İPEK HALVURT EDİRNE
Sizce fotoğrafı anlamak için fotoğrafçı olmak zaruri midir? John Berger’in ”Bir Fotoğrafı Anlamak” kitabı eşliğinde Tahta Gemi Dergisi’nin bu sayısında, fotoğraf üretimi-fotoğraf yorumu-felsefe ilişkisine dolaylı olarak değineceğim. Fotoğrafı yorumlama yanında fotoğraf üretiminde çok önemli unsur olan fotoğraf-edebiyat etkileşiminden de kısaca bahsedeceğim. John Berger’e göre edebiyat sanatı, fotoğrafa öyle bir içerik kazandırır ki yorumcu ya da Berger’in deyimiyle hikaye anlatıcısı olan yorumcu, o fotoğrafı daha da değerli hale getirmektedir.
Değerli okuyucularım, bu süreç tek yönlü değil, çift daha doğrusu çok yönlü işleyen bir süreçtir. Tabii bu anlama sürecinde, fotoğrafın bağlamı, konusu, fotoğrafçının kimliği, yaşamdaki duruşu, imza attığı işlerin nitel (niceliğinden ziyade) kalitesi de önemli bir yer tutmaktadır. Bu kapsamda kitapta yer alan makalelerin büyük bölümünde Eugene Smith, Paul Strand, Martine Franck, Andre Kertesz, Henry Cartier-Bresson gibi fotoğraf tarihinin önemli isimlerine ve çalışmalarına yer verildiği görülmektedir.
Gördüklerini kendi anladığın anlamıyla izleyiciye aktarmak, onun da anlamasını sağlamak ve fotoğrafa dokunabilir sosyal içerik kazandırmak (kurgusal, kavramsal, “her şey gerçekten sanal, her şey gerçekten gerçek” yaklaşımıyla tasarlanan, büyülü gerçeklik anlayışıyla kurgulanan ve tabii ki o an fotoğraflarında yorumlama işi daha da zordur) teknik anlamda yapılan kritikten çok daha zordur. Çünkü fotoğrafçıyla da onun çektiği nesne-öznelerle özdeşleşecek geniş bir frekans aralığınızın olması şarttır. Bunun olabilmesi için ise her şeyi yokmuşçasına sorgulamak, okumak ve deneyimlemekten geçiyor. Nihilist hatta septisizm tarzı yaklaşım “ne bu tam olarak doğru ne bu tam olarak yanlış” yaklaşımına ulaşmamızı, duruma göre doğru yaklaşımı kazanmamızı, farklılıkları ve algılama farklılıklarını görmenizi sağlar. Bu yaklaşım bize düşünme alışkanlığı diye de tabir edilebilen, disiplinli çalışmayla kazanılan bir tarz kazanmamızı sağlar.
John Berger, bu noktada fotoğrafın hikayesi ya da fotoğrafa içerik kazandırma konusunda son derece çarpıcı bir tespitte bulunuyor ki bu tespit, özellikle yaşam fotoğrafçılığı artık bitti mi tartışmalarının bir boyutuna da dikkatimizi çekiyor.
Berger’in deyimiyle ”Fotoğraflar kendi başlarına bir öykü anlatmazlar. Anlık görünümleri saklarlar. Şimdi alışkanlıklarımız bizi bu türden bir saklamanın yaratacağı sarsıntıya karşı koruyor.”
Bir fotoğrafı anlamak için, sanılanın aksine, fotoğrafçı olmanız gerekmiyor, bir fotoğraf ustasına ya da otoritesine de ihtiyacınız yok. Çünkü bir fotoğrafı anlamak, kendini ve yaşamı anlamaktan geçiyor. Hepsi birbirini besleyen, birbirini tetikleyen, birbirini zenginleştiren alanlar. Bu gibi durumlarda kendi icat ettiğim bir cümleyi buraya koymakta hiçbir sakınca görmüyorum: “Mozart’ı anlamak için Mozart olmak gerekli değildir.” Edebiyat, resim, müzikte olduğu gibi, fotoğraf alanında da fotoğraf yaşamdan besleniyor, yaşam da fotoğraftan. Bu gerçeğin altını sık sık çizen John Berger’in, Martine Franck ya da Sebastião Salgado gibi fotoğrafçılarla yaptığı söyleşileri okuduğunuzda fark edeceksiniz ki, fotoğrafla nefes alıp veren bu insanlar, fotoğraftan çok yaşamı konuşuyorlar. Berger, Martine Franck’ın fotoğraflarına dair fotoğrafçı ile gerçekleştirdiği karşılıklı faks yazışmalarında, Franck’ın “Mutlu musun?” sorusuna verdiği yanıtta fotoğraf ve yaşam ilişkisini muhteşem biçimde özetler:
”Mutlu muyum? Mutluluğun bir hal olduğuna inanmıyorum aslında. Mutsuzluk olabilir ama mutluluk, doğası gereği, anlıktır. O an birkaç saniye sürebilir, bir dakika, bir saat, bir gün ve bir gece, ancak bir hafta böyle gitmesinin mümkün olabileceğini düşünmüyorum hiç. Mutsuzluk ekseriya uzun bir roman gibidir. Mutluluk fotoğrafa benzer daha çok!”
Bu noktada burada sormamız gereken sorulardan biri de ülkemiz fotoğrafı anlama sürecinin neresinde? Fotoğraf ekipmanı satan dünyaca ünlü firmalar için yüksek satış rakamlarından dolayı önemli bir yeri var Türkiye’nin. Keza uluslararası yarışmalarda bol ödüllü fotoğrafçı sayımız da azımsanmayacak kadar çok. Oysa fotoğraf ile ilgili dergi ve kitap satışlarımız ekipman satışları ile yarışacak düzeyde değil.
Berger’in Salgado ile yaptığı nefis söyleşide Salgado şöyle diyor: ”İnanıyorum ki, içinde bulunduğumuz zamanlarda insanları kışkırtarak bir tartışma açmak, bir fikir hareketi yaratmak, sorular sormak gibi sorumluluklarımız var.” Bu noktada TIME dergisinin genç liderler, kadın liderler, aktivist liderler yazı dizilerinde kullandığı düşündürücü ve dürtücü kapak fotoğraflarını hiç takip ettiniz mi? Özenle seçilen kapak fotoğraflarının insanları sarsma ve düşünme ivmesi kazandırmada ne kadar önemli bir rol oynadığını hepimiz bilmekteyiz.
Elbette tüm bu sorumlulukları taşıyan, Türkiye fotoğrafının gelişim ve yaygınlaşmasına büyük katkılar veren çok değerli fotoğrafçılarımız var. Elbette onlar sayesinde umutluyum. Berger’in ”Bir Fotoğrafı Anlamak” kitabının sonlarına doğru şu cümleler çok etkileyici: ”Yakın çekim, istatistiklerin tam zıddıdır. Fotoğrafçının öznelerine karşı duyduğu sevgiyse, hayırseverliğin zıddı. Cömertlikten daha yoğun itkiler vardır. Her şeyden önemlisi tanımaktır.” “Tanımak”. Bu aforizmayı, bir fotoğrafçı olan Moyra Peralta’dan bahsederken söylüyor. Cömertlik değil tanımak diyor: Uzakta durup iyi niyetli olmakla yetinmemek, yaklaşmak ve paylaşmak. Dünyayı fikirlere sığdırmak değil, dünyanın içinden fikirler çıkarmak.
Berger düşündüklerini yaşayışına yansıtma özelliği ile de diğer fotoğraf eleştirmenlerinden ayrışır. Onun gibi fotoğrafçı olmadığı halde fotoğraf üzerine yazmış diğer üç önemli yazar Walter Benjamin, Roland Barthes ve Susan Sontag’da bulacağımız çarpıcı ifadeler yoktur. Ancak Berger’in yazılarında hep şaşırtan bir biçimsel çeşitlilik ve zenginlik deryası vardır. Bu çeşitliliğin, ”Bir Fotoğrafı Anlamak” kitabında rastlanabilecek en iyi iki örneğinden biri, Berger’ın fotoğrafçı Martine Franck’ın ”Bir Günden Öbürüne” isimli kitabına yazdığı, Franck’la aralarında geçen faks yazışmasından oluşan sunum metni, diğeriyse Henri Cartier-Bresson’la yaptığı, tırnak işaretsiz, dolayısıyla kimin neyi söylediğinin yer yer belirsizleştiği ve bu sayede konuşmanın, beraber düşünmenin ve Berger’ın “tanımak” dediği şeyin doğasını gösterebilen söyleşisi. Berger’ın düzyazısının yanıltıcı tekdüzeliğinde bu gayret ve arzu gizli.
Fotoğrafçılığın önemli prensiplerinden biri olan sadeleştirme ve güçlendirmeyi Berger şu şekilde anlatıyor:
”Fotoğraf, görünümlerden alıntı yapar; ancak alıntı yaparken bu görünümleri basitleştirir. Bu basitleştirme onların görünürlüklerini artırabilir. Her şey seçilen alıntının niteliğine bağlıdır.”
İşte tam da bu sebeple fotoğrafı anlayıp yorumlayanların devreye girerek fotoğrafın anlam ve içeriğini ortaya çıkarması ve fotoğrafın değerini ortaya çıkarması gerekiyor. İki boyutlu bir düzlemde yaratılan fotoğraf yorumlanmadıkça, iç içe geçen aynalar misali birbirini açan öyküleri anlatılmadığı sürece, toplumsal belleğe taşınmadıkça, fotoğraf arşivde unutulmaya yüz tutar. Berger gene de yaşadığı sürede başarısının tadını çıkarabilmiş, çalışmaları, anıları seçki olarak derlenmiş, kendisiyle ilgili olarak pek çok kayıt tutulmuş, bu kayıtlar yayınlanmış, kitapları basılmış, sanat eleştirmeni olarak kabul edilmiş, cömertliğinin savurganlığa dönüşmesine izin verilmemiştir.
KİTAPTAN ÇIKARSAMALAR
Neden John Berger’i bu kitabıyla tanıtmaya ihtiyaç duydum? Özellikle bu kitabı, fotoğrafa içerik kazandırarak yeni aforizmalar, kuramlar yaratma konusunda John Berger’in sarf ettiği olağanüstü emeği anlamamı sağladı. John Berger’in düşünceleri ile kendini ifade ettiği tarzı, eylemleri birbirini onaylar tarzda tutarlıdır. Olgunlukla taçlanan bilgeliğe sahip olması eserlerinde açıkça hissediliyor. Berger benim için her zaman büyümeye çalışan bir çocuk gibidir. Röportajlarını okuduğumda veya izlediğimde aklımda kalan Berger’in anlattıklarından çok canlılığı, zindeliği, uyanıklığı, dipdiri heyecanıdır. Berger’in entelektüel çocuksuluğu, onun “bilinçli cehalet” tavrına da işaret etmektedir. Berger diyor ki:
”Kamera görünüşlerin yarım kalmış dilini tamamlar ve yanlış anlaşılması mümkün olmayan anlamı ele verir. Böyle bir durumda kendimizi bir anda evimizde, (tanıdık) görüntülerin arasında hissederiz, sanki evimizde kendi ana dilimizde konuşuyormuşuz gibi…”
Ara Güler’i de işte tam bu sebepten ötürü sevmiyor muyuz?
Berger’in yazılarından oluşan bu kitapta, Berger fotoğraflara (bizim tanımadığımız insanların fotoğraflarına) tarihsel, sınıfsal ve toplumsal bir açıdan bakmamızı sağlıyor. Fotoğrafların farklı işlevlerinden de bahsediyor. Mesela hafızayı canlı tutuşlarından… Mesela hükümetler tarafından propaganda araçları olarak kullanılışlarından… Aynı zamanda diğer yazarlarla mektuplaşmaları, diğer fotoğrafçıların hayatlarını ve resim tekniklerini anlatır. İster istemez işin içine mektuplar, şairler, ressamlar, fotoğrafçılar girince ve tüm bu sanatların birbirlerinden ne kadar beslendiği hatırlatıldıkça bu beni yeni bağlantılar kurmamı sağladı. Yazma konusunun Berger için aynı zamanda kaçış, sığınış ve kendisini ifade etmesinin en etkili yolu olduğunu düşünenlerdenim.
HER ŞEY İNSANI SEVMEKLE BAŞLAR
Berger’i 2 Ocak 2017’de ebediyete uğurladık. Berger dünyayı kendisine açan veya kendini dünyaya açan biriydi. Eskiden evlere ziyarete gidildiğinde eve gelen konuklara aile üyelerinin bulunduğu fotoğraflardan oluşan albüm gösterilirdi. Bu albüm şimdiki gibi neredeyse sınırsız anların kolay tüketildiği ve unutulduğu fotoğraflardan değil, belki teknik ve kompozisyon bakımından olağanüstü olmasalar da yaşanmışlıklarla, hikayeleriyle anlam ve değer kazanan fotoğraflar olduğu için herkes bu albümü gururla gösterirdi. Bu albümün en sevdiğim tarafı da ebeveynlerin gençlik ve çocukluk fotoğraflarını görebilme şansına erişmekti. John Berger’i anlamak için onlarca röportajını, anılarını ve özellikle de Türkiye’de bıraktığı anılarını okudum. Türkiye’deki anılarında, Türk edebiyatının öykü alanında baş yapıtlarını sunan Sait Faik Abasıyanık’a hayran olduğunu öğrenince Berger’e olan hayranlığım arttı. Çalışma yöntemindeki ortak benzerlikler beni şaşırttığı kadar heyecanlandırdı.
Türkiye’nin yetiştirdiği önemli yazarlardan biri olan Sait Faik Abasıyanık, aramızdan ayrılalı 72 sene olmuş (Ölüm Tarihi: 11 Mayıs 1954). Sait Faik başyapıtlarında, öyküyü olaydan ayırmıştır. Bu yönelişinde, tıpkı fotoğrafçılıkta özellikle yaşam fotoğrafçılığında olduğu gibi, onun gerçeği ya da durumu bir anlatıcıdan, kendi “ben”inden geçirme eğiliminin de büyük payı olmuştur. Ona göre her şey insanı sevmekle başlar. Bazı öykülerinde kullanmayı tercih ettiği şiirsel anlatımı, o “ben” evrensel insan duygularına yoğunlaşarak, insanlığın tüm çelişkilerine, bunalımlarına hayat vermesini sağlamıştır. Eğer bir yaşam fotoğrafı şiirsel anlam ve insan duyguları ile yoğurulmuşsa toplumsal belleğin oluşturulmasında çok önemli katkılar sağlamaktadır. Sait Faik, toplumsal düzenin çirkinlikleri, sahtelikler, adaletsizlikler karşısında direnen insanın yalnızlığını billur anlatımıyla okuyucuna sunmuştur. Öykü, roman ve şiirlerini yaşamın hakkını vermek için yazmıştır. Sıradan insanlar, işsizler, hamallar, balıkçılar, sokak kadınları, kimsesiz çocuklar, emekçiler ve küçük burjuvalar onun insanlarıdır. O bu insanlarda “evrensel insanı” yakalamıştır.
Ayrıca fotoğraf-edebiyat arasındaki etkileşimi somut bir şekilde anlatan Ara Güler’in “edebiyatçı arkadaşım” dediği Sait Faik’i anlattığı yazısı ile Yapı Kredi Yayınlarından çıkan, Ara Güler tarafından kaleme alınan, ”Yüz-Ara Güler’den Yazar Fotoğrafları” isimli kitabı edinmenizi özellikle tavsiye ediyorum. Sait Faik, ”Karanfiller ve Domates Suyu” isimli hikâyesinde kahramanını şöyle konuşturur:
”Kitaplar, bir zamanlar bana, insanları sevmek lazım geldiğini, insanları sevince tabiatın, tabiatı sevince dünyanın sevileceğini, oradan yaşama sevinci duyulacağını öğretmiştiler.”
”Onu gördüm mü toparlanıyor; hayret, sevgi ve saygıyla bakıyorum. Koca yaylamızın üzerinde böyle milyonlarca insan bulunduğunu düşünüyorum. Yine dünya yuvarlağı üzerinde böyle milyonlarca insanın tırnakları, nasırları, çirkinlikleri, tek gözleri, tek kollarıyla bir ejderhayla kavga etmek için bekleştiklerini düşünüyorum.”
Bu noktada evrensel düşünceyi çok iyi anlatan romancı Balzac’ı anımsadım:
”Asalet insanlardan çoktan kalktı. Ama o tuhaf kelime ne tüccar evlerine, ne kasap, ne komisyoncu karılarına, ne lokantacı suratlarına, ne büyük apartmanlara, ne de büyük orospura, büyük insanlara geçti. Asalet, ümitlerimize, hüzünlerimize, yalnız fakir insanların ümitlerine, facialarına gelip kondu. Onu ne okumuş suratlarında, ne kitaplarda, ne eşyada, ne de hareketlerde aramamalıyız beyhude.”
İşte bu ironik tespiti yapıp, gene de ümitlerini koruyup üretime geçenler ayrıcalıklı insanlardır. Çünkü başarılı olmak da kendini anlatmak da insan olmak da insan kalmaya çalışmak da artık zorlaşmıştır. Birilerinin de detayları, fake edilmeyenleri görüp anlatması gerekiyor.
Bu noktada Sait Faik’in ”Bir Bahçe” isimli öyküsü disiplinli bir yaşam fotoğrafçısının çalışma yöntemini hatırlatması bakımından birden aklıma geliverdi.
”Bir şehirde senelerce oturulur. Bıkılır. Usanılır o şehirden; her yerini gördüm, tanıdım sanılır. Ama daha ne görülmedik insanları, ne görülmedik sokakları, her gün önünden dört beş defa geçtiğiniz halde iyice göremediğimiz binaları vardır. Birden kafanızı kaldırır, ben bu binanın, sırtında böyle insan büyüklüğünde heykeller taşıdığını bilmezdim, deyiverirsiniz.”
İngiliz yazar, sanat eleştirmeni, düşünür ve ressam John Berger dünyayı da, Türkiye’yi de çok iyi tanıyordu. İnsanları utandıracak kadar alçakgönüllü, hayata temas eden, doğru işi, doğru insanı savunan insandı. Latife Tekin, Murat Belge, Cihat Burak, Can Yücel, Mehmet Ulusoy, Cevat Çapan, Tomris Uyar gibi sanatçı, akademisyen olan, kitaplarını basan yayınevi sahipleriyle olan anılarını mutlaka okuyun. Sadece entelektüel değildi (Ressamlığı yanında, şiir ve ödül kazanan roman yazdığını, belgesel ve sinema çektiğini de biliyorsunuz zaten). Bilgi birikimini, hayata dokunan deneyimlerinin süzgecinden geçiren biriydi. Düşüncesini neredeyse çalışmasında duyacağınız bir insandı. Berger’in çekilen fotoğraflarına baktığınızda çok güzel güldüğünü fark edeceksiniz. Berger’e göre gülmek bir tepki değil katkıdır. Hiç kuşkusuz hiçbirimiz mutlu değiliz, hatta acı çekiyoruz ama mutlu olmak için çabalıyor, umut etmekten vazgeçmiyoruz. Kaç kişi hayıflanmadan emek sarf ediyor? Dünyaya verdiklerimizi aşk yaşıyormuş gibi paylaşmayı hangimiz tam anlamıyla istedik ve yaptık? Berger’in yazılarından oluşan, keyif verdiği kadar yaşama ve fotoğrafa dair okuru derin düşünce ve sorgulamalara yönelten bir kitabını daha bitirmenin hazzı ile, fotoğrafa ve fotoğrafın gücüne daha çok inanıyorum. Berger’in ”Bir Fotoğrafı Anlamak” kitabında yer alan aşağıdaki fotoğraf ile sizi baş başa bırakıyorum.
