Beyaz Saray’ın eli kanlı “kafir”i!

Kolundaki “Deus Vult”: 1095’te Papa Urban II’nin Birinci Haçlı Seferi’ni başlatırken kalabalığın haykırdığı söylenen savaş narası.Ve bir koltuğunun altında, Hegseth’in Mart 2025’te Savunma Bakanlığı hesabından paylaşılan bir fotoğrafta ilk kez görülen dövme: Arapça “Kafir” — yani “inançsız”, “gavur.”
Foto: Joshua Sukoff / Shutterstock.com

ENİS BEHİÇ, MALMÖ

“Deus Vult.” Tanrı’nın iradesidir.

Peki ya Irak’ta hayatını kaybeden yüz binlerce, hatta bir milyonu aşan insan? O da mı Tanrı’nın iradesiydi? Pete Hegseth’in koluna kazınan bu Latince ibare, çok daha eski ve çok daha kirli bir hesabın üzerine gerilmiş ince bir perdeydi.

Tenine kazınan ideoloji üç dövme, üç soru işareti olarak okunuyordu.

Hegseth’in bedeninde en az on iki dövme taşıdığı belgelenmişti. Ama üçü özellikle dikkat çekiciydi. Göğsündeki büyük Kudüs Haçı; bir merkez haç ve dört köşesinde dört küçük haçtan oluşan bu simge, Birinci Haçlı Seferi’nin ardından kurulan Kudüs Krallığı’nın amblemiydi. Kolundaki “Deus Vult” ise Papa Urban II’nin 1095’te kalabalığa haykırarak Birinci Haçlı Seferi’ni başlattığı savaş narasıydı. Üçüncü dövme uzun süre gizli kaldı. Mart 2025’te Savunma Bakanlığı’nın resmi hesabından paylaşılan bir fotoğrafta koltuk altında göründü. Üzerinde Arapça “Kafir” yazıyordu. İnançsız. Gavur.

Bu üçlü bir arada ne anlam taşıyordu? Ortaçağ tarihi uzmanı Thomas Lecaque cevabı kısa kesti: “Deus Vult’un Haçlı hayranlığından başka hiçbir anlamı yok. Bu, tarihin en dehşet verici dönemlerinden birini açıkça referans alan bir dini şiddet çağrısıdır.” Tarihçi Jane Janega da aynı yerde duruyordu: “Bunu başka türlü okuyamazsın. Dini şiddete davetten ibarettir. Başka bir okunuşu yoktur.”

Peki Hegseth bunu bilerek mi kazıttırmıştı? 2020’de yayımladığı kitabının son cümlesi her şeyi söylüyordu zaten: “Deus Vult.” Kitabın adı da yeterliydi: American Crusade — Amerikan Haçlı Seferi. Tesadüf ihtimali sıfıra yakındı.

Bu ifade çoktan terör belgelerinin diline sızmıştı.

Norveç’te 77 insanı katleden aşırı sağcı terörist Anders Breivik, kendini “modern bir Tapınak Şövalyesi” olarak tanımlamış ve manifestosunda Deus Vult ifadesine başvurmuştu. 2017’deki Charlottesville “Unite the Right” mitinginde, neo-Nazilerin “Yahudiler bizim yerimizi almayacak” diye bağırdığı o kalabalıkta katılımcılar Deus Vult yazan bayraklar taşıyordu. 6 Ocak 2021’de Kongre binasına yönelik baskında da bu ifade görülmüştü. 2019’da Yeni Zelanda’da elli bir kişinin canını alan cami saldırganının silahına haçlı sembolleri kazınmıştı.

Yeni Satırlar dergisinde bu bağlantıları araştıran bir gazeteci durumu şöyle özetliyordu: “Bu sembollerin bir arada kullanılması yaklaşık on yıl önce, Trump’ın ilk kampanyası döneminde ortaya çıktı ve o tarihten bu yana giderek daha görünür hale geldi.” Bu semboller artık inançlı Hristiyanların dini kimliğinin değil, aşırı sağ hareketlerin parola sisteminin parçasıydı.

Vatikan’a bağlı Kutsal Kabir Şövalyeleri Tarikatı bile sessiz kalamadı. Tarikatın ABD sözcüsü Diyakoz John Heyer, bu sembollerin dini bağlamın dışına çıkarılmasının onların özünü, yani barış ve komşuyu sevme ruhunu tahrip ettiğini kamuoyuna açıkladı.

Kendi silah arkadaşı onu resmi belgeyle içten tehdit olarak kayıt altına almıştı.

Biden’ın başkanlık yemin töreni yaklaşırken, Washington DC Ulusal Muhafız Alayı’nın anti-terör biriminde görevli Kıdemli Çavuş DeRicko Gaither üstlerine bir e-posta gönderdi. Belgelenen bu yazıda şunlar yer alıyordu: “Hegseth’in ‘Deus Vult’ dövmesi üstünlükçü gruplarla ilişkilendirilmektedir. Bu dövme, aşırılıkçı kelimeler veya imgeler içeren dövmeleri yasaklayan askeri kurallara aykırıdır. Bu bilgiler ışığında söz konusu durum ‘İçten Tehdit’ sınıfına girmektedir.”

Bu e-posta kayıtlara geçmişti. Hegseth ise meseleyi “Hristiyan kimliğine yönelik bir saldırı” olarak sundu. Kendi askeri komutanının onu tehdit olarak nitelendirdiği bu adam, bugün o ordunun en tepesine oturuyordu.

Irak’ta öldürülenlerin sayısı her akademik tartışmanın çok ötesine geçiyordu.

2003 Irak Savaşı’nda hayatını kaybeden sivillere ilişkin çalışmalar birbirinden farklı rakamlar ortaya koyuyordu; ama hiçbirinin bulgusu küçük değildi. Johns Hopkins Üniversitesi araştırmacılarının The Lancet’te yayımladığı 2006 tarihli çalışma, işgalin ilk üç yılında yaklaşık 655.000 “fazladan ölüm” yaşandığını hesaplamıştı. 2013’te PLOS Medicine’da yayımlanan kapsamlı araştırma, 2003-2011 yılları arasındaki fazladan ölüm sayısını 461.000 olarak belirledi. İngiliz araştırma şirketi ORB’nin 2008 tarihli tahmininde bu rakam bir milyonu aşıyordu.

Bu sayılar akademik çevrelerde hâlâ tartışılıyordu. Bununla birlikte hiçbir ciddi araştırma, Irak’ta yalnızca onlarca binle sınırlı kalan bir ölüm sayısından söz etmiyordu. Ve bu ölümlerin büyük bölümünden, kendi raporlarına göre bile, koalisyon güçleri sorumluydu.

2003’te dünya kamuoyuna kitle imha silahlarının varlığı söylenmişti. Colin Powell, BM kürsüsünde test tüpleri sallamıştı. Silahlar hiçbir zaman bulunamadı. Ama savaşın ardından ortaya çıkan başka bir gerçek vardı.

Savaşın faturası kanda değil, dolarla ödeniyordu.

Halliburton’ın yan kuruluşu KBR, ihale açılmaksızın verilen sözleşmelerle Irak kaynaklı federal işlerden 39,5 milyar dolar kazandı. Halliburton’ın eski CEO’su Dick Cheney’di; 1995’ten 2000’e kadar şirketin başında oturan Cheney, ardından ABD Başkan Yardımcılığı koltuğuna geçmişti.

Savaş başlamadan önce Ordu Mühendislik Birimi’nin en üst sivil yöneticisi Bunnatine Greenhouse, bir Pentagon toplantısında KBR yöneticilerini masada gördü. İtiraz etti ve bunu yazılı olarak kayıt altına aldırdı. Elindeki belgede, Irak petrol altyapısının onarımı için KBR’a verilecek ihalesiz sözleşmenin Cheney’nin ofisiyle koordine edildiği yazıyordu. Greenhouse’un Senato’ya verdiği ifade tarihe geçti: “And içtim; tarafsız hareket edeceksiniz, özel muamele yapmayacaksınız. Bu sözleşme, benim gördüğüm en açık tercihli muameleydi.”

Greenhouse kısa süre sonra görevden uzaklaştırıldı. KBR sözleşmeyi aldı. Kamu İhale Komisyonu’nun tanımlamasıyla bu yapı “ne kadar çok harcarsanız o kadar çok kazanırsınız” mantığına dayanıyordu; toplam fatura Amerikan vergi mükellefine yedi milyar dolara mal oldu. Savunma Politika Kurulu’nda görev yapan otuz üyenin en az dokuzu, aynı dönemde toplam 76 milyar doların üzerinde savunma sözleşmesi kazanan şirketlerle doğrudan bağlantılıydı.

Irak’taki su şebekesi ve elektrik hatları yıllarca tamir edilemedi. Petrol boru hatları ise savaşın ilk haftasında onarılmıştı.

Hegseth Irak’tan döndüğünde kendine bir düşman seçmişti: İslam.

Hegseth 2003’te Princeton’daydı; o savaşı haberleştiren gazetecilerle aynı dersliklerde oturuyordu. Sonra Guantánamo’ya, Irak’a, Afganistan’a gitti. Döndüğünde yazdığı American Crusade’da şunu savundu: “İslam hiçbir zaman barış dini olmamıştır ve olmayacaktır.” Tüm Müslüman ülkeleri Hristiyanlar ve Yahudiler için yasak bölge ilan etti. Müslümanların Batı’yı doğum oranlarıyla “fethedeceğini” öne sürdü. Kitabını “Deus Vult” cümlesiyle noktaladı.

NPR muhabiri Odette Yousef’in 2024’te yürüttüğü araştırma Hegseth’in çevresini derinlemesine inceledi. Önde gelen Amerikalı İslamofobu David Horowitz’le olan bağlantısı belgelendi. Üyesi olduğu mezhebin liderinin Idaho’da “teokratik bir toplum” kurduğu, hareket içindeki bazı isimlerin ise kadınlara oy hakkı tanıyan 19. Anayasa Değişikliği’nin kaldırılmasını açıkça savunduğu ortaya çıktı.

Asıl mesele Tanrı’nın iradesi değil, paranın iradesi olabilirdi.

Pete Hegseth’in göğsündeki Kudüs Haçı ile kolundaki “Deus Vult”, aynı bedende iki kimliğin buluşmasıydı: Tanrı adına kılıç kuşanan şövalye imgesi ile küresel silah ve petrol ekonomisinin taşıyıcısı olan bir ideologun kimliği. Bu iki kimlik birbirini dışlamıyordu; aksine birbirini besliyordu. Tanrı’nın adını taşımak, şiddeti meşrulaştırmanın en eski ve en etkili yöntemiydi.

Rakamlar ise sadeydi ve dürüsttü. 2003’ten 2011’e kadar Irak’ta en az 461.000, kimi çalışmalara göre bir milyonu aşkın insan hayatını kaybetti. Halliburton 39,5 milyar dolar kazandı. Su şebekeleri çöktü, elektrik kesildi; petrol boru hatları ise ilk haftada onarılmıştı.

“Deus Vult” Hegseth’in kolunda değil, imzaladığı politikada yaşıyordu. Tanrı’nın iradesi gerçekten bu muydu? Yoksa o iki sözcüğün yerine başka bir Latince ibare mi geçmeliydi: “Pecunia Vult/Paranın İradesidir.”

Pentagon’un tepesine oturan bu adam belki gerçekten inançlı bir Hristiyandı. Ama masum insanlar üzerine silah doğrultacak olanlar kendilerini Tanrı’nın kılıcı olarak tanımladığı an, asıl tehlike tam da orada başlıyordu.

Add a comment

Yorum Yap

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

İlk Siz Haberdar Olun!

Abone ol butonuna basarak, Gizlilik Politikası ve Kullanım Koşulları'nı okuduğunuzu ve kabul ettiğinizi onaylıyorsunuz.