KADDAFİ’NİN TARİKAT SAVAŞLARI
Enis Behiç
Bir albay, İtalyan sömürgecilerin astırdığı tarikatın kahramanını banknota bastırdı, filmini finanse etti, fotoğrafını yakasına taktı ama o kahramanı yetiştiren geleneği kırk iki yılda yok etti. Kaderin garip bir cilvesidir ki sonunda kendisi de Suluk’taki sahnenin tekrarına benzer bir şekilde öldürüldü.
16 Eylül 1931, Suluk.
Bingazi’nin güneyindeki İtalyan toplama kampında sabahın erken saatlerinde bir darağacı kuruldu. İtalyan idaresi, kampta tutulan yirmi bin civarındaki insanı ve bölgenin ileri gelenlerini idamı seyretmeye mecbur etti. Asılan adam yetmiş üç yaşındaydı, adı Ömer Muhtar’dı ve sekiz yıl boyunca Cebel-i Ahdar’da İtalyan ordusunu oyalamıştı.
Yaralı olarak esir alınmasının üzerinden bir hafta geçmişti. Askeri mahkeme idam kararını infazdan bir gün önce vermişti. İtalyanlar direnişin onunla birlikte biteceğini düşünüyorlardı.
Yanılmadılar: Sünûsî direnişi kısa sürede dağıldı. Ama hesaplayamadıkları başka bir şey oldu; Ömer Muhtar öldüğü gün Libya’nın kurucu figürüne dönüştü ve ondan sonra gelen her iktidar, meşruiyetini onun adıyla ölçmek zorunda kaldı.
Oysa asılan o yaşlı adam, tarikatın kurucusu değil, kadrosundan sadece bir ihtiyardı.
Ömer Muhtar bir aşiret reisi ya da meslekten asker değildi. Tarikatın kurucusu da değildi; Sünûsîyye tarikatı, onun doğumundan yirmi bir yıl önce kurulmuştu. Muhtar, tarikatın yetiştirdiği bir öğrenciydi sadece.
Eğitimi Zanzur’daki zaviyenin Kur’an okulunda başladı, ardından Cağbub’daki Sünûsî Üniversitesine gönderildi ve orada sekiz yıl boyunca dönemin önde gelen Sünûsî âlimlerinin yanında okudu. İdari kadroya girebildi.
1896 ile 1902 arasında Çad’daki Ayn Kalak zaviyesinin, 1902’den itibaren de Berka’daki Kasur zaviyesinin başında bulundu. 24 Nisan 1923’te İdris es-Sünûsî’den devraldığı görevle tarikatın askeri güçlerinin komutanı oldu ve bu görevi asıldığı güne kadar sürdürdü.
Onu direnişin başına taşıyan şey kişisel karizması kadar, arkasındaki kurumdu.
Tarikat, 1837’de Mekke’de kurulmuştu
Sünûsiyye’nin kurucusu Muhammed b. Ali es-Sünûsî, 1787’de Cezayir’in Mostaganem yakınlarında doğdu. Fas’ta Karaviyyin’de, ardından Kahire’de Ezher’de okudu; Mısır ulemasını Osmanlı idaresi karşısında fazla uysal bulduğu için eleştirdi. Tarikatı 1837’de Mekke’de kurdu.
Ardından merkezini Kuzey Afrika’ya taşıdı. İlk büyük medreseyi 1840’larda Berka’daki Beyda’da açtı, 1856’da merkezi çölün derinliğindeki Cağbub Vahası’na taşıdı ve orada bir medrese kurdu. 1859’da öldüğünde tarikatın elli iki medresesi vardı.
Yerine geçen oğlu Muhammed el-Mehdi (1844-1902) merkezi daha da güneye, Kufra’daki El Tac’a çekti. Yüzyılın sonuna gelindiğinde tarikat, resmi bir sıfatı olmadan devlet gibi işliyordu: Trablus ve Bingazi’nin büyük bölümünde Sünûsî otoritesi Osmanlı valilerininkinden güçlüydü.
Bu gücün kaynağı medreselerdi. Medrese, bir tekkeden ibaret değildi; devletin ulaşamadığı çölde, devlet adına vergiyi topluyor, davaları çözüyor, çocukları okutuyor, kervanların güvenliğini sağlıyor ve kabileler arasında hakemlik yapıyordu. Tarikatın idaresi 1902’den sonra Ahmed eş-Şerif’e, ondan sonra da Muhammed İdris’e geçti.
Sünûsîyye Tarikatı üyeleri, Birinci Dünya Savaşı’nda hem İtalya’ya hem Britanya’ya karşı savaştı; İkinci Dünya Savaşı’nda ise İngiliz Sekizinci Ordusu’na destek verdi. 1951’de bağımsızlık geldiğinde tahta oturan Kral İdris, tarikatın kurucusunun torunuydu ve meşruiyetini anayasadan değil, bu medrese ağından alıyordu.
Libya Krallığı bir hanedanın değil, bu tarikatın eseriydi.
Kırk yıl sonra aynı geleneği bir albay dağıttı
1 Eylül 1969 sabahı Hür Subaylar krallığı devirdiğinde, aslında bir tarikatın devletini devirdiler. Muammer Kaddafi tasfiyeyi de bu mantıkla yürüttü: Sünûsî ailesi ve monarşi kadroları ordudan ve idareden çıkarıldı, tarikatın malları hazineye devredildi, medreseler kapatıldı.
Beyda’daki Sünusî yükseköğretim kurumu önce fakülteleri tek çatı altında birleştirilerek küçültüldü, sonra dağıtıldı. Öğrencileri Bingazi’deki Hukuk Fakültesine aktarıldı. Kurum, ilk adına ancak 2011’den sonra dönebildi. Sünûsî geleneğine ait ne varsa resmi hafızadan silindi.
Kaddafi’nin ilk hedefi din değil, dinin örgütlü hafızasıydı.
Kaddafi tarikatın adını sildi, kahramanını sakladı
Aynı rejim, Ömer Muhtar’a dokunmadı. Tersine, onu devlet katına çıkardı. 1971’den itibaren Ömer Muhtar’ın yüzü on dinarlık banknotun üzerine basıldı.
1981’de ise sinema devreye girdi. Suriye asıllı yönetmen Mustafa Akkad’ın çektiği Çöl Aslanı, otuz beş milyon dolarlık bütçesiyle doğrudan Libya devleti tarafından finanse edildi; başrolde Anthony Quinn, karşısında General Graziani rolünde Oliver Reed vardı. Film gişede battı, İtalya’da ise 1982’de “İtalyan ordusunun şerefine hakaret” gerekçesiyle yasaklandı.
Hikâyenin en açıklayıcı sahnesi 2009’da Roma’da yaşandı. Kaddafi resmi ziyaret için uçaktan indiğinde göğsünde Ömer Muhtar’ın esir alınma anını gösteren büyük bir fotoğraf asılıydı; yanında Muhtar’ın yaşlı oğlunu getirmişti. Yirmi yedi yıllık yasak o ziyaretin ertesi günü delindi ve film ilk kez İtalyan televizyonunda gösterildi.
Kaddafi’nin Ömer Muhtar’dan aldığı şey buydu: Bir bayrak. Vermediği şey ise Muhtar’ın geldiği yerin, yani medresenin ve âlim sınıfının yaşama hakkıydı.
Trablus’ta bir hatim töreni dengeyi bozdu
Temmuz 1978, Trablus. Mevlay Muhammed Camii’nde hatmin tamamlanması münasebetiyle bir tören düzenlendi. Kürsüde ülkenin tanınmış âlimleri değil, otuz altı yaşındaki albay vardı. Karşısında sarıklı bir dinleyici kitlesi oturuyor, kameralar çalışıyordu. Konuşma bir bayram hitabı gibi başladı, bir hüküm gibi bitti.
Kaddafi o gün hadisin bağlayıcılığını reddetti, fıkıh mezheplerini iktidar kavgalarının ürünü saydı ve tek kaynağın Kur’an olduğunu söyledi. Söylediği şey bir ilahiyat tercihinden ibaret değildi. Hadisi ve fıkhı devre dışı bırakan bir lider, ulemanın mesleğini de devre dışı bırakıyordu.
Karar, birkaç hafta içinde uygulamaya konuldu. 1978 yazında din görevlileri toplu olarak görevden alındı, camilerin ekonomik, toplumsal ve siyasi meselelerin tartışıldığı yerler olmadığı resmen bildirildi.
Kaddafi kendini yalnız devlet başkanı ilan etmemişti; aynı zamanda müçtehit ilan etmişti.
İlk yıllarda rejim dinin dilini kullanmıştı, kurumunu değil.
1969 ile 1973 arasında Libya dışarıdan bakıldığında İslamlaşan bir ülke gibi görünüyordu. 1969 tarihli Anayasa Bildirisi’nin ikinci maddesi İslam’ı devletin dini saydı. İçki yasaklandı, gece kulüpleri kapatıldı, Trablus’taki katedral camiye çevrildi.
Kırılma mülkiyet meselesinde yaşandı. Kamulaştırma programına ulema itiraz etti, çünkü vakıf düzeni ortadan kalkarsa camilerin ve din görevlilerinin geçim kaynağı da kalmıyordu. Kaddafi cevabı esirgemedi:
“İslam; kamulaştırmanın, millileştirmenin ve mülkiyetin sınırlandırılmasının önünde bir engel oluşturmaz.”
Din, rejimin diline dönüştü; ulema ise rejimin rakibi gibi bir pozisyonda kendisini buldu.
Yeşil Kitap, din adamını gereksiz bir tabaka saydı
Yeşil Kitap’ın 1979’da yayımlanan üçüncü bölümünde din görevlisi, “kul ile Allah arasına giren fazlalık bir sınıf” olarak tarif edildi. Aynı dönemde hicri takvimin başlangıcı Hz. Peygamber’in hicretinden vefatına çekildi. Vakıflar tasfiye edildi, müftülük makamı kaldırıldı; Libya’nın yeniden bir müftüsü ve bir Evkaf Bakanlığı ancak 2011’den sonra oldu.
Hizb-ut Tahrir’den bir heyet Kaddafi ile dört saat görüştü, ardından Eylül 1978’de albayın Trablus’taki konuşmasını maddeler halinde reddeden bir bildiri yayımladı. Bildiri Libya’da dağıtılamadı, yurt dışında çoğaltıldı.
Rejim, tartışmayı kaybetmek yerine tartışmayı yasakladı.
Camiler devrimci komitelerin denetimine geçti
1980’lerde denetim gündelik hayata indi. İmamlar devrimci komitelerin onayıyla atandı, hutbeler önceden görüldü, sabah namazına devam etmek ve sakal bırakmak fişleme sebebi sayıldı. Kaddafi’nin İslamcılara açtığı savaş öğrenci idamlarıyla görünür oldu: 1970’lerin sonundan itibaren Trablus ve Bingazi’de meydanlarda ve kampüslerde kurulan sehpalar televizyondan yayımlandı.
İhvan-ı Müslimin ile hesaplaşma daha sessiz yürüdü; toplu tutuklamalar ve uzun mahkumiyetler 2000’lerin ortasına kadar sürdü.
Asıl tehdit ise Ömer Muhtar’ın toprağından, doğudan geldi. Afganistan’dan dönen kadroların 1990’da kurduğu ve 1995’te varlığını ilan eden Libya İslami Savaş Cemaati, Derne ve Cebel-i Ahdar’da silahlı bir kampanya yürüttü. Coğrafya, altmış yıl önceki direnişin coğrafyasıydı.
Haziran 1996’da Trablus’taki Ebu Selim Cezaevi’nde çıkan olayların ardından yaklaşık 1.270 mahkum kısa süre içinde öldürüldü; aileler ne olduğunu yıllarca öğrenemedi, cenazeleri alamadı.
Rejim camiyi denetleyebildi ama dağı denetleyemedi.
Kaddafi dini içeride bastırdı, dışarıda ihraç etti
Aynı yıllarda Libya dünyanın en cömert İslami finansörlerinden biriydi. 1972’de kurulan Dünya İslam Davet Cemiyeti Afrika’da camiler yaptırdı, burslar dağıttı, Kur’an baskıları ve tercümeleri finanse etti. İçeride yasaklanan dini örgütlenme, dışarıda bir nüfuz aracına çevrildi.
Bu ihracatın en karanlık sahnesi Ağustos 1978’de yaşandı. Lübnan Şiilerinin lideri İmam Musa es-Sadr, Libya’ya yaptığı ziyarette iki arkadaşıyla birlikte ortadan kayboldu ve bir daha görülmedi.
Kaddafi’nin dini cemaatlerle ilişkisinin formülü buydu: “Desteklenir, kullanılır, gerekirse ortadan kaldırılır.”
2009’da kırk yıl ezdiği cemaatle masaya oturdu.
Son perde pazarlıkla açıldı. 2007’den itibaren Kaddafi’nin oğlu Seyfülislam’ın vakfı, Ebu Selim’de tutulan Savaş Cemaati liderleriyle müzakere yürüttü. Aracılığı âlim Ali es-Sallabi ile örgütün eski yöneticilerinden Numan bin Osman üstlendi. 2009 yazında örgüt, silahlı mücadeleyi terk ettiğini ilan eden 417 sayfalık bir muraja’a (görüş düzeltmesi) metni yayımladı.
Karşılığı tahliyeydi. Mart 2010’da 214 kişi serbest bırakıldı; Seyfülislam programın başından beri 705 kişinin tahliye edildiğini açıkladı. Son toplu tahliye, 17 Şubat 2011’den iki gün önce yapıldı.
Rejim, kırk yıl boyunca konuşmasını yasakladığı insanlarla, ancak onların hapishaneden yazdığı metin üzerinden konuşabildi.
İsyan, Ömer Muhtar’ın toprağından geldi
Ayaklanma bir siyasi partiyle değil, bir avukatın gözaltına alınmasıyla başladı. Şubat 2011’de Bingazi’de, Ebu Selim’de öldürülen mahkumların ailelerini temsil eden avukat Fethi Terbil tutuklandı; sokağa ilk çıkanlar o ailelerdi.
Meydanlara çıkan kalabalıkların elinde Kaddafi’nin banknota bastırdığı, filmini finanse ettiği, göğsüne taktığı yüz vardı. Ömer Muhtar’ın fotoğrafı bu kez rejime karşı taşındı.
Kırk iki yıl boyunca ödünç alınan meşruiyet, sahibine geri dönüyordu.
Lanet, aynı sahnenin tekrarıyla tamamlandı
Kaddafi 20 Ekim 2011’de Sirte yakınlarında öldürüldü. Cesedi Misrata’da bir soğuk hava deposuna kondu ve günlerce halkın görmesine açık tutuldu; insanlar sıraya girdi, fotoğraf çekildi. Suluk’ta 1931’de kurulan sahnenin, seyredilmeye mecbur bırakılan kalabalığın ve teşhir edilen bedenin sekseninci yıldönümüne yaklaşılmıştı.
Ömer Muhtar’ın yetiştiği medreseler bir daha kurulmadı. Kaddafi dini denetlediğini sanmıştı; denetleyebildiği tek şey, dinin susan, sessizliğe gömülen kısmıydı.
