Sebahattin Çelebi
“Ben şiir söylüyorum.”
Bazı şairlerimizin aksine ben, ne şiir yapıyorum ne de şiir yazıyorum.
Attilâ İlhan
Vapur o sabah her zamankinden ağır gidiyordu.
6 Mayıs 1972, Karşıyaka iskelesi. Sabahın erken saati; körfezin üzerinde alçak ve kurşuni bir gökyüzü, iskelede sert bir yel, bekleyenlerin arasında kırk altı yaşında bir adam vardı.
O adam Attilâ İlhan’dı ve yalnızca az önce radyodan duyduğu habere kulak kabartmıştı.
Haber Ankara’dan geliyordu.
O gece Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan idam edilmişti. Şair bunu İzmir’de öğrendi ve Karşıyaka’dan karşı yakaya geçmek için vapura bindi. Deniz bulanıktı, gök alçalmıştı, güverte çalkanıyordu. Yıllar sonra o sabahı anlatırken acı bir yel esintisinin ortasında ilk mısranın aklına düştüğünü söyleyecekti; vapurda sessiz bir köşe bulmuş, dizeyi yüksek sesle kendine tekrarlamıştı.

“Bir sabah radyoda duyduk ağır haberi: Deniz’lere kıymışlardı.”
O gün güvertede kurulan cümle, Türkçenin en çok mırıldanılan kederli cümlelerinden biri olacaktı:
“O mahur beste çalar.”
Bazı şiirlerin doğduğu an çoğu zaman bir kaybın kapandığı andır ya hani. Bu şiirin doğduğu an ise unutulmayacak veya yeri doldurulamayacak bir kaybın adı oldu.
Attilâ İlhan 15 Haziran 1925’te İzmir’in Menemen ilçesinde doğdu. Babası savcı Muharrem Bedrettin Bey, annesi Emine Memnune Hanım’dı. Kız kardeşi Çolpan İlhan ileride Türk tiyatrosunun ve sinemasının en tanınmış oyuncularından biri olacak, bu akrabalık, şairi aynı zamanda Sadri Alışık’ın kayınbiraderi yapacaktı. Kitap dolu bir evde, Osmanlıcayı iyi bilen ve şiire düşkün bir babanın gölgesinde büyüdü.
Karşıyaka Cumhuriyet İlkokulu’nu ve Karşıyaka Ortaokulu’nu bitirdikten sonra İzmir Atatürk Lisesi’ne başladı. Şubat 1941’de, henüz on altı yaşındayken tutuklandı. Suçu, bir kız arkadaşına yazdığı mektuplara Nâzım Hikmet’in dizelerini geçirmekti. Türk Ceza Kanunu’nun 141. maddesi kapsamında görülen dosya onu üç hafta gözaltında, ardından iki ay hapiste tuttu. Okuldan atıldı ve eline Türkiye’nin hiçbir okulunda okuyamayacağına dair bir belge tutuşturuldu.
Bu, bir çocuğun cezalandırılmasından fazlasıydı. Ama aynı zamanda bir şairin hayattan aldığı ilk ders niteliğindeydi. Şiirin yasaklanabilen, taşındığında bedeli ödenen bir şey olduğunu on altı yaşında öğrenen adam, ömrü boyunca o dersi unutmadı.
Danıştay kararı ona okulu geri verdi.
1944’te Danıştay kararıyla öğrenim hakkını yeniden kazandı ve İstanbul’da Işık Lisesi’ne yazıldı. Son sınıftayken amcasının haberi olmadan gönderdiği Cebbaroğlu Mehemmed adlı şiirle CHP Şiir Armağanı’nda ikincilik kazandı. Bir yasak belgesiyle okuldan çıkarılan çocuk, beş yıl sonra devletin şiir yarışmasında ödül alıyordu. 1946’da liseyi bitirdi, İstanbul Hukuk Fakültesi’ne girdi, öğrenimini yarıda bıraktı.
Üniversitenin ikinci sınıfındayken Nâzım Hikmet’i kurtarma hareketine katılmak üzere ilk kez Paris’e gitti. Fransızcayı ve Marksizmi orada öğrendi; sonraki romanlarında karşımıza çıkacak birçok karakterin ve sahnenin ilk taslakları o yılların gözlemlerinden kaldı. Türkiye’ye döndüğünde başı yeniden polisle derde girdi. Sansaryan Han’daki sorgular, ölüm ve gerilim temalarının eserlerinde neden bu kadar yer tuttuğunu açıklayan sahnelerdi. 1951’de, Gerçek gazetesinde yayımlanan bir yazısı yüzünden kovuşturmaya uğrayınca ikinci kez Paris’in yolunu tuttu.
Mavi dergisi ve Maviciler
1 Kasım 1952’de yayımlanmaya başlayan Mavi dergisinin çevresinde bir edebî topluluk örgütledi. Maviciler olarak anılan bu halka, Garip akımının yalın ve gündelik diline karşı çıkıyor, şiirin zengin, kapalı ve şairane bir söyleyişe hakkı olduğunu savunuyor, halk şiirini esas alıyor ve Anadolu’yu bütün katmanlarıyla anlatmayı istiyordu.
Behçet Necatigil, İlhan’ın ilk on yılını destan boyutları taşıyan, gergin ve duygulu bir dönem olarak tanımladı; İkinci Dünya Savaşı’nın Avrupa’ya bıraktığı bezginlik bu şiirlerin havasına sinmişti. Mehmet Kaplan ise asıl çelişkiyi işaret etti: Fikirleriyle toplumcu gerçekçi olan İlhan, mizacıyla romantik eserler veriyordu.
İlhan bu ikiliği hiç gizlemedi. Şiir yazmadığını, şiir söylediğini tekrarladı. Ses, ritim ve makam onun için süs değil, omurgaydı.
İncesaz bölümü, makam adlarını birer ruh haline çevirdi.
1973’te yayımlanan Tutuklunun Günlüğü’nde İncesaz başlıklı özel bir bölüm vardı. Bu bölümdeki şiirler adlarını Klasik Türk müziğinin makamlarından alıyordu: Ferahfezâ, Nihavend, Muhayyer, Sabâ, Sultanîyegâh ve Mahur. Her başlık aynı zamanda bir ruh halinin adıydı; mahur, aralarında karanlığa en yakın durandı.
Şair, kitabın “Meraklısı İçin Notlar” bölümünde bu şiirlerin 12 Mart sonrasının bunalımlı günlerinde yazıldığını belirtti. Ona göre şiirlerin bütününe hem o bunalımın karamsarlığı hem de artık gündelik bir gerçeğe dönüşmüş ölüm düşüncesi egemen olmuştu; şiirler, en çok sevdiği makamların ritimlerinden esinlenerek kurulmuştu. Bir şiir kitabının içine, bir dönemin teşhisi böylece not düşülmüş oldu.
Müjgan bir kadın değil, şairin kendi kirpikleriydi.
Şiirin en çok merak uyandıran ve en çok yanlış anlaşılan unsuru bir isimdi. Dinleyiciler yıllarca Müjgan’ı, ardından ağıt yakılan bir kadın sandılar. Oysa Farsça kökenli müjgân sözcüğü “kirpik” anlamına geliyordu. Attilâ İlhan kendi kirpiklerinden, dolayısıyla kendi gözyaşlarından söz ediyordu. Sözcük hem bir kadın adı gibi okunabiliyor hem de gerçek anlamıyla sızıyordu; klasik şiirin tevriye sanatı, yani bir kelimeyi iki anlamı birden taşıyacak biçimde kullanma ustalığı, burada bütün gücüyle çalışıyordu.
Aynı örtü şiirin devamında kalkıyordu. “Bir orman yangınından fırlamış fidanlara” benzetilen, “gülüşleri hoyrat, ışığı taş yontar gibi güneşten yontan sert gençler”, 6 Mayıs sabahı asılan üç kişiydi. “Akşam olmadan kararan ortalık” ise ülkenin kendisiydi.
Böylece şiir iki katmanda birden çalıştı: Yüzeyde kederli bir ayrılık türküsü, altında bir ülkenin kendi gençliğini yitirişinin sessiz kaydı.
Malatyalı Kürt Ahmet
Ahmet Kaya 28 Ekim 1957’de Malatya’da, beş kardeşin en küçüğü olarak dünyaya geldi. Annesi Erzurumlu bir Türk, babası Adıyaman’ın Çelikhan ilçesine bağlı Yağızatlı köyünden bir Kürt’tü. İki kökenin tek bir bedende buluşması, ilerideki sesin hem gerilimini hem zenginliğini baştan yazmıştı.
Gençliği yoksullukla geçti. Uzun bir uğraşın ardından ilk albümü “Ağlama Bebeğim” yayımlandı; albüm önce toplatıldı, sonra yasağı kalktı. 1986’da, şair Nevzat Çelik’in dizelerinden hazırladığı Şafak Türküsü onu geniş kitlelere taşıdı. Sonraki yıllarda sesini şairlerin sözüne bağladı; Nâzım Hikmet’ten Yusuf Hayaloğlu’na, Orhan Kotan’dan Attilâ İlhan’a uzanan bir kütüphaneyi besteledi.
İlhan’ın şiirlerinden birçoğu onun sesinden duyuldu: “Sen İnsansın”, “An Gelir”, “Tut Ki Gecedir”, “Hiçbir Şeyimsin”, “Böyle Bir Sevmek”, “Cinayet Saati” ve “Mahur”. Kaya için şiir bir malzeme değil, ödenmesi gereken bir borçtu.
“Tedirgin”, yirmi bir yıllık acıyı sese çevirdi
Nisan 1993’te yayımlanan “Tedirgin”, Ahmet Kaya’nın en olgun ve en az anlaşılan işlerinden biriydi. Albümün üçüncü parçası “Mahur”du; söz Attilâ İlhan’a, müzik Ahmet Kaya’ya aitti. Aynı albümde, yine İlhan’ın sözlerini taşıyan “Grev (Dilekçe)” de yer alıyordu. Dönemin yükselen pop müziğine yakın duran albüm, sanatçının satış rakamları açısından en düşük çalışmalarından biri oldu. Ancak “Mahur”, albümü de satış rakamlarını da çoktan aştı.
Bir vapur güvertesinde kurulan acı, yirmi bir yıl sonra bir insan sesinin içinden akmaya başlamıştı. Şiirin okuru olmayanlar bile onu ezberledi.
Bir ödül gecesi, Ahmet Kaya ile ülkesini birbirinden uzaklaştırdı.
Şubat 1999’da, kendisine yılın müzisyeni ödülü verilen törende Kürtçe bir şarkı söyleyeceğini açıkladı. Salondan yükselen tepki, üzerine fırlatılan eşyalar ve ertesi günün manşetleri onu sahneden değil, ülkeden çıkardı. Açılan davalar ve can güvenliğine yönelik tehditler ardından geldi. Fransa’ya yerleşti.
16 Kasım 2000’de Paris’te geçirdiği kalp krizi sonucu, kırk üç yaşında öldü. Yıllarca söylediği şiirdeki erken veda, sonunda kendi hayatına da yazılmıştı. Akşam olmadan ortalık yine kararmıştı.
Beste, iki adamı da aştı
“Mahur”, Ahmet Kaya’nın ardından başka seslerle yaşamayı sürdürdü. Nazan Öncel, sanatçının anısına hazırlanan “Dinle Sevgili Ülkem” albümünde şarkıyı seslendirdi. Ergüder Yoldaş ise şiiri sözcüğün asıl anlamıyla, yani Klasik Türk müziğinin mahur makamında yeniden besteledi; Nur Yoldaş bu besteyle okudu.
Attilâ İlhan 10 Ekim 2005 gecesi İstanbul Kanlıca’daki evinde, geçirdiği kalp krizi sonucu öldü. Seksen yaşındaydı; arkasında on iki şiir kitabı, romanlar, senaryolar ve yarım yüzyıllık bir gazete köşesi kalmıştı.
Bazı şiirler yazarlarından büyür derler ya, öyle bir şeydi bu. Çünkü onlar tek bir insanın değil, bir dönemin yazılı nefesidir. İlhan, sazların özleminin bitmeyeceğini söylerken “daha sonra” diyerek bir umut vaat etmiş, o umudun içine “asla” sözcüğünü saklamıştı. Kalanlara kalan teselliyi ise siyah olarak nitelemişti; teselli bile siyahtı, ama yine de teselliydi.
6 Mayıs 1972 sabahı bir vapurda başlayan şey, elli yıldan uzun süredir bitmedi.
O mahur beste hâlâ çalıyor.
