CİHAN SAYGIN
Cem Karaca’nın yıllar sonra anlattığı bu hatıra, yalnızca bir evladın özlemi değil, aynı zamanda insanın varoluşla yüzleşmesiydi. Çünkü bazen insan, kaybettiklerinden sonra asıl soruyu duyar: Derdim var, şimdi kime ağlayacağım, kime soracağım? Kim var?
Bu soru; Almanya sürgününde yalnız kalan, babasının cenazesine katılamayan, vatandaşlıktan çıkarılan ve yıllarca memleket hasreti çeken Cem Karaca’nın manevi yolculuğunun başlangıç noktalarından biri oldu. Bir akşam, kendi ifadesiyle, ellerini semaya kaldırdı ve şöyle dedi:
“Ya dedim ki: Cem, sen galiba bu işi ihmal ettin. Biraz araştır.”
Cem Karaca, o akşam Yaradan kavramını ve derdi olduğunda sığınabileceği yegâne kapının Allah olduğunu kavradığında perspektifinin değiştiğini anlatır.

Cumhuriyet Sofrasından Sahneye
Muhtar Cem Karaca, 5 Nisan 1945’te İstanbul’da dünyaya geldi. Babası, Azerbaycan kökenli tiyatro ve sinema sanatçısı Mehmet İbrahim Karaca; annesi ise Ermeni Asıllı operet, tiyatro ve sinema sanatçısı İrma Felekyan veya bilinen adıyla Toto Karaca’ydı. Sahne, onun için sonradan seçilmiş bir meslek değil, içine doğduğu bir dünyaydı.
Mehmet Karaca, erken Cumhuriyet Dönemi’nin kültür çevrelerinde yer almış, Mustafa Kemal’in sofrasında bulunmuş bir sanatçıydı. Toto Karaca ise Atatürk’ün huzurunda sahneye çıkmış önemli bir tiyatro sanatçısıydı. Bu aile mirası, Cem Karaca’ya anne karnında işlenmiş bir sanat sevgisi bıraktı. Annesi, daha çocuk yaşlarda onun müzik yeteneğini fark ederek geliştirdi. Robert Kolejinde eğitim gören Karaca’nın babası, onun diplomatik kariyer yapmasını isterken annesi onda bir sanatçı görüyordu.
Sonunda sahne kazandı, baba mesleği olan tiyatroculuğu da denedi. Genç bir kıza âşık olan Cem, onu etkilemek için İngilizce rock’n’roll parçaları söyledi; Bakırköy kulüplerinde ücretsiz konserler verdi. Bunu öğrenen babası, onu müzik söylemekten vazgeçirmeye çalışsa da başaramadı. Sonunda Cem Karaca’yı o eşsiz müzik üslubuna kazandıran yine hem annesi hem de babası oldu.

Anadolu Rock’ın Muhalif Ozanı
Müzik yolculuğu 1960’larda başladı. İlk yıllarda Dinamitler ve Jaguarlar gruplarıyla İngilizce rock’n’roll şarkıları söyledi. Babası Mehmet İbrahim Karaca, bu tarzı bırakmasını ve halk türkülerini Batı enstrümanlarıyla düzenlemesini söyledi; bunu gerçekleştirmesi yıllar sürdü. Askerlikte halk ozanlarının türkülerini dinleyince içindeki eksik hissiyatın farkına vardı. O günden bu yana Türkçe söyledi.
1967’de Apaşlar’la katıldığı Altın Mikrofon Yarışması’nda, Erzurumlu Emrah’ın sözlerini Anadolu rock klasiğine dönüştürdükleri “Emrah” yorumuyla dikkat çektiler. İkinci oldular ama şarkıyla ün kazandılar; Almanya’ya 45’lik kaydetmeye gittiler ve 1968’de bir “Merhaba” konseri ile Türkiye’ye döndüler. Aynı yıl Almanya’da kaydedilen “Resimdeki Gözyaşları” büyük başarıyla yayınlandı.
Ancak Cem Karaca’nın aradığı yalnızca müzik yapmak değildi, söyleyecek sözü vardı. Daha politik şarkılar söylemek istediği için Apaşlar ile yolu ayrıldı, Kardaşlar ve ardından Moğollar ve Dervişan’la çalıştı. Anadolu’nun türkülerini, yüzyılların şiirini ve Batı müziğini sentezleyerek kendi tarzını kurdu. Kendine özgü diliyle düşündürmeyi amaçlıyor, eşsiz teatral yorumuyla halkın sesi olmayı hedefliyordu.
Pir Sultan Abdal’dan Dadaloğlu’na, Karacaoğlan’dan Âşık Emrah’a uzanan ozan geleneği, onun sanatının omurgasını oluşturdu. Çünkü ozan geleneği, hakikati çıplak sözle söyleme cesaretidir. Karaca, bu cesareti çağdaş müzik formlarıyla buluşturdu. Kendine “Anadolu Rock Ozanı” diyen Karaca, “Sanatın muhalif bir fonksiyon taşıdığına inanan bir insanım.”der. Bu nedenle Anadolu rock yapan birçok sanatçıdan daha belirgin bir politik duruş sergiledi.
1971’de Trabzon konserinde patlayan bombalar, sanatının toplumsal etkisinin gücünü gösteriyordu. Aynı yıl Kardaşlar’la plak çalışmaları için Almanya’ya gitti. 12 Mart Muhtırası yayımlandığında “Oy Gülüm Oy” plağı toplatıldı. Türkiye’ye dönen Karaca, Moğollar’la yoluna devam etti. 1972’de Moğollar döneminin en büyük başarısı “Namus Belası”ydı.
Muhlis Akarsu’ya ait “Obur Dünya” bu çizginin güçlü örneklerindendir. Dervişan grubu ile 1975’te çektiği Tamirci Çırağı ile siyasi duruşunu belirginleştirdi. “Mutlaka Yavrum”u Filistin Kurtuluş Örgütü için seslendirdi. Yılmaz Güney’in mahkeme duruşmalarına katılan Cem Karaca, “Sanat daha fazla özgürlük, daha fazla adalet talep eder.” dedi. Cesurdu, sözünü esirgemezdi. 70’ler Karaca’nın en hızlı zamanlarıydı: Kavga, Parka, İhtarname, Yoksulluk Kader Olamaz, İşçi Marşı, Maden Ocağının Dibinde gibi şarkıları bu yıllarda yayımladı.
Dervişan’la 1978’de yayımlanan “1 Mayıs” plağından sonra yollar ayrıldı. 1 Mayıs Marşı nedeniyle hakkında soruşturma açıldı. Artık Türkiye’de kendini ifade etmenin ve özgürce müzik yapmanın imkânı kalmadığını düşündü. Son grubu Edirdahan ile kısa süren çalışma dönemi sonrası 1979’da Batı Almanya’ya gitti. Çok geçmeden 12 Eylül Darbesi geldi ve muhalif sesler hedef alındı.
Sürgün Yılları: Vatansız Bir Vatansever
1979’da Almanya’ya giden Cem Karaca’nın hayatı, 12 Eylül Darbesi sonrasında tamamen değişti. Yıllar önce Selda Bağcan ’la çekilmiş bir fotoğraf üzerinden yürütülen propaganda sonucunda “sakıncalı komünist” ilan edildi. Hakkında soruşturmalar açıldı. Türkiye’ye dönmediği için Yılmaz Güney’le birlikte Türk vatandaşlığından çıkarıldı.
Ancak Alman vatandaşlığına da geçmedi. Sekiz yıl boyunca Birleşmiş Milletler’in vatansızlar için verdiği pasaportla yaşadı. Türkiye’ye hasret kalan Cem Karaca, çeşitli işlerle geçimini sağladı. Bunun yanı sıra annesi Toto Karaca’yla Almanya’da tiyatroda sahne aldı. Die Kanaken, 1984 yılında Almanya’da yayımladığı bir rock albümüdür. “Kanake/Kanaken” sözcüğü Almancada göçmenleri (özellikle Türkleri) aşağılamak için kullanılan ırkçı bir hakarettir. Albüm ise göçmen işçilerin (Gastarbeiter) yaşadığı zorlukları anlatır. Almanya’da yaşamasına rağmen Karaca, şarkı sözlerinin çift dilli yayımlanmasını özellikle istemiştir. Albümde yer alan “Was Sagst Du? (Senin Demen Ne?)” gibi şarkılar, Almanların Türk işçilere bakışını eleştirir. Albümün tek Türkçe parçası ise Nâzım Hikmet’in “Çok Yorgunum” şiirinden uyarlanan eserdir.
Karaca ve arkadaşları, o dönemin Türk “misafir işçi”lerinin ve göçmenlerinin Almanya’daki durumunu, şu Almanca dizelerde olduğu gibi doğrudan ve ironiyle ele alır:
“Gel Türk – Alman birası iç, o zaman burada hoş karşılanırsın; ‘Prost’ ile Allah’ın üstü çizilir, sen de küçük bir parça ‘entegre’ edilirsin.”
Albümdeki tüm şarkılar Cem Karaca (müzik), Ulrike Faber (söz ve müzik) ve Ralf Mähnhöfer’e (söz ve müzik) aittir; “Mein Deutscher Freund” (Benim Alman Arkadaşım) ve “Es kamen Menschen an” (İnsanlar Geldi) gibi başlıklar taşırlar.
1985’te Münih’te Turgut Özal’la görüştü. Türkiye’ye dönüş yolları açıldı; mahkemede beraat etti, konserlere başladı, albümler yayımladı ve 1988’de, yıllarca yasaklı olduğu TRT ekranlarına çıktı. Bir dönem Fetullah Gülen’in bir şiirini seslendirdi. 1970’lerin–1980’lerin “komünisti” Cem Karaca, 1990’larda daha dindar bir profil çiziyordu. İnancını eserlerine yansıtıyor, inandığı gibi yaşamaya ve konuşmaya çalışıyordu.
Türkiye’de bazı çevreler onu “komünist”, Almanya’da ise “yabancı” olarak görüyordu.
O ise kendisini her şeyden önce memleketine bağlı bir sanatçı olarak tanımlıyordu. Bu yıllarda eserleri yasaklandı, TRT’den uzaklaştırıldı ve babasının cenazesine katılma hakkından mahrum bırakıldı. Hayatının en büyük kırılmalarından biri buydu.
Manevi Dönüşüm Mü, Hatırlayış Mı?
Cem Karaca’nın Almanya yıllarında yaşadığı iç hesaplaşma çoğu zaman “manevi dönüşüm” olarak anlatılır. Fakat mesele belki de dönüşüm değil, hatırlayıştı. Çünkü Karaca’nın köklerinde zaten tasavvuf vardı. Babası Bektaşi geleneğinden geliyordu. Yakın dostları, Cem Karaca’nın gençlik yıllarından itibaren tasavvuf kitapları okuduğunu anlatır. Karaca, Almanya’da iyi Almanca öğrendiğini ve İslam felsefesi kitaplarını Almanca okuduğunu da belirtir.
Kendi sözleri ile tasavvufa iyi hâkim olan Karaca yıllar sonra şunları söyleyecekti: “Bir insan hem dinine bağlı bir Müslüman olabilir hem de sol bir ekonomik ve siyasal dünya görüşüne sahip olabilir.” Almanya’da yaşadığı yalnızlık, sürgün ve kayıplar, onu yeniden inanç üzerine düşünmeye yöneltti: “Hayattan yediğin zılgıtlar insanı düşünmeye sevk ediyor.” Onun anlattığı Allah’a yöneliş korkudan değil, sevgidendi: “Onun için nasıl daha düzgün bir hayat yaşarım kaygısını taşımaya başladım.”
“İnançlarımı sürekli tashih etmeye başladım.”
Babasının cenazesine katılamayan Cem Karaca, bu acıyı ömrü boyunca taşıdı. Annesi Toto Karaca’nın vefatında Hristiyan olduğu için cenaze kiliseden kaldırıldı. İçeride ilahiler okunurken yaşadığı duyguyu şöyle anlatacaktı: “İçimdeki gamın, kederin adeta havalanıp gittiğini hissettim.” Bu deneyim, onun inanç dünyasında yeni bir pencere açtı. “İnançlarımı sürekli gözden geçirip tashih etmeye başladım.”
Bir röportajda şöyle der: “Elhamdülillah Müslümanım ve Bektaşiyim. Tanrıyla değil, Allah ile barıştım. Ateizmden İslam’a geçiş sürecim Almanya’da başladı. Hayattan yediğin zılgıtlar beni düşünmeye yönlendirdi. Bunun hesabını kimseye vermek zorunda değilim.”
Allah Yar: Tasavvufun Saadeti
1990’lı yıllarda Cem Karaca’nın eserlerinde maneviyat daha görünür hâle geldi. Bu dönemin en dikkat çekici örneklerinden biri “Allah Yar”dır. 1999 tarihli, söz ve müziği kendisine ait olan bu eser, Yunus Emre geleneğini hatırlatan yalın bir dille yazılmıştır. Şarkıda gösterişli metaforlar değil, doğrudan kalbe seslenen bir söyleyiş vardır. Karaca’nın tasavvuf anlayışı da buna yakındır: hakikati karmaşıklaştırmadan söylemek.
Bir röportajında şunları söyler: “Dünyada gerçek anlamıyla sevilecek bir şey varsa bu ne paradır ne hatunun mâh cemalidir ne şandır şöhrettir ne şudur ne budur. Gerçek anlamıyla sevilmesi gereken, ‘Yâr’ diye anılması gereken bir tek kavram biliyorum; o da yüce Allah’tır.”
Doğru Bildiğini Söyleyen Bir Sanatçı
Cem Karaca’nın hayatı boyunca değişmeyen özelliklerinden biri, doğru bildiğini söylemekten vazgeçmemesiydi. 1970’lerde sağ kesim tarafından ateist ve komünist olmakla suçlandı; 1990’larda ise bu kez bazı sol çevrelerce “dönek dindar” ilan edildi. Fakat o, başkalarının beklentilerine göre değil, kendi vicdanına göre yaşamayı tercih etti.
Oğlu Emrah Karaca’nın ifadesiyle: “Kendi doğru bildiğini söyledi.” Bu tavır, onun sanat etiğinin özüdür.
Gelecek zamandan habersiz olan Cem Karaca Fetullah Gülen şiiri ve ona verilecek bir ödül üzerine kendi sözleriyle: “Belli kriterlerim var. Türkiye’yi bölmeyi, parçalamayı, Türkiye’de şeriat devleti kurmayı amaçlayan, Mustafa Kemal’in getirdiği temel prensiplere aykırı düşen hiçbir kuruluşun gecesine katılmam. Bunun demokrasiyle alakası yoktur. Ama Fetullah Gülen diye bir parti yok ki… Türkiye’yi parçalamaya çalıştığına inanmıyorum. Nitekim hakkındaki dava da düşmüş. Kimse benim şapkama karışmadığı sürece ben de kimsenin türbanına karışmam.”
Son Yolculuk
Yol Arkadaşları, Türk rock müziği efsanesinin 2001–2004 yılları arasında kurduğu son grubudur. İsim babası bizzat kendisidir. 2004’te Mahsun Kırmızıgül’le seslendirdiği “Hayat Ne Garip” şarkısında hayatın geçiciliğini ve ölümü anlatıyordu. Şarkının yayımlanmasından yalnızca günler sonra 8 Şubat 2004’te geçirdiği kalp krizi sonucu hayata veda etti.
Üsküdar’daki Seyyid Ahmet Yesevi Camii’nde düzenlenen cenaze törenine toplumun her kesiminden yüzlerce insan katıldı. Vasiyeti üzerine alkışlarla değil, tekbirlerle uğurlandı. Karacaahmet Mezarlığı’nda, yine kendi isteği doğrultusunda babasının yanına defnedildi. Hayatının sonunda aradığı huzuru, çocukluğunun başladığı yerde bulmuş gibiydi. Babasının kollarında.
Cem Karaca’nın hikâyesi, yalnızca bir müzisyenin hikâyesi değildir. O; Cumhuriyet sahnelerinden Anadolu’nun türkülerine, sürgünden memlekete, politik mücadeleden manevi arayışa uzanan uzun bir yolculuğun kahramanıdır. Hayatı boyunca farklı etiketlerle anıldı: “komünist” dendi, “dönek” dendi, “muhalif” dendi, “dindar” dendi. Fakat o, bütün bu sıfatların ötesinde tek bir sorunun peşindeydi:
“İnsan daraldığında, yalnız kaldığında, kaybettiklerinin ardından dönüp kime seslenir?”
Babasının ölümünden sonra sorduğu “Kim var?” sorusuna yıllar içinde kendi cevabını verdi:
“Kim var? Allah var. Allah yar. Hakiki Dost”
Sözün Yürüyüşü
Cem Karaca’nın “Halk şairlerinin türküleri söylene söylene varlıklarını devam ettirmişlerdir.” cümlesi, yaşayan sözün zaman içindeki dolaşımına bir atıftır. Karaca, kendi şarkılarını da bu yürüyüşe dâhil eder fakat mütevazı bir son söz bırakır:
“Bir gün benim şarkılarım söylenmezse eyvallah.”
