“Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder.”
Emre Nur Keleş Zavar
Cahit Sıtkı Tarancı, yaşama sevinci ile ölüm korkusu arasında ömrü boyunca sarkaç gibi gidip gelecekti. Hayatın amansız terazisinde ölüm bir kefede yaşama sevinci bir kefede yolun yarısından on yıl sonra ölüm bir gram ağır basacaktı.
Şiirin Sırça Köşküne Oturacak Üç Dev Şair Doğuyor
24 Ocak 1946, Ankara, Cumhuriyet Halk Partisi’nin açtığı şiir yarışmasında üç toy şair karşı karşıya geldi; jürinin önündeki yüzlerce eser arasından üç isim zirveye adını yazdırdı.
Kim tahmin edebilirdi ki bu üç toy şair Türk şiirinin üç büyük devi olacaktı ve Türk edebiyatına adlarını mıh gibi çakacaktı. Birincilik kürsüsüne Cahit Sıtkı’nın ölümsüz eseri “35 Yaş” çıkarken ikinciliği Attilâ İlhan’ın “Cebbaroğlu Mehemmed” ile üçüncülüğü ise Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın “Çakır’ın Destanı” paylaştı. Zamanın terazisinde en çok “Otuz Beş Yaş” şiiri ağır geldi; hem 1946 yılının hem de çağdaş Türk şiirinin doruk noktası olarak tarihe ve gönüllere altın harflerle kazındı.
Şiir, yarışmayı kazandığı günden başlayarak halkın diline yerleşti; dizeleri atasözü gibi ağızdan ağıza dolaştı. Kalabalığın ezberlediği o beş dize, bir insanın kendi varoluşuyla en çıplak haliyle yüzleşmesinin kaydıydı. Bu yüzleşmenin kökleri ise Diyarbakır’da, beş çocuklu kalabalık ve köklü bir ailenin ortasında doğmasına rağmen küçük yaşta adım attığı yatılı okulun soğuk koridorlarında, annesinden uzak geçen o yalnız yıllarda saklıydı.
Annesinden uzak kalan çocuk karanlığı süslü cümlelerle anlattı ve ölümüne kadar da anlatacaktı.
Cahit Sıtkı, 2 Ekim 1910’da Diyarbakır’da doğdu. Asıl adı, büyükbabasından miras kalan Hüseyin Cahit, şehrin köklü ailelerinden Pirinççizadelerin beş çocuğunun en büyüğüydü. Kalabalık bir aile ocağından koparılıp ilköğrenimine 1917’de Numune-i Terakki-i Hamidî Mekteb-i İdadisinde başlatıldı, ardından Mekteb-i Sultanîye verildi. Daha iyi bir eğitim alması için 1924’te İstanbul’a, Saint-Joseph Lisesine gönderildi. Fransız okulunun yabancı havası ve o yaşına göre ağır gelen annesizlik, zaten hassas olan ruhunu derinden sarstı. Yıllar sonra verdiği bir röportajda o günleri ve şiire nasıl başladığını şöyle anlattı:
“O zaman Fransız okulundaydım. Annemden uzak bulunmam, okuldaki yabancı ve sıkıntılı hava zaten hastalıklı olan ruhumu büsbütün karartmıştı. Anneme yazdığım uzun mektuplarda bu karanlıkları biraz da sınıfta okuduğumuz edebi parçalardan esinlenerek parlak sözcükler, göz kamaştırıcı benzetmeler ve süslü cümlelerle anlatmaya çalışıyordum.”
Şiir onun için bir sanat kararı olarak değil, bir çocuğun karanlığını anneye anlatma çabası olarak başladı.
Galatasaray koridorlarında insan kılığına girmiş bir melek buldu.
Saint-Joseph’teki bunaltılı günlerin ardından Galatasaray Lisesinin sınavını kazandı ve oraya geçti. Galatasaray, hem edebi kişiliğinin şekillendiği hem de hayatının dönüm noktasını yaşadığı okul oldu. Koridorlarında, ömrü boyunca kopamayacağı dostuyla tanıştı: Ziya Osman Saba. İki genç arasındaki bağ, Türk edebiyatına eşsiz bir mektup külliyatı bıraktı. Cahit Sıtkı, bu dostluğu Ziya’ya şu satırlarla tarif etti:
“Ziya’cığım, İstanbul’dayken içime sıkıntı bastığı zaman sana koşardım çünkü sen benim için yalnız vefakâr ve halden anlar bir dost değil, aynı zamanda açık havayı, güneşi, baharı, iyiliği de temsil eden nasıl olup da insan kalıbına girdiğine daima hayret ettiğim bir meleksin.”
Ziya Osman Saba’ya yazdığı mektuplar, Cahit Sıtkı’nın ölümüne kadar sürdü ve daha sonra “Ziya’ya Mektuplar” adıyla kitaplaştı. Bugün Türk edebiyatının en kıymetli belgelerinden biri sayılıyor.
Yalnız bir şairi, yalnız bir yazar keşfetti.
1931’de Galatasaray’dan mezun oldu, Mülkiye Mektebi’ne devam etti. Onu Peyami Safa keşfetti; kendi çocukluk yıllarındaki yalnızlığını belki de Cahit Sıtkı’nın ruhunda görmüştür kim bilir. 1932’de Cumhuriyet gazetesindeki yazılarıyla Cahit Sıtkı’yı edebiyat dünyasına tanıttı. İlk şiir kitabı “Ömrümde Sükût” 1933’te çıktı. Tarancı şiiri “kelimelerle güzel şekiller kurma sanatı” diye tanımladı ve biçime tutkuyla bağlandı. Bu tutkunun ardındaki kişisel nedeni yine Ziya’ya itiraf etti:
“Biçim sorununa bu kadar takılıp kalmam, onun gerçek niteliğini araştırma yolunda bu kadar çalışmam, fiziki çirkinliğimin ürünüdür. İnsan, yoksun olduğu şeyin değerini ve anlamını daha iyi anlayabiliyor. Biçimsiz de güzellik olmayacağı, olamayacağı açıktır. Güzellik ancak biçimde kendini gösterebilir.”
Şiirde bilgi vermek yerine duyguyu saf bir dille aktarmayı seçti; Batı’dan özellikle Baudelaire ve Verlaine’den beslendi. Şiir evreninin merkezinde ise insan ruhunun en hassas tınıları yer aldı.
Karanlığa sevgiyle baktı, çamur deryasının ötesinde bir nisan gördü.
İçindeki çocuksu yaşam ateşi ve tabiat sevgisi hiçbir zaman sönmedi. Yeryüzünde nefes alıp vermeyi büyük bir lütuf saydı; gecenin karanlığında bile geleceğe dair bir umut taşıdı. “Karanlıktaki Hazine” şiirinde bu ruh halini, çamur deryasından uzak, cennet misali bir dünyaya yürüme inancıyla resmetti:
“Karanlığa sevgiyle baktığım gece gördüm.
Hâlâ o güven sevinciyle uçmakta gönlüm.
Süründüğümüz bu çamur deryasından uzak.
Bu yerlere uğramamış bir nisan içinde.
Gerçekten cennet misali bir dünya kuracak.
Gürbüz nesiller büyüyor sağlıklar içinde.”
Baharı ve sevgilinin gülüşünü nisanda duydu.
Baharla birlikte zincirlere ve kelepçelere inat kanatlarını açmak isteyen o coşkulu ruh, “Bahar Sarhoşluğu“nda ilk sevgilinin gülüşünü andıran bir nisan havasıyla sokağa döküldü ve dünyaya meydan okudu:
“İlk sevgilinin gülüşüne benzer.
Bir nisan havası değil mi esen?
Zincirlere, kelepçelere inat,
Kanatlarımı açmak zamanıdır;
Allah’a ısmarladık kaldırımlar.”
Yaş ilerledikçe her açan gülün kadrini bildi.
Yaş ilerledikçe bu coşku yerini her anın kadrini bilmeye, hayatın en sade mucizelerine şükretmeye bıraktı. “Anlamak” şiirinde bu olgunlaşma şu dizelerle yankılandı:
“Yaşım ilerledikçe daha çok anlıyorum,
Ne büyük nimet olduğunu ah ey güzel gün
Boş yere üzülmekte mana yok anlıyorum.
Kadrini bilmek lazım artık her açan gülün.
Şükretmek türküsüne daldaki her bülbülün
Yanmak da olsa artık aşk ile yaşıyorum.”
Ne var ki insanın varlığına inanması ile yokluğunun bilincine varması arasındaki ezici ikilem yakasını hiç bırakmadı. Ömrü bir oyalanma, zamanı insanla alay eden bir olgu olarak gördü.
Ben aşk adamıyım.
Cahit Sıtkı Tarancı’nın melankolik ruh hâlinde kadın imgesi merkezi bir yer tutar; yaşamı boyunca kadınları ve aşkı hayatının itici gücü görmüş, “Ben aşk adamıyım.” diyerek bu yönünü ifade etmiştir. Çocuk yaşta annesinden ayrılması ve babasıyla yaşadığı çatışmalar, onun kadınlara sığınma ihtiyacını tetiklemiş; eserlerinde ve hikâyelerinde kadınları “evrenden huzura, güzelliğe, erdeme ve kurtuluşa götüren ışıklı gücün kaynağı” olarak görmüştür. Hayatı boyunca uzunlu kısalı birçok ilişki yaşayan şair, Vedat Günyol’un kız kardeşi Mihrimah Hanım’a karşı da bir platonik aşk beslemiştir. Hatta şairin Kara Sevda şiirini platonik aşkı Mihrimah Hanım için yazdığı söylenir.
“Bir kere sevdaya tutulmaya gör;
Ateşlerde yandığının resmidir.
Aşık dediğin, Mecnun misali kör;
Ne bilsin alemde ne mevsimidir…”
1946’dan sonra *“tek ve şahâne iptilâ”sı olan ve “bütün saadetini ona borçlu olduğunu” söylediği Cavidan Tınaz’a mektupla evlenme teklif etmiş, “İradem, sağduyum, sabrım, hepsi aşkımın emrindedir.” diyerek ona olan teslimiyetini dile getirmiştir. İçkiye olan düşkünlüğü nedeniyle Cavidan ilk başta bu teklifi kabul etmese de şairin içkiyi bırakacağına söz vermesi üzerine evlenmişler ancak şairin bir süre sonra iradesine yenik düşerek yeniden eski hayatına dönmesi, onun trajik ve huzursuz melankolisinin en belirgin göstergesi olmuştur.
Yalnızlık Kuyusunda İki Dost
Cahit Sıtkı, Ziya Osman Saba’nın edebiyat dünyasından uzak kalıp kendi kabuğuna çekilmesini, hiç meydana çıkmamasını bir kuyuya düşmeye benzetmiştir. Dostunun bu yalnızlığına üzüldüğü için ona hitaben “Kuyu” şiiri kaleme almıştır. Şair arkadaşına hitap ederken biraz da kendisini teselli etmiştir. Zira sıkça ele almıştır şiirlerinde terk edilmişlik ve yalnızlık temasını. Ziya Osman Saba’ya hitaben yazdığı ve şiir tahlillerinde sıkça ele alınan “Kuyu”, bu boğucu tecrit edilmişlik duygusunun en somut dışavurumu olarak kalmıştır:
“Bitsin, bitsin bu yalnızlık;
– Kuyuda açılmaz yelken,
Kuyunun ağzı açıkken
Çık, tekrar aydınlığa çık!”
“Ölüm” Kol Geziyor Şiirlerinde
Şiirlerinde ruhun derinlikleri çoğunlukla karanlık ve soluk tonlardaydı. “Ölümden Sonra” şiirinde büyük bir boşluğun ve tükenişin tablosunu ebedi bir sessizlikle çizdi:
“Öldük, ölümden bir şeyler umarak.
Bir büyük boşlukta bozuldu büyü.
Nasıl hatırlamasın o türküyü,
Gök parçası, dal demeti, kuş tüyü,
Alıştığımız bir şeydi yaşamak.”
Ölüm Gecelerde Saklanan Bir Heykel
Ölüm her gece karşısına bir heykel gibi çıktı.
Fransızca “saplantı” anlamına gelen “Obsession” başlıklı şiirinde bu ürpertiyi, her gün gölgesini omzunda duyduğu bir el, her gece karanlıkta karşısına çıkan bir heykel olarak tarif etti.
“Ey her gün gölgesini omzumda duyduğum el,
-Gölgesi kendisinden bin kere beter ölüm-
Her gece karanlıkta karşıma çıkan heykel,
Herkes gibi bana da bir gün mukadder ölüm.”
Dostlarının ölümüne inanmadı.
Ölümün ani ve sarsıcı yıkıcılığını dostlarının kaybında da yaşadı. Arkadaşı Sadri Ertem’in ölümünün ardından yazdığı ” Sadri Ertem’i Düşünürken” şiirinde acıyı isyana dönüştürdü:
“İnanmıyorum öldüğüne!
Öyle ansızın çekip gitmek yok;
Daha yapılacak çok işimiz vardı,
Daha söylenecek sözler yarım…”
35 Yaş: “Ölüm Şairi” Korkusuna Yenik Düşüyor.
Ölüm korkusunun zirve yaptığı, yalnızca şairin değil bütün bir toplumun ortak hafızasına kazınan eser, 1946’da CHP şiir yarışmasında birinciliği alan “35 Yaş”. 11’li hece ölçüsüyle yazılmasına rağmen akıcılığı, modern duyarlılığı ve Batı şiirinden süzülüp gelen imge zenginliğiyle gelenekle modernin sentezi. Beşer dizelik yedi bent, otuz beş dize; başlıktaki yaş ile dize sayısı birebir örtüşüyor. Biçim ile içerik burada birbirine kilitli. Gençliğin elden kayıp gidişine, aynaların yabancılaşmasına yakılmış bu feryat, zamanın akışına direnememenin evrensel amentüsü sayıldı. Bu şiir Tarancı’yı Türk edebiyatının göbeğine “Ölüm Şairi” olarak altın harflerle hiç silinmemek üzere kazıdı. Bu ne yaman çelişkidir ki şairin en korktuğu şey “ölüm” idi ama ölüm temalı “35 Yaş” şiiri ile ölümsüzleşti. Tahta Gemi’ den selam olsun hem yaşamın hem de ölümün sırça köşkünde oturan “Ölümsüz Deve”.
“Yaş otuz beş, yolun yarısı eder.
Dante gibi ortasındayız ömrün.
Delikanlı çağımızdaki cevher,
Yalvarmak, yakarmak nafile bugün,
Gözünün yaşına bakmadan gider.”
Otuz beş yaşında “yolun yarısı” dediği dönemeçte ömrünün hızla tükendiğini iliklerine kadar hisseden şair, korkuyla beklediği sona çok erken vardı. 1954’te felç geçirdi. Tedavi için gittiği Viyana’da, 13 Ekim 1956’da, kırk altı yaşında hayata gözlerini yumdu. Yolun tamamına erişemedi; şiirinde ilan ettiği yarıyı bile ancak on bir yıl aşabildi.
Ölümün aynasında hem kendi trajik şahsiyetini hem de insanlığın ortak kaderini parlatarak aramızdan ayrıldı. Geriye, dizelerinde hâlâ nefes alan o kırılgan, coşkulu ve hüzünlü ses kaldı. Şimdi nerede ölüm üzerine bir iki satır kelam edilse Cahit Sıtkı’nın dizeleri gelir oturur baş köşeye ve şüphesiz ki hep de oturacak şiirin sırça köşkünde sonsuza kadar.
