ekim 1963’te Santiago’da dünyaya gelmişti. Eğitimci, psikolog ve insani yardım gönüllüsüydü. Venezuela ve İspanya’daki yoksul topluluklarda çalışmıştı. 1991’de Ernesto Díaz ile Venezuela’da evlenmiş, ardından eşiyle birlikte İspanya’ya taşınmıştı. Madrid’de fakir çocuklara yardım eden bir Katolik okulunda gönüllü olarak çalışıyordu. Hastalık bu dönemde nüksetti.

6 Aralık 1992’de, Kuzey Kaliforniya’daki San Rafael’de, annesinin evinde, yirmi dokuz yaşında hayatını kaybetti. Geride eşi Ernesto Díaz ve ailesi kaldı.

Kitap, hastane sandalyelerinde başlayıp bir kıtayı aştı.

Kitap bu süreçte doğdu; Madrid’deki hastane sandalyelerinde, bekleme odalarında, uçuşlarda, Kuzey Kaliforniya’daki evin yatak odasında. Uyanacak kıza hazırlanmış bir hediye olarak başladı; uyumayan bir yasa dönüştü. Allende, kitabı bir anı kitabı olarak tanımladı; otobiyografi değil. Bir röportajında şöyle açıkladı: “Otobiyografiler olgulara, olaylara, tarihlere ve insanlara dairdir; bu ise duygulara dairdir, çok öznel bir kitaptır.”

Anlatı iki düzlemde ilerliyordu. Birinci düzlem, hastane odasının gerçekliğiydi: Doktorlarla yapılan görüşmeler, tıbbi raporlar, bekleme, umut, hayal kırıklığı. İkinci düzlem ise Allende’nin tüm yaşamının panoramasıydı: Çocukluğunu geçirdiği Peru ve Lübnan yılları, Şili’deki büyüme dönemi, 1973 askerî darbesi, sürgün yılları ve “Ruhların Evi” ile başlayan yazar kimliğinin kuruluşu.

Mektupla başlayan bir yazarlık geleneği, Allende’nin kaderine dönüşmüştü.

Allende’nin hayatında mektupların özel bir yeri vardı. 8 Ocak 1981’de, Caracas’taki sürgün yıllarında, ölüm döşeğindeki büyükbabasına bir veda mektubu yazmaya başlamıştı. Bu mektup, sayfa sayfa büyüyerek “Ruhların Evi”ne dönüştü. Allende o günü şöyle anlatıyordu: “Ona huzur içinde gidebileceğini, bana anlattığı her şeyi, hayatını, çılgın akrabalarımızı ve çok daha fazlasını hatırladığımı söylemek istemiştim.” O günden sonra tüm kitaplarını 8 Ocak’ta yazmaya başlamayı bir gelenek hâline getirdi.

On yıl sonra aynı hareket tekrarlandı; ama bu kez mektubu alan kişi büyükbabası değil, kızıydı. Ve bu kez mektubun alıcısı duyamıyordu. “Ruhların Evi” büyükbabanın ölümüyle bitmişti; “Paula” ise kızının ölümüyle bitmek zorunda kaldı. Allende’nin iki büyük eseri de bir kaybın kıyısında, elde kalemle, mektup yazarak doğdu.

“Paula”, Isabel’in yalnızca kızını değil kendisini de yazdığı bir kitaptı.

Allende, kızına şunu söylüyordu: “Bak ben kimim, biz kimiz?  Bu aileden, bu topraktan, bu acılardan geliyoruz.” Şili’nin 1973 darbesinin karanlığı, amcası Salvador Allende’nin devrilmesi, Pinochet diktatörlüğünün sürgüne mecbur bıraktığı yıllar; bunların hepsi Paula’ya, onu asla görmemiş torunlara ve okuyuculara aktarıldı. Çünkü kimlik, ancak aktarılarak yaşar; hafızasız bir insan nasıl var olamazsa, geçmişini bilmeyen bir halk da öyle, var olamaz.

Kitap, Allende ailesinin sıra dışı tarihini de gözler önüne seriyordu. İsabel’in babası diplomat Tomás Allende idi; Salvador Allende, babasının kuzeni olarak aile içinde ‘amca’ diye anılıyordu. Annesi, küçük yaşta çocuklarını bırakıp giden babasının ardından çeşitli ülkelerde yaşamak zorunda kalmıştı. İsabel, büyükbabasının Santiago’daki evinde büyümüş, orada hayatın ve ölümün, ruhanî dünyanın ve siyasi gerçekliğin iç içe geçtiği bir ortamda yetişmişti.

Şili’deki gazetecilik ve televizyon kariyeri, 1973 darbesiyle sona erdi. Ailece Venezuela’ya sığındılar. Caracas’ta on üç yıl sürgünde yaşadılar. Bu yılların acısı, yalnızlığı ve kayıp duygusu kitabın her sayfasına sinmişti.

Kitabın en sarsıcı gerçeği, Paula’nın ölümünü önceden hissedip hissetmediği sorusuydu.

Paula, 1991’deki balayında ölümünden sonra açılmak üzere bir mektup yazmıştı. Bu mektupta herkese veda ediyordu. Bu ayrıntı kitabın üzerine uzun bir gölge gibi düşer. Sanki Paula, annesinin henüz bilmediği bir şeyi çoktan biliyordu; sanki aralarındaki o derin bağ, zamanın sınırlarını aşıyordu. Yirmi dokuz yaşında yeni evlenmiş bir kadının böyle bir mektup yazması, onu tanıyanları derinden sarsmıştı.

Isabel bu mektuptan sonra bile, hastalık başladığında, kızını kaybedebileceğine inanmak istemedi. Annelerin büyük direnişiydi bu. Madrid’deki doktorlar başlangıçta Paula’nın iyileşeceğini ve tamamen toparlanacağını söylüyorlardı. Ama haftalar aylara dönüştü ve umutları yavaş yavaş eridi. Bir anne, ölümün kendi yavrusuna el uzatmasına inanmayı reddeder, reddetmek zorundadır. Aksi hâlde sabaha kadar ayakta kalamaz.

Allende, kitapta maskelerini tek tek çıkardı.

Kitabın en çarpıcı anlarından biri, Allende’nin rahip olan kardeşi Juan’ın yanında kendi kimliğini sorguladığı bölümdü. Kızını kaybetmeyi kabullenmek zorunda kaldığı anda şöyle yazıyordu: “Kayboldum, kim olduğumu bilmiyorum; bir zamanlar kim olduğumu hatırlamaya çalışıyorum ama yalnızca kılık değiştirmeler, maskeler, yansımalar, tanıyamadığım bir kadının bulanık imgelerini buluyorum.”

Bu itiraf, “Paula”yı yalnızca bir kayıp kitabı olmaktan çıkarıyordu. Allende, kızının yatağı başında yalnızca annelerin acısını değil, kendi varoluşunun hesabını da veriyordu. Kim olduğu, ne uğruna yaşadığı, hangi maskeleri taktığı; tüm bunlar, komadaki kızının sessizliği karşısında yanıt bekleyen sorulardı.

Isabel Allende, yazan değil; tanıklık eden biriydi bu kitapta.

Akademik çevrelerde “Paula” üzerine yapılan çalışmalar, Allende’nin kitabını hastalık anlatısı, otobiyografi, büyülü gerçekçilik, ulusal tarih ve mektup türünü bir araya getiren çok katmanlı ve deneysel bir anlatı biçimi olarak değerlendirdi. Bu araştırmalar, kitabın yalnızca edebi değerini değil, bilinç bozuklukları ve koma hâlindeki hastaların temsil sorununu da tartışmaya açtı. Paula’nın sessizliği, edebiyat eleştirisinde de ironik bir biçimde tekrarlanıyordu: Kendi adını taşıyan kitabın akademik analizlerinde bile, Paula’nın bireysel varlığı gölgede kalıyordu.

Ama tüm bu etiketlerin ötesinde kitap şuydu: Bir insan, başka bir insanı kaybetmenin tam ortasında, onu kelimelerle tutmaya çalışıyordu.

Eleştirmenler, kitabın gücünü farklı kelimelerle ama aynı şaşkınlıkla karşıladı.

Publishers Weekly, Allende’nin bu kasvetli senaryoyu başka bir insanın en derin acıları ve sevinçleriyle olağanüstü bir yüzleşmeye dönüştürdüğünü yazdı.

Chicago Tribune, kitabın okuyucuyla doğrudan konuşma gücünün şaşırtıcı olduğunu, bunun belki de Allende’nin sesindeki sağlık ve cömertlikten kaynaklandığını belirtti.

Los Angeles Times Book Review ise kitabı anı, otobiyografi, bir ölüm ağıdı ve belki de biraz kurgunun bir arada bulunduğu, hepsinin bir arada harika olduğu bir eser olarak tanımladı.

Doğruydu. Ama bunu mümkün kılan, Allende’nin yeteneği kadar, yazarken kaybettiği şeydi.

Paula’nın ruhu, yalnızca sayfaların arasında değil, dünya üzerinde yaşamaya devam etti.

Paula, 6 Aralık 1992’de gözlerini yumduğunda kitap bitmedi, bitmesi de mümkün değildi.

Allende, Paula’nın anısını yaşatmak amacıyla 9 Aralık 1996’da “Isabel Allende Vakfı”nı kurdu. Vakıf, kadınların ve kız çocuklarının üreme hakları, ekonomik bağımsızlık ve şiddetten korunma alanlarında güçlendirilmesini hedefliyordu. Paula’nın Madrid’de gönüllü olarak yardım ettiği fakir çocuklar için kurulmuş okul projesinden ilham alınmıştı.

Vakfın kuruluş hikâyesini Allende şöyle anlatıyordu: “Paula’nın ölümünden sonra, Hindistan’da gördüğü yoksulluktan sarsılmış bir anne, bebeğini bana uzatmıştı; kız çocuğu olduğu için kimsenin istemediği bir bebekti. O an Paula’yı nasıl onurlandıracağımı anladım.” Vakıf, kuruluşundan bu yana dünya genelinde yüzden fazla sivil toplum kuruluşuna hibe verdi ve yüz binlerce kadın ile çocuğun hayatına dokundu. Hibeler, kitap satışlarından elde edilen gelirle finanse ediliyordu. Merkezi Sausalito, Kaliforniya’daydı.

Bazı konuşmalar, ölüm bile olsa kesilmez.

2008’de Allende, “Günlerin Toplamı” (The Sum of Our Days) adlı yeni bir anı kitabı yazdı. Bu kitap da Paula’ya hitap ediyordu. Ölümünden sonra ailede yaşanan olayları, yeni aşkları, kayıpları, torunları kızına aktarıyordu. Çünkü bazı konuşmalar, ölüm bile olsa kesilmez. Bir anne, kızına mektup yazmayı bırakmaz.

Allende, Paula’nın ardından yazarlığı bırakmayı düşünmüştü. Ama sonra, yazmaktan başka yapabileceği bir şeyin olmadığını fark etti. “Ruhların Evi”, büyükbabasına yazılan, “Paula”, kızına yazılan mektupla, “Günlerin Toplamı” ise ölümün ötesine uzanan mektupla başlamıştı. Her seferinde kalem, kaybın karşısında Allende’nin tek silahıydı.

“Paula”, bu nedenle dünya edebiyatında yalnız durur.

“Paula”, kurgunun sihriyle değil; gerçekliğin çıplaklığıyla elde edilmiş bir kitaptır. Allende burada romanlarındaki büyülü gerçekçilikten vazgeçmedi, onu daha da keskinleştirdi. Çünkü kızını kaybeden bir annenin ağzından çıkan her sözcük zaten büyülüdür, her cümle zaten gerçektir.

Kitap, İspanyolca olarak 1994’te Plaza&Janés tarafından yayımlandı. İngilizce çevirisi 1995’te HarperCollins tarafından basıldı. Margaret Sayers Peden çeviriyi üstlendi. O tarihten bu yana otuzdan fazla dile çevrildi ve milyonlarca okuyucuya ulaştı.

Dinle İsabel!

Aslında olan şuydu: Sen, kızını hem tutmak hem de bırakmak için yazdın. Sayfaların içindeki Paula, sesini işitmek için hâlâ orada; o yatakta yatmakta.

Belki de Paula duydu.

Belki en başından beri duyuyordu.

Add a comment

Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

İlk Siz Haberdar Olun!

Abone ol butonuna basarak, Gizlilik Politikası ve Kullanım Koşulları'nı okuduğunuzu ve kabul ettiğinizi onaylıyorsunuz.