Asaf’ın Kaleminde, Zamanı Aşan Şiir

Yıldız Canpolat

Şiirin yaşı yoktur. Ne zamana ait olduğu değil, hangi kalbe dokunduğudur mühim olan. Zamanın gerisinden ya da içinden gelmesi, onun tazeliğinden bir şey eksiltmez; eksilmişse zaten şiir değildir. Geçmişin, bugünün, belki de henüz yaşanmamış zamanların şairleri hepimizindir. Onlar, yalnızca yazdıklarıyla değil, sustuklarıyla da kalır bizde. Oktay Akbal’ın dediği gibi: “Ama gerçekten öldü mü onlar? Kendilerini görmemiş olsak da tanımamış olsak da zaman zaman içlerinden birini ya da birkaçını kendi şairimiz saymadık mı? Dizelerini ezberlemedik mi? Yaşamımızda yer vermedik mi o dizelere?”

Şiir, kelimelerin değil, suskunluğun biçim aldığı yerdir. Özdemir Asaf ise bu sessizliğe en çok kulak verenlerden biridir. Her mısrasında, dile gelmeyenin izi sürülür. Sözcüklerin arasında değil, aralıklarında yaşar onun şiiri. Söylenenin değil, söylenmeyenin peşindedir. Onun dizeleri, okuyanın içine ince bir çizik gibi iner; kanamaz belki ama uzun uzun sızlar. Kimi zaman bir sessizlik olur en yüksek ses. Ve o sessizlikte, insan kendi içini duyar.

Özdemir Asaf, hayatın her hâlini kalemine yansıtan bir şairdir. İnsana dair öğrenilmiş yahut henüz bilinmemiş hem evrensel hem bireysel boyutlarının yanı sıra nesneye, yere ve zamana göre aldığı biçimleri yine karşıtlıklar içinde fakat birbirini tamamlar şekilde ortaya koymuştur. Şiirleri çelişkili, oyunlu, şaşırtmacalı bir kurgu düzeni içindedir. Onun eserleri, insanı ve âlemi kuşatan bir ağaç misali, köklerinden göklerine kadar uzanır. Zaman zaman zıddına, zaman zaman da benzerine yoldaş olan eserleri, onun edebiyatını özgün kılar.

11 Haziran 1923’te Ankara’da, Hacı Bayram semtinde, resimleri eski kitaplarda kalan, zamanın kafesli, cumbalı evlerinden birinde dünyaya gelir. 31 dakika sonra ikiz kardeşi Özgönül dünyaya gelir. Asaf, Cumhuriyet kurucusu bir ailenin neslindendir ve Cumhuriyet ile aynı yaştaki bir şairdir. Atatürk’ün yaşadığı dönemle birlikte, Cumhuriyet’in ilk yıllarında yapılan reformların halk arasında benimsenmesi sürecinin yaşandığı, Türk toplumunda derin izler bırakan büyük kırılmaların meydana geldiği, muhtıra ve darbelerin yaşandığı, bu olayların yarattığı etkilerin hâlâ hissedildiği bir dönemde bireysel ve toplumsal çelişkileri, acımasızlıkları gördü. Türkiye’nin ve dünyanın en önemli olaylarının yaşandığı o yıllara tanıklık eden Asaf, kendine özgü üslubuyla tepkisini şiirlerine ve yazılarına döktü.

Mülkiye Müfettişi olan babası Mehmet Asaf Bey, Şûrâ-yı Devletin kurulması aşamasında Mustafa Kemal Atatürk tarafından Ankara’ya çağrılır. Ancak Mehmet Asaf Bey’in geçirdiği rahatsızlık sonucu hayatını kaybetmesinin ardından aile, 1930 yılında İstanbul’a döner. Acıbadem’deki aile yadigârı köşke yerleşirler. Ev, anneler, anneanneler ve teyzelerden oluşan bir “kadınlar cenneti”dir. Anne Hamdiye Hanım, Soyadı Kanunu’nun çıkmasıyla beraber “temizlik” anlamına gelen “Arun” soyadını alır. Bir biçki-dikiş kursu açar ve evin geçimini böylece sağlar. Atatürk’ün emriyle dönemin Başbakanı İsmet İnönü bir burs sağlar. Galatasaray Lisesinde başlayan öğrenim yaşamı, geçirdiği akciğer rahatsızlığının ardından devamsızlık nedeniyle bursu kesilince Kabataş Erkek Lisesinde tamamlanmıştır.

Lisenin ardından İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde eğitim almaya başlamıştır. Hukuk Fakültesinde notlarla ilgili bir haksızlık yapıldığı için yüksek öğrenimini İktisat Fakültesinde sürdürmüştür. Üçüncü sınıfta buradan da ayrılmış ve bir yıl Gazetecilik Enstitüsüne devam etmiştir fakat buradan da mezun olamamıştır. Çalışma hayatına öğrencilik yıllarında başlayan Özdemir Asaf, ilk yayınını 18 Mayıs 1939 tarihli Servet-i Fünun (Uyanış) dergisinde yayımlanan “Bir Çiftliği Ziyaret” adlı çevirisiyle yapmıştır. Şair, Gustave Flaubert’in bir hikâyesi olan bu çeviride Özdemir Arun imzasını kullanmıştır. Ardından dergilerde şiirleri, çevirileri ve yazıları yayımlanmaya devam etmiştir.

Özdemir Asaf, adında karar kılana kadar Özdemir Arun, Özdemir Özdem, Özdemir Yasaman imzalarını kullanacaktır. “R”leri söyleyemeyen şair için dergilerdeki imzası da bir sorun olur. O dönemde birçok şairle yoldaşlık yapan ve elbette Şair Asaf’a da yoldaş olan kıymetli gazeteci ve yazar Oktay Akbal, ona “Özdemir Asaf” imzasını kullanmasını önerir. Askerliğini Erzurum’da yedek subay olarak tamamlayan şair, fakülte yıllarında tanıştığı ilk eşi Sabahat Selma Tezakın ile 14 Eylül 1946’da evlenir. İki yıl sonra, çiftin kızı Seda Arun dünyaya gelir.

Seda Arun, babasıyla paylaştığı çocukluk anısını anlatırken aslında onların arasındaki derin bağı, onu ilk kez keşfettiği yıllara dair bir anıyla paylaşır: “Babamın şair olduğunu bilmiyordum. Evdeki sohbetler sırasında onun şiir yazdığını öğrendim. Bir şiirini sıkça okuyordu; ben de onu ezberlemiştim. İlkokula başladığım ilk gün öğretmenimiz, ‘Şiir bilenler parmak kaldırsın,’ dedi. Ben de cesaretle parmak kaldırdım. Arkadaşlarım sırayla ‘Atatürk’, ’23 Nisan’, ’19 Mayıs’, ’29 Ekim’, ‘Annem’, ‘Okulum’ ve ‘Sevgili Öğretmenim’ gibi şiirleri okuyup alkış aldıktan sonra öğretmen beni tahtaya çağırdı. İki örgülü, beyaz kurdeleli saçlarım ve rugan ayakkabılarımla sınıfın önünde durdum. Benden önce şiir okuyan tüm arkadaşlarım gibi ben de ellerimi, önlüğümün ceplerinin yanında hazır bir durumda tutuyordum. Gözlerim sınıfın tavanına dikili, nefesimi derin bir şekilde içime çekerek babamın şiirini okumaya başladım:

‘Ölebilirim genç yaşımda,

En güzel şiirlerimi söylemeden götürebilirim.

Şimdi kavak yelleri esiyorken başımda,

Sevgilim,

Seni bir akşamüstü düşündürebilirim.’

Şiir bittiğinde sınıfta derin bir sessizlik oldu. Başımı dizlerime eğerek sınıfı selamladım. Tam yerime geçmek üzereydim ki öğretmenim, ‘Sen bu şiiri nereden biliyorsun? Kim ezberletti sana bu şiiri? Kimin şiiri bu?’ diye sordu. ‘Babamın,’ dedim. O da, ‘Babana söyle, yarın okula gelsin,’ dedi.

Çocuk yüreğim heyecanla çarptı. Sabah okulda olanları akşam babama anlattım. O, sessizce dinleyip sadece gülümsedi. Ben de ona gülümsedim.”

Çocukken babasının kızı olmanın gerçek anlamını tam olarak kavrayamadan, içgüdüsel bir şekilde duyduğu hayranlığı, sevgi ve bağlılık duygularınının ardındaki derinliği, babasını kaybettikten sonra eserlerini sıkça okuyarak keşfetmeye, onun dünyasını daha iyi anlamaya başlar. Okudukça babasının yaşadığı deneyimlere ve içsel çatışmalara tanıklık etmekle kalmaz, aynı zamanda kendi duygusal dünyasında da benzer mücadeleleri yaşar. Hayatın getirdiği kayboluşlar içinde kendine bir pusula bulur. Babasının akıl ve duygu arasındaki savaşlarını en iyi anlamış ve aynı zamanda benzer şekilde yaşayan ilk çocuğu ve tek kızı olur.

Bir röportajda kızı Seda Arun şöyle der: “Duygu-akıl karşıtlığının zorluğunu iyi bilenlerdenim. Babam dizelerinde ne diyor?

“Ah ben hep duyguyla akıl

Kapılarını niye bunca yıl zorladım?

Bir düş gerçeği topladım gerçek düşümde.

Savaştı bu huyla akıl

Hep kafamda ve gönlümde,” der.

“Babamın bu dizelerini de en iyi yaşayanlardanım.”

Asaf’ın ömür yolculuğuna dönersek gazeteciliğin yanı sıra askere gidene kadar sigorta prodüktörlüğü yaptı ve bu vesileyle Afyon, Çankırı, Burdur gibi şehirleri dolaştı. Askerlik dönüşünde, 1950 yılında zarf, kâğıt ve fatura işleriyle uğraşan Sanat Basımevini kurdu. İşte Cağaloğlu yokuşunu ilk kez tırmanmaya başladığı yıllardır bu yıllar. Bu basımevinde 1955 yılında “Yuvarlak Masa Yayınları”nı kurdu ve ilk kitabı “Dünya Kaçtı Gözüme”yi yayımladı.

Özdemir Asaf’ın eseri, tertemiz bir baskıya ve hatasız bir dizgiye sahip olmakla beraber, tam anlamıyla yazarın beklentilerini karşılamaktadır. Garip akımının etkisinin yoğun bir şekilde hissedildiği zaman dilimlerinde kaleme aldığı ilk kitabı, dize sayısını çoğunlukla en aza indirerek zıtlıkların birliğini ön plana çıkarır. Kelimelerden ziyade mananın peşinden gider. Bu konudaki izahı şöyledir: “Kelimeler vasıtasıdır şiirin, amacı değil.”

Şair, özdeyiş mahiyetindeki kısa şiirleriyle eleştirilere maruz kalmış, “yaratıcı bir yönü bulunmadığı” iddiası ise sıkça öne sürülmüştür. Lakin onun bu eseri, diğer yazdıklarıyla mukayese edildiğinde, hikâye anlatımına en fazla yer veren eserlerden biri olarak dikkatleri üzerine çeker. Şahsen anladığım kadarıyla, onun kısa dizelerinde anlam, zarif bir ironi ve derin bir hüzünle birlikte yeniden mana bulmuştur. Özdemir Asaf’ı kavrayabilmek için yalnızca kelimeleri değil, bu kelimelerin arasında gizlenen felsefi derinlikleri de okumak icap eder.

İşte o 1950’ler, sosyal hayatın dinamiklerinin birbirleriyle harmanlandığı, alaturka-alafranga çekişmesinin belirgin bir şekilde hissedildiği, kültürel bir dönüşüm dönemiydi. Elvis Presley rock’n roll simgesiyken bir yandan Zeki Müren’in eşsiz sesi, Leyla Gencer’in operadaki zarafeti kitleleri etkilemeye devam ediyordu. Brigitte Bardot’nun büyüleyici zamanlarıydı… Kimi evlerde radyoda haberleri ve hikâyeleri dinleyerek zaman geçirirken kimi de çalgılı gazinolarda hayatın tadını çıkarmanın en iyi yol olduğunu düşünüyordu. Günün sonunda herkesin geçmişin izlerini taşıdığı ama aynı zamanda yenilikçi bir gelecek aradığı günlerdir. İşte tüm bunların yaşandığı yıllarda okullarda, gazinolarda, halkevlerinde, tiyatro ve sinema salonlarında düzenlenen edebiyat matinelerinde bir başka dünya yaşanıyordu. Seyirciler, soluk soluğa yazar ve şairleri dinliyorlardı. O matinelerde Özdemir Asaf da Attilâ İlhan’la birlikte en sevilen şairlerdendi.

Sergilediği kimlikle dönemin bohem sanatçılarından biri olarak, edebiyatın önde gelen “alfa” şairlerindendi. 1955-1980 yılları arasında şairin yayımladığı tüm eserleri, her biri birbirinin zıddı ama aynı ölçüde birbirinin devamı niteliğindeydi. Türkçenin yapısına aykırı ancak Türkçeden türetilmiş kelimelerle bezediği şiirlerini yine de bir bütünlük içinde sergilediği görülür. Satırlarını okurken adeta bir paradoks, yoğun bir düşünce hâli okuru ele geçirir. Anlama varıldığında, bilinmeyene varmanın tadına ve uzak yalınlığın felsefi derinliğine erişilir. “Anladı, ölmekle yaşamanın birleştiği noktada yeni rüzgârlarla esen yeni korkulara, yeniliklerini bağışlamayan kelimelerin nasıl düşman sığınaklar hâlinde direndiğini. Anladı, bütün olmuşlarla olanların ve bütün olacakların o kelimelerin içinde kendisine varmadan eskidiğini.”

Okudukça insan, Özdemir Asaf’ın “Ömrü uzun olsaydı kim bilir daha ne şahane eserler yaratırdı?” diye düşündüren o güzel insanlardan biri olduğunu anlar. Özdemir Asaf, aynı zamanda dikkate değer nesir yazılarıyla da bilinmektedir. Ancak bu yazılar, sanatkârın aramızdan ayrılmasının ardından, vârisleri ve yakın çevresinin gayretleriyle gün yüzüne çıkmıştır. 1954 yılında Atlantik’i ve Amerika’nın doğu kıyısındaki şehirleri ziyaret eden şair, 1959 yılında Laponya’dan başlayarak neredeyse tüm Avrupa’yı gezer.

Şair, dünya edebiyatını dikkatle izler, yerküreyi bir ucundan bir ucuna dolaşır, edebiyat kongrelerinde yer alırdı. Dünyanın çeşitli köşelerinden gelen şiirleri titizlikle çevirerek farklı ruhlarla bağ kurar ve bu ruhları şiirler vesilesiyle kendi ülke insanıyla buluştururdu. Ve elbette bugün de kalan edebi mirasıyla bizlerle… Gezmiş, görmüş, çalkantılı yaşamına dışarıdan bakınca şahane görünen fakat içeriden tüten hayatına devam ederken 1970 senesinde Sanat Basımevi’nin kapısına kilit vurdu. Artık kendini bulmuş, edebiyatta yeni bir soluktu. Eserleri ise daha bir keskindi. Sonraki eserleri farklı basımevlerinden yayımlandı; her bir eserin ismi öykü tadında bir şiirdi.

1961 yılında Sabahat Selma Tezakın ile evliliğini sonlandıran şair, bir yıl sonra akademik fotoğrafçı Yıldız Moran ile evlendi. Bu evliliklerinden Olgun, Etkin ve Gün adlarında üç oğlu dünyaya geldi. İkinci kitabı olarak 1956’da yayımladığı eserinde, kendisiyle özdeşleşen ve dönemin önemli şiirlerinden biri olan “Lavinia”ya da yer verdi. Aslında bu şiir, kitabın yayımlanmasından önce şiir matinelerinde, kime yazıldığı bilinmeyen gizemli bir şiir olarak epeyce meşhur olmuştu. Özdemir Asaf, “Herkesin bir hikâyesi vardır ama herkesin bir şiiri yoktur!” derken, belki de Lavinia’yı; hayatında hem hikâyesi hem de şiiri olan o efsane kadını işaret ediyordu.

Adını Shakespeare’in “Titus Andronicus” eserindeki Roma İmparatorluğu’nun başkomutanı Titus’un güzel kızından alan Lavinia, Tamora’nın iki oğlu tarafından tecavüze uğradıktan sonra babası Titus tarafından öldürülen masum bir güzellik olarak simgelenmiştir. Namıdiğer “ölüm çiçeği” Lavinia’nın Asaf’taki hikâyesi ise şöyledir: Okulun en gözde ve film yıldızlarını andıran yüzüyle dikkat çeken en güzel kızıdır. Şairin, üşüdüğünde kendi ceketiyle ısıttığı, sahip olmadan ait olduğu, aklında olmadan yüreğinde taşıdığı, ruhuyla ruhuna dokunabildiği platonik aşkı Mevhibe Bayat’tır. Namıdiğer Lavinia, eski bir vali olan Tahsin Bey’in kızıdır. 1925 doğumlu olan Mevhibe, güzelliğiyle dillere destan bir kişilik olarak Özdemir Asaf’ın platonik âşık olduğu bir güzellik abidesiydi. Kızıl kahverengi, iri dalgalı ve parlak saçlarıyla dikkat çekerdi. Güzel Sanatlar Akademisinin şöhret bulmuş kızıydı o; resim çizer, şiir yazar ve endamıyla herkesi büyüleyen bir düşler prensesiydi. Asaf’ın uzaktan sevdiği en büyük aşkıydı. Ancak bu sevginin karşılığı yoktu; o dönemde herkesin gönlünde yer edinmiş bir isimdi Mevhibe. Böyle bir güzelliği anlatan şiiri yazan Asaf, eseri bir yarışmaya da gönderir.

Yarışma günü, Mevhibe de diğerleri gibi salondadır. Yarışma sonucunda “Lavinia”, açık ara farkla birinci olur ve alkışlar, şairin ismini gizlediği bu şiir içindir. Ancak Mevhibe, bu süreçte eserini dinlemeden salondan çıkıp gitmiştir. Fakat bu aşk, Asaf’ın ruhunun derinliklerinde ömrünce kalmıştır.

Basımevi’nin kapanışının ardından Bebek’te “Şimdi” adını verdiği içki evini açar ve o dönem burası entelektüellerin buluşma yeri olur. Onun kendine özgü kişiliği buraya da yansır. Edebiyat, müzik ve resim iç içe geçmiştir. Duvarlarında tablolar, masalarına ve tavanına kadar kendi elleriyle kazıdığı şiirlerle baştan aşağı şiir ve sanat kokan bir mekândır. Dönemin meşhur edebiyat yazarları ve severlerinin şiir dinlemek, sohbet etmek için uğrak yeridir. Sanki aile fertlerinden birinin oturma odasındaymış hissi veren gramofonun yamacında dizili kitapların ve plakların bulunduğu bu yer, anlatılanları hayal edince “Keşke korunabilseydi?” dedirten Asaf’ın meyhanesidir. Jak Deleon bu içki evini şöyle tasvir eder:

“Özdemir Asaf’ın Bebek’teki mekânına içmeye, müzik dinlemeye, şiir konuşmaya giderdik. Şimdi yerinde yeller esen bu ‘odacık’, ağaç duvarıyla sıcak bir yüreği andırırdı. Doğru ya, Özdemir’in o eşsiz barında her daim taze budanmış çam ve yaşlı şarap tüterdi. Yalnız gittiğim bir akşam (O yaşlarda yalnız akşamlar pek çok olurdu.) akşam erken düşer ve bir türlü bitmek bilmezdi. Ne kadar sağlam olursan ol, en şişkin kasın yüreğindir, patladı patlayacak. Özdemir kulağıma eğilip tam ortadaki kül rengi saati gösterdi: ‘Sayılardan korkuyorum!’ dedi. Gerçekten de akreple yelkovan dışında zamanı gösteren tek bir iz yoktu saatin üstünde; çok şaşırmıştım, zira Özdemir Asaf tam bir zaman tanımazdı. Nereden bilinebilirdi ki o yıllarda?”

Özdemir Asaf’ın zamana karşı duyduğu korku ve umursamazlık, dizelerinde şöyle görünür:

“Her şeyi zamana bıraktık,

Zamanımız var mı, bilmeden.”

“Bir sevgiyi anlamak,

Bir yaşam harcamaktır,

Harcayacaksın.”

Farklılığı! Her zaman, her yerde fark edilen bir husustur. Bakışı, yürüyüşü, duruşu, düşünüşü ve düşünceyi sunuşu, onun özgür kişiliğinin en güzel ifadesidir. “Gönlünce yaşayan, istediğince çalışan, keyfince yiyip içerken kimseye zarar vermeden, kimseyi rahatsız etmeden yapardı.” der dostları. Köklü bir İstanbul beyefendisi olduğu, onu tanıyan herkes tarafından iyi bilinmektedir. Elbette… Şiirleri, görünen yüzünün altında başka manalar taşır; içinden başka bir renk çıkar. Başlarken hissedilen duygu, çıktığınızda başka bir duyguya evrilir; öyle bir ters köşe yapar şiirleri sizi.

“Başka- kendilerimiz ile kendi- başkalarımız ve kendi başkalarımız ile başka-kendilerimiz arasından.”

“Akıllı olduğunu düşünemeyecek kadar akıllı, deli olduğu düşünülmeyecek kadar deli’nin niçinliğini bilmediği sıkıntısı geçiyor.”

Şairce nasıl algılandığının belirtilmesi bakımından oldukça etkin imgeler kullanmıştır. Şairin eserleri derinden incelendiğinde kuvvetli bir psişenin varlığından da söz edilebilir. Örneğin, Özdemir Asaf’ın şiirinde merkezi rol oynayan “ben”e yapılan vurgu, yani şahsiyetine getirdiği vurgu, Özdemir Asaf’ın kişiliğinin, sanatçı egosunun baskınlığına, bu baskınlığın metinlerindeki iz düşümüne delalet eder. Nitekim psikanalitik bir bakışla değerlendirilen bazı çalışmalarda, Özdemir Asaf’taki bu vurgunun kökeninde aşktan kaynaklanan narsistik yaralanma ve kendilik güdüsü yattığı söylenmektedir. Şair, edebî eser aracılığıyla bu duyguları yeniden ve tatmin edici biçimde yaşar. Okuru eserlerine çeken bir husus da budur. Behçet Necatigil, bu hususta yapmış olduğu bir yorumda Asaf’ı, “Ben ve başkasıyla derinleşen ve ‘oyunlu bir mantık düzeninde’ ilerleyen şiirlerin yazarıdır.” diye ifade etmiştir. Onun kaleminin, ruhundan izler taşıdığı söylenebilir. Zira biyografisi de bunu teyit eder niteliktedir. Tüm yaşanmışlıkları çerçevesinde nakşettiği şiirleri ve düzyazılarındaki Asaf farkını bu izler üzerinden görmek olasıdır. Diğer yandan, “ben” imajının okurlar için de bir anlamı vardır. Okur da kendi benliğini, kendinden bir parçayı metinde bulmak ister. Bu yaklaşım, sanatçının yazarak okurun ise özdeşleşim yoluyla kendi benliğini metinde bulması vasıtasıyla ruhsal rahatlama yaşamasını sağlar. O nedenle, hâlihazırda sadece bir şair olarak değil, aynı zamanda insanın derinliklerine inen bir düşünür, bir gözlemci olarak da anılması gereken bir isimdir.

Özdemir Asaf, 1980 senesinde önce akciğer hastalığı, ardından beyin tümörüyle mücadele etmeye başladı. Bu hastalıklarla geçen süreç, hayatının seyrini ne yazık ki geri dönülmez biçimde değiştirdi ve onu 28 Ocak 1981 tarihinde ebediyete uğurladı. Şiirlerinde derin anlamlar ve içten duygular barındıran bu değerli edip dünümüze ve bugünümüze kıymet dolu izler bırakmıştır.

Onu yalnızca dizelerle değil, ardında bıraktığı yaşam gözlemleri ve insan ruhuna dair ince dokunuşlarla da hatırlamak gerekir. Oktay Akbal’ın da ifade ettiği gibi, Özdemir Asaf yaşarken yazmış, yazarken yaşamıştır. Şiirleri kadar suskunluklarında da bir anlam taşıyan bu zarif kalem, edebiyatımızda sadece bir şair olarak değil, insanın en mahrem duygularını dillendiren bir bilge olarak anılmayı fazlasıyla hak eder.

Add a comment

Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

İlk Siz Haberdar Olun!

Abone ol butonuna basarak, Gizlilik Politikası ve Kullanım Koşulları'nı okuduğunuzu ve kabul ettiğinizi onaylıyorsunuz.