John Steinbeck’in Fareler ve İnsanlar Romanı Üzerine
Sebahattin Çelebi
Kimi hikâyeler vardır; onları okurken bir şeyin kapandığını hissedersiniz içinizde. Bir kapı değildir bu, daha derin bir şeydir; belki bir mevsim, belki bir inanç. John Steinbeck’in 1937’de kaleme aldığı Fareler ve İnsanlar da böyle bir hikâyeydi. İnce bir kitaptı, sayfaları azdı ama taşıdığı ağırlık, yüzyıllık bir hüznün ağırlığıydı. Okunduğunda insanın içinde bıraktığı şey, bir roman bilgisi değil, kendi doğasıyla yapılmış ağır bir yüzleşmeydi.
Steinbeck, kahramanlarını Büyük Buhran‘ın yakıp kavurduğu California ovalarına bırakmıştı. Orada, toz ve yorgunluk arasında, iki adam yürüyordu: George Milton ve Lennie Small. Biri öbürünü taşıyordu; öbürü ise farkında olmadan, elinin değdiği her şeyi birbiri ardına tüketerek ilerliyordu. Bu iki adamın hikâyesi, bir romanın sınırlarını çoktan aşmış; insanlığın ortak acısının bir imgesi hâline gelmişti.
Steinbeck, yoksullarla omuz omuza çalışarak edebiyata geldi.
John Ernst Steinbeck, 27 Şubat 1902’de California’nın Salinas kasabasında doğdu. Salinas, o yıllarda bereketli topraklara sahip bir tarım bölgesiydi ama bu bereket, orada çalışan mevsimlik işçilere değil, büyük arazi sahiplerine aitti. Steinbeck bu eşitsizliği, soyut bir sosyal olgu olarak değil, bizzat yaşayarak gördü. Stanford Üniversitesinde okurken geçimini sağlamak için çiftliklerde işçi olarak çalıştı; diplomasız ayrıldı. Tahıl ambarlarında uyudu, tarla sahiplerinin keyfi davranışlarına katlandı ve bu süreçte bir yazarın elde edebileceği en değerli şeyi kazandı: Gerçeği, yazılmış kitaplardan değil, toprağın kokusundan öğrendi.

1937’de Fareler ve İnsanlar yayımlandığında Steinbeck, bir New York Times muhabirine şunu söylemişti: “Hikâyenin geçtiği bölgede ben de çalıştım.” Bu itiraf, romanı salt bir kurgu olmaktan çıkaran bir belgeydi. Steinbeck’in karakterleri hayal ürünü değildi; onların içinden geliyordu.
Steinbeck’in inançları, geleneksel bir dinin çerçevesine sığmıyordu. Kiliseye mesafeliydi; dogmalardan uzak duruyordu. Ama bu, onun manevi bir dünyadan yoksun olduğu anlamına gelmiyordu. Tam tersine, insana duyduğu derin ve neredeyse dinî bir saygı, tüm eserlerinin alt metninde hissediliyordu. Bu inancı şekillendiren en önemli isim, yakın dostu ve biyolog Ed Ricketts‘tı. Ricketts, Steinbeck‘e “teleolojik olmayan düşünce” biçimini öğretti; yani bir şeyin neden olduğunu sormak yerine, o şeyin nasıl olduğuna bakmak. Bu yaklaşım Steinbeck’in tüm karakterlerine sinmişti: Romanlarında suçlu yoktu, yalnızca koşullar vardı. Lennie kasıtlı zarar vermiyordu; George kötü bir insan değildi. Olan, olmuştu.
İsveç Akademisi, 1962’de Steinbeck’e Nobel Edebiyat Ödülü’nü verirken gerekçesini net bir biçimde ortaya koydu: “gerçekçi ve hayal gücüne dayanan yazıları, sempatik mizahı ve keskin toplumsal kavrayışıyla.” Bu iki sözcük, gerçekçi ve hayal gücü, Steinbeck’i tam olarak tanımlıyordu. O, bir muhabirin gözüyle bakıp bir şairin kalemiyle yazmıştı.
Roman, bir şiirden doğdu
Steinbeck, romanına başlamadan önce bir başlık aramıştı. Bulduğu başlık, İskoç şair Robert Burns’ün 1785 tarihli “To a Mouse” adlı şiirinden geliyordu. Burns, çift sürerken yanlışlıkla bir farenin yuvasını parçaladıktan sonra o fareye seslenmişti şiirinde. Dizeler şöyleydi: “The best laid schemes o‘mice an’ men / Gang aft agley” (fareler de insanlar da ne kadar özenle plan kursa çoğu zaman hepsi boşa çıkar.)
Steinbeck bu dizede bir romanın tüm ruhunu buldu.
Lennie Small ise sıfırdan kurgulanmış bir karakter değildi. Steinbeck, 1937’de aynı New York Times röportajında gerçeği açıkça aktardı: “Lennie gerçek bir insandı. Haftalarca onun yanında çalıştım. Bir kız öldürmedi. Bir çiftlik ustabaşısını öldürdü. Patronun arkadaşını kovmasına kızıp adamın karnına tırpanı sapladı. Bunu kaç kez yaptığını söylemekten kaçınıyorum. Gözlerimle gördüm. Durdurmak için çok geçti.” Bu itiraf, Steinbeck’in onu yıllarca aklında taşıdığını; onu bir canavar olarak değil, bir trajedi olarak gördüğünü ortaya koyuyordu.
Bir ayrıntı daha romanın tarihine küçük ama çarpıcı bir not düştü: Steinbeck‘in köpeği Toby, taslağın yarısını yemişti. Steinbeck, bir arkadaşına yazdığı mektupta durumu şöyle aktardı: “Toby‘nin ne yaptığını bilip bilmediğinden emin değilim.” Tüm taslağı yeniden yazmak zorunda kaldı.
Romanın ilk başlığı farklıydı: “Something That Happened” (Olan Bir Şey). Bu başlık, sonradan Burns’ün dizesiyle değiştirildi. Ama o ilk başlıktaki felsefi ağırlık kaybolmadı. Steinbeck, romanına bir suçlama belgesi değil, yalnızca bir tespit belgesi olarak bakmıştı: Oldu. Böyle oldu. Ve bunun sorumlusu olmak, kimsenin taşıyabileceği bir yük değildi.
Yumuşak olan her şey, Lennie’nin ellerinde bir yas nesnesine dönüştü.
Lennie büyük bir çocuktu. Yalnızca bedeninde değil, aynı zamanda dünyanın ona görünme biçiminde de büyüktü; dünyanın dar ve kaba köşeleri onun için yoktu sanki. O, kadife tüyleri seven, bir fareyle uyuyabilmek için saatlerce uğraşan, kuzu yününün sıcaklığında teselli bulan biriydi. Ama elleri, tüm bu şefkate ihanet ediyordu. Bir yavru köpeğe dokunduğunda çok sıkıyordu; bir fareyi okşarken onu farkında olmadan susturuyordu. Sevmek ile yok etmek, onun parmak uçlarında aynı harekete dönüşmüştü.
George ise onun tam zıttıydı: Küçük, zeki, hesaplı. Ama her hesaplı insanın içinde bir yerde, hesap kitabın ulaşamadığı bir alan kalır. George’un o alanında Lennie vardı. Onu neden taşıdığını kendisi de tam olarak açıklayamamıştı belki. Bir sorumluluk muydu, bir alışkanlık mı, yoksa yıllarca birlikte hayal kurmanın yarattığı o geri döndürülemez bağ mıydı? Steinbeck bu soruyu sormadı. Bıraktı. Çünkü bazı bağlar, açıklanınca küçülür.
Romanın sonunda George, Lennie‘yi kendisi öldürdü. Bunu yaparken, vicdanıyla başbaşaydı. Öfkeli bir kalabalık peşlerindeydi. George, Lennie‘nin başka ellere düşmeden gitmesini istemişti. Son sözlerini söyledi ona: Küçük çiftlikten, tavşanlardan, birlikte toprağı sürecekleri günlerden söz etti. Lennie, o hayali görür gibi gülümsedi. George tetiği çekti.
O gün, içinde taşıdığı tüm gelecek de oraya gömüldü.
Oscar Wilde, çok daha önce, sanki bu sahneyi görmüş gibi yazmıştı: “Yet each man kills the thing he loves.” (Yine de her insan sevdiği şeyi öldürür. ) Wilde bunu 1898’de, “The Ballad of Reading Gaol” da (Reading Zindanı Baladı), bir paradoks olarak söylemişti. Steinbeck ise onu bir gerçeğe dönüştürdü. George’un o anı, sevginin en mütevazı ve en acı biçimiydi: Koruyamayacağını anlayan birinin, yine de koruma eylemini sürdürmesi. Bu sefer sonsuza kadar.
Steinbeck bu romanı aynı anda hem bir kitap hem de bir sahne eseri olarak kurguladı.
Steinbeck, Fareler ve İnsanlar’ı bilinçli olarak “play-novelette” adını verdiği bir biçimde yazmıştı: roman olarak okunabilir ama aynı zamanda doğrudan sahnede oynanabilir bir yapıya sahipti. Sahne yönergeleri gibi kurulan paragraflar, diyalog ağırlıklı anlatım ve her sahnenin tek bir mekâna sabitlenmesi bu tasarımın izleriydi. Roman, yayımlandığı yılın sonunda Broadway’de sahneye taşındı; Steinbeck bu dönüşüm için tek bir kelimeyi değiştirmek zorunda kalmadı.
Bu seçim, Steinbeck’in onu bir yazınsal deney olarak değil, herkese ait bir gerçek olarak gördüğünü yansıtıyordu. Kitabın kısalığı da bu amaca hizmet ediyordu: Uzun bir roman değildi; ama sayfasını çevirdiğinizde bırakamazdınız. Çünkü anlatı, bir bumerang gibi dönüp okuyucunun içine konmuş bir soruyu vururdu: Ben olsaydım ne yapardım?
Dünya edebiyatı bu soruyu farklı dillerde, farklı yüzyıllarda sordu.
Fareler ve İnsanlar’ın anlattığı trajedi, yalnızca Steinbeck’e özgü değildi. Dünya edebiyatının büyük anlatıları, benzer bir soruyla boğuşmuştu: Saf bir ruh, bu dünyada var olabilir miydi? Ve bu soruya verilen yanıtlar, neredeyse hep aynı yere çıkıyordu.
Dostoyevski’nin 1869 tarihli İdiot romanında Prens Mışkin, Lennie’nin bir önceki çağdaki kardeşi gibiydi. Mışkin de saf, temiz, iyiliksever bir insandı ama bu saflık, etrafındakileri koruyan bir kalkan değil, tersine onları zorlayan bir ayna oldu. Mışkin’in varlığı insanları rahatsız etti çünkü onun iyiliği, başkalarının karanlığını daha görünür kılıyordu. Lennie’nin varlığı da öyleydi: O, dünyayı değiştirmek istemiyordu; yalnızca içinde var olmak istiyordu. Ama dünya, böyle bir varlığa tahammül edemedi.
Victor Hugo
Victor Hugo, Sefiller’de Jean Valjean’ı benzer bir yükün altına koymuştu. Valjean da birini taşıyordu; Cosette’i. Ve o taşıma eylemi, onun kendi özgürlüğünden sürekli taviz vermesi anlamına geliyordu. George ve Valjean, birbirinden yüz yıl uzakta, aynı soruyla yüz yüzeydi: Başkasını yaşatmak için ne kadar kendinden vazgeçilebilirdi?
William Faulkner, Ses ve Öfke’de Benjy Compson aracılığıyla bu soruyu başka bir derinliğe taşıdı. Zihinsel engelli Benjy, geçmişi ve şimdiyi birbirinden ayırt edemez; her şeyi ham bir içgüdüyle hissederdi. Faulkner onun perspektifini romanın ilk bölümüne yerleştirdiğinde okuyucu, anlamsız bir gürültünün içine düşerdi ama bu gürültü, aynı zamanda içinde bulunduğumuz dünyanın ta kendisiydi.
Cormac McCarthy‘nin 2006 tarihli Yol’u ise bu soruyu kıyamet sonrası bir coğrafyaya taşıdı. Bir baba, oğlunu taşıyordu; yanlarında yalnızca bir el arabası ve tükenmek üzere olan bir umut vardı. McCarthy‘nin babası da George gibi, onu taşıdığı için kendisini tüketiyordu. Ama bırakmak mümkün değildi. Çünkü bırakmak, yalnızca oğlunu değil, kendini de öldürmek olacaktı.
Tüm bu romanları birbirine bağlayan ip, aynı sorudan örülmüştü: Bir insan, sevdiğini gerçekten koruyabilir miydi? Dostoyevski hayır demişti; Mışkin her şeyi kaybetti. Hugo evet demişti ama bedeli ağırdı. McCarthy‘de cevap belirsizdi; hayatta kalmak yeterliydi. Steinbeck ise soruyu yanıtsız bıraktı. Yalnızca gösterdi. Ve bu, belki de en dürüst cevaptı.
Fareler de, insanlar da planlar yapardı ve bu planlar, çoğunlukla yanlış giderdi. Steinbeck‘in Büyük Buhran Amerikası, umuda tahammül edemeyecek kadar yorgundu. Ama George ve Lennie yine de hayal kurmuşlardı: Küçük bir toprak parçası, birkaç tavşan, kendi ışıklarını yakabilecekleri bir yer.
Bu hayal, romanın içinden geçen ince bir ışık gibiydi. Gerçekleşmedi. Ama var oldu. Ve bir şeyin hayal edilmiş olması, belki de onu bir biçimde yaşatıyordu. Tarihe ve edebiyata baktığımızda, gerçekleşmeyen hayallerin bazen gerçekleşenlerden daha uzun yaşadığını görürüz. George ve Lennie‘nin küçük çiftliği hiç kurulmadı ama o çiftliğin hayali, seksen yılı aşkın süredir milyonlarca okuyucunun içinde yaşıyor.
Belki Fareler ve İnsanlar’ın bugün hâlâ okunmasının nedeni buydu: Roman bitmişti, ama o soru bitmiyordu. Ve her yeni okuyucu, o soruya kendi hayatından bir cevap bulmaya çalışıyordu.
Kimisi George gibi, kimisi Lennie gibi.
Kimisi ise ikisi birden.
Ben mi?
Yıllar önce okuduğum bu kitabın beynimde açtığı o derin soru yumağının içinden hâlâ çıkamıyorum.
Sahi insan sevdiğini öldürebilir mi?
O zaman ona sevmek denebilir mi?
Fotoğraf: Foto: Shutterstock.com
