RECEP KADİROĞLU, KIEL
“Mobilyacı gezeceğinize dünyayı gezin,” diyordu, bir konferansında gençlere seslenirken. Bu söz, yalnızca gündelik bir nasihat değildi; aslında onun dünyaya bakışını özetleyen bir hayat felsefesiydi. Ona göre insanın ufku oturduğu şehirle sınırlı kalmamalıydı. Çünkü bir insanın gerçek eğitimi, gördüğü medeniyet kalıntılarından, tanıdığı insanlardan ve öğrendiği dillerden oluşurdu. Ayrıca onun perspektifinden tarih, tozlu raflarda duran kuru bilgiler yığını değil, şehirlerin sokaklarında, mimarinin özenle yerleştirilmiş taşlarında, kültürlerin hafızasında yaşayan büyük bir hikâyeydi. Bu yüzden sık sık “Tarih yalnızca geçmişi anlatmaz; bugünü anlamanın ve geleceği kurmanın anahtarıdır” derdi. (Ortaylı, 2019)
Bu paragraftaki tasvirde anlatılan kişi, akademik kürsülerden televizyon ekranlarına, üniversite amfilerinden müze koridorlarına uzanan hayatı boyunca yalnızca tarih anlatmakla kalmayıp aynı zamanda geçmiş ile bugün arasında canlı bir köprü kuran Prof. Dr. İlber Ortaylı’dır.
Bir Mülteci Kampında Başlayan Hayat
İlber Ortaylı’nın hikâyesi, sıradan bir akademisyenin hayat hikâyesinden çok daha dramatik bir başlangıca sahiptir. Ailesi, Sovyet lideri Joseph Stalin döneminin sert siyasi atmosferinden kaçmak zorunda kalmış olup annesi Kırım Türklerinden Şefika Hanım, babası Kemal Bey idi. Bu aile ağır şartlarda Avusturya’ya sığınmış ve bir mülteci kampında kalmıştı. (Ortaylı, 2018) İşte İlber, 21 Mayıs 1947’de bu mülteci kampında dünyaya geldi.
İltica etmiş bir aile çocuğu olarak doğmak, belki de hayatın daha en başında tarihin sert rüzgârlarıyla tanışmak demekti. Bu yüzden Ortaylı’nın hayatı boyunca tarih, yalnızca akademik bir disiplin olmadı; aynı zamanda bizzat yaşanmış bir gerçekliğe dönüştü. İki yıl kadar Avusturya’da yaşayan aile daha sonra Türkiye’ye göç etti ki, bu onun için yeni bir hayatın başlangıcıydı. Ankara’da başlayan bu hayat, ileride dünya çapında tanınacak bir tarihçinin yetişmesine sahne olacaktı. Ortaylı’nın annesi Ankara’da Dil ve Tarih kurumunda çalışan bir yazar hanımefendi, babası ise askerî bir uçak fabrikasında mühendis olarak görev yapıyordu. Bu ortam küçük İlber için adeta bir kültür iklimi oluşturuyordu. Evde kitapların, konuşmaların ve tarih tartışmalarının eksik olmadığı bir ortam vardı. Ailedeki bu atmosfer onun meslekî yaşamının oluşmasında önemli bir rol oynayacaktı.
Eğitim hayatına Ankara’da başlayan Ortaylı, ortaokul eğitimini İstanbul’daki Saint George Avusturya Lisesi’nde sürdürdü. Lise eğitimini ise Ankara Atatürk Lisesi’nde tamamladı. Çok dilli aile ortamında büyümesi, ilerleyen yıllarda akademik çalışmalarında önemli avantaj sağladı. 1965 yılında Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde eğitime başladı. Burada öğrenim görürken Halil İnalcık, Şerif Mardin ve Mümtaz Soysal gibi önemli akademisyenlerin öğrencisi oldu. 1970 yılında buradan mezun olduğunda yalnızca tarih öğrenmedi; aynı zamanda tarih perspektifinden düşünmeyi ve hayata bakmayı kavradı. (Ortaylı, 2006)
Bir Ustanın Yanında Yetişmek
Ortaylı’nın akademik hayatında en önemli dönüm noktalarından biri, büyük Osmanlı tarihçisi Halil İnalcık ile çalışmasıydı. Chicago Üniversitesi’nde yaptığı yüksek lisansın ardından “Tanzimat Sonrası Mahallî İdareler” başlıklı teziyle doktor unvanı aldı. 1979 yılında “Osmanlı İmparatorluğu’nda Alman Nüfuzu” çalışmasıyla doçent, 1989 yılında ise profesör oldu. (Cici, 2026) İnalcık Hocayla çalışması yalnızca akademik bir eğitim değil, aynı zamanda bir usta çıraklık ilişkisiydi. Bu ilişki, onun düşünce dünyasını derinden etkiledi.
1982 yılında üniversitelere uygulanan siyasi yaptırımlara tepki olarak görevinden istifa etti. Bu süreçte dünya onun için bir akademik seyahat alanına dönüştü. Viyana, Berlin, Paris, Princeton, Moskova, Münih, Strasbourg, Sofya, Cambridge, Oxford ve Tunus gibi şehirlerde ders anlattı, seminerlere katıldı ve konferanslar verdi. Bu durum onu yalnızca Türk tarihçiliğinin değil, uluslararası akademik dünyanın da tanımasına vesile oldu. (Ortaylı, 2026)
Türkiye’ye Dönüş ve Akademik Yükseliş
1989 yılında Türkiye’ye dönen Ortaylı kısa süre sonra profesör oldu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde İdare Tarihi Anabilim dalı başkanlığı yaptı. (SBF Arşivi, 1990) Bu yıllar onun akademik üretiminin en verimli dönemlerinden biri oldu. Daha sonra Galatasaray ve Bilkent Üniversiteleri’nde dersler verdi. Onu dinleyen öğrencilerin çoğu için o, yalnızca bir hoca değil, aynı zamanda tarihi canlı bir hikâyeye dönüştüren biriydi.
Ortaylı, takvimler 2005 yılını gösterirken Türkiye’nin en önemli tarihi mekânlarından biri olan Topkapı Sarayı Müzesinin müdürü oldu. (Ortaylı, 2005-12) Bu görev onun akademik kariyerinin farklı bir yönünü ortaya çıkardı ki, müze onun için yalnızca turistik bir mekân değil, Osmanlı tarihinin kalbiydi. O, daha önce derslerde anlattığı tarih bilgisini, burada mekânın diliyle aktardı.
Yedi yıl görev yaptığı bu müzeden 2012 yılında emekli oldu. Ancak bu dönemde yaptığı TV programları sayesinde çok geniş bir kitle tarafından tanınır hale geldiği için her fırsatta farklı iletişim kanallarında tarih bilgisini anlatmaya devam etti. Onun en dikkat çekici özelliklerinden biri ise konuşma tarzıydı ki, çok özel, mizaha yakın duran üslubuyla herkesi şaşırtması sıradan bir şeydi. Mesela, bir TV programında şöyle diyordu: “Avrupa’nın pozitivisti de, ateisti de Hıristiyan’dır kardeşim! Batı’da Hıristiyanlık çok belirleyicidir.” Onun verdiği bu cevap karşısında şaşıran sunucu: “Nasıl yani? Pozitivisti de ateisti de Hıristiyan’dır, diyorsunuz. Bizde de mi öyledir? Önce Müslümanlık mı gelir?”
Cevap şu: “Bizde öyle değil. Çünkü İslam’ı bilmiyoruz biz. Batı’nın, Hıristiyanlığı bildiği kadar bilmiyoruz. Halbuki, ifa etmesek bile bilmemiz lâzım.” (Altaylı, 2019)
Görüldüğü gibi Ortaylı, karşısındaki muhatabını mizahî bir üslup vasıtasıyla şaşırtmakta son derece mahirdir. O, başka bir televizyon programında kendisine sorulan anlamsız bir soruya “Ben böyle saçma soru duymadım” diyebilecek kadar açık sözlü olmasına rağmen gene de sorulan soruya sakin sakin cevap verirdi ki, bu durum birazda ona mahsus bir karakterdi. Onun bu tarzı kimi zaman sert görünse de aslında samimiyetin bir yansımasıydı. Bilgisi kadar mizahı da güçlü olduğu için bir gün gençlere “Mobilyacı gezeceğinize dünyayı gezin” derken, başka bir gün Midilli’de çıplak ayakla Harmandalı oynayarak sosyal medyada gündem olabiliyordu. Bu yüzden Ortaylı yalnızca akademik bir figür değil, aynı zamanda kültürel bir fenomendi.
Onun kaç dil bildiği yıllarca tartışma konusu oldu. Bazıları onun dokuz dil bildiğini söylüyordu. O ise bu iddiayı mütevazı bir şekilde reddediyordu. Kendi ifadesiyle Almanca, İngilizce, Rusça, Fransızca ve İtalyanca biliyordu. Latinceyi biraz, Farsçayı “bilirim”, Arapçayı ise “eh” diye tarif ediyordu. İbraniceyle de ilgilenmişti. Osmanlıca ise zaten tarihçinin vazgeçilmez diliydi. (NTV, 2018) Bu dil zenginliği onun tarih anlatımını da derinleştiriyordu.
O hem bilgiyi hem de mizahı beraberce ve tam kıvamında kullandığı için yazdığı kitaplar da Türkiye’de geniş bir okuyucu kitlesine ulaştı. Özellikle “Bir Ömür Nasıl Yaşanır?” adlı kitabı büyük ilgi gördü. Bu kitap yalnızca tarih değil, hayat üzerine düşünceler içeriyordu. Ayrıca “Cumhuriyet’in Doğuşu, Kuruluş Cumhuriyet’e Giden Yol, Fatih Sultan Mehmed, İstanbul’dan Sayfalar, Avrupa ve Biz” gibi eserleri de büyük ilgi gördü. 2020’de yayımlanan “Mustafa Kemal Atatürk” biyografisi ise geniş yankı uyandırdı.
Ortaylı, meslektaşları olan akademisyenlerle kıyaslanamayacak ölçüde farklı biriydi. Zira, birçok uluslararası etkinlikte yer almakla kalmadı, bir dönem İngiltere Kraliçesi Elizabeth II’nin Türkiye ziyaretinde ona eşlik etti. Başka bir etkinlikte Almanya Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier’i İstanbul’da gezdirdi. Topkapı Sarayı Müzesi’nde görev yaptığı dönemde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlarıyla etkinliklere katıldı. Bu tür etkinliklerde yer alması onun yalnızca akademik bir hoca değil, aynı zamanda kültürel bir temsilci olduğunu da gösteriyordu.
Ortaylı, uzun akademik yaşamın meyvesi olarak çok sayıda ödül aldı. Bunlardan biri, 2001 yılında Aydın Doğan Ödülü’ydü. 2007’de Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin tarafından verilen Puşkin Madalyası’na layık görüldü. (Milliyet, 2007). 2017’de ise Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’nü aldı. (Resmî Gazete, 2017) Bu ödüller yalnızca akademik başarının değil, aynı zamanda yapmış olduğu kültürel etkinliklerin de göstergesiydi.
Evet, bazı insanlar vardır; yalnızca yaşadıkları çağın tanıkları değildi, aynı zamanda o dönemin hafızasını oluştururlar. Onlar sustuğunda yalnızca bir insan değil, bir dönemin dili de lâl kesilir. Türkiye’de tarih denildiğinde akla gelen ilk isimlerden biri olan Ortaylı da böyle bir figürdü. Fakat o da her fâni gibi yaşlandı ve tarih 13 Mart 2026’yı gösterirken 79 yaşında hayata veda etti. Onun vefat haberi yayıldığında birçok insanın hissettiği şey yalnızca bir tarihçinin ölümü değildi. O, geçmiş ile bugün arasında köprü kurabilen bir söz ustasıydı. Bütün bunların ötesinde belki de onun için kurulabilecek en doğru cümle şuydu:
O yalnızca bir tarihçi değildi; o, tarihin ta kendisiydi.
