“Robert of St Albans: Tapınak’tan Eyyûbî ordusuna, 1185-1187”
Sebahattin Çelebi
Kudüs’ü korumaya yemin etmiş bir Tapınak Şövalyesi, iki yıl sonra Selahaddin’in yeğeniyle evli ve onun sancağı altında aynı şehre yürüyor. Hikâyesi tek bir İngiliz kroniğinin birkaç satırında saklı; ama o satırlar, Haçlı Seferleri’nin yalnızca kılıçların değil gönüllerin de savaşı olduğunu anlatıyor.
1185.
İngiliz kronikçi Roger of Howden, II. Henry’nin saltanat yıllığına Kutsal Topraklar’dan gelen bir haberi kaydediyor. Haber kısa, dili sert: Robertus de Sancto Albano adlı bir Tapınak Şövalyesi Hristiyanlıktan dönmüş, Selahaddin’e gitmiş, onun yeğeniyle evlenmiş ve Kudüs’e karşı bir orduya kumanda etmiş.1 Kâtibin kaleminden ne bir açıklama çıkıyor ne bir merhamet; yalnızca bir mürtedin adı ve utancı.
O birkaç satır, sekiz yüz yıldır bir adamın bütün hayatı.
Robert of St Albans hakkında bildiğimiz her şey bu satırlardan ve onları tekrarlayan sonraki kalemlerden ibaret. Müslüman kaynaklar ondan söz etmiyor; ne İbn Şeddâd, ne İmâdüddin el-İsfahânî, ne İbnü’l-Esîr. Selahaddin’in tarafına geçen adam, Selahaddin’in tarihçilerinin defterine girmedi.2 Hikâyesini yalnızca bıraktığı taraf yazdı; öfkeyle.
Yemin ettiği şehri korumak için gelmişti.
St Albans, Londra’nın kuzeyinde bir manastır kasabası; İngiltere’nin ilk şehidinin adını taşıyor. Oradan gelen bir genç adamın Tapınak Şövalyeleri’ne katılması, o çağda insanın kendini verebileceği en kesin yemin. Yoksulluk, iffet, itaat ve ölünceye kadar Kutsal Kabir’in hizmeti. Beyaz pelerinin üstündeki kırmızı haç, geri dönüşü olmayan bir yolun işareti.
Robert bu yolu 1180’lerin başında Kudüs’e kadar yürüdü. Karşısında bulduğu Doğu, vaazlarda anlatılan Doğu değildi. Kudüs Krallığı içten içe çürüyordu; cüzzamlı Kral IV. Baudouin ölüyor, saray hizipleri birbirini yiyor, Tapınakçılar ile Hospitalyeler birbirine düşman. Karşı tarafta ise Mısır’dan Halep’e uzanan toprakları tek elde toplamış, düşmanının bile hakkını teslim ettiği bir hükümdar: Selahaddin.
T. W. Arnold bunu yüz yıl önce şöyle tarif etmişti: Selahaddin’in kahramanca hayatı ve karakteri, çağının Hristiyanlarının zihninde özel bir büyü yaratmış; bazı şövalyeler ona öyle çekilmiş ki inançlarını ve kavimlerini bırakıp Müslümanlara katılmışlar. Arnold’un verdiği ilk örnek Robert of St Albans.3
1185’te yemini bozdu ve kimse nedenini yazmadı.
Kronik “niçin” demiyor. Esir mi düştü, bir tartışmada mı ikna oldu, kendi tarafının çürümesine mi dayanamadı, bir kadına mı âşık oldu; hiçbir kaynak söylemiyor.Bilinen tek şey sonuç: Bir sabah Kudüs’ün kapısından çıktı ve bir daha o kapıdan Haçlı olarak girmedi.
Bir yeminden vazgeçmek, bir yemin etmekten daha ağır. Robert’ın arkasında bıraktığı şey yalnızca bir din değil; bir kardeşlik, bir dil, bir memleket, bir mezar hakkı. Tapınak’tan ayrılan şövalye Hristiyan dünyası için ölü sayılır; ama Robert ölmedi, karşı tarafta yeniden doğdu. Howden onun Selahaddin’in yeğeniyle evlendiğini yazıyor; Arnold “torunu” diyor. Hangisi olursa olsun anlam aynı: Sultan, dünkü düşmanını ailesine aldı.
Bir adamı ordusuna almak siyaset; sofrasına almak ise başka bir şey.
Selahaddin’in sancağı altında, yemin ettiği şehre yürüdü.
Howden, Selahaddin’in ona bir kuvvet verdiğini ve Robert’ın bu kuvvetle Kudüs’e yöneldiğini yazıyor; Nablus çevresini yakıp yıktı, sonra geri çekildi. Bu, tarihin en tuhaf sahnelerinden biri: Beyaz pelerinini çıkarmış bir Tapınakçı, dün korumaya yemin ettiği surların önünde, karşı tarafın atlılarıyla.
Sonraki yazarlar onu Hattin’e ve Kudüs’ün fethine de taşıdı. Cambridge’in The Experience of Crusading derlemesi, Nablus’u harap ettiğini ve 1187’de Kudüs’ün dışında öldürüldüğünü kaydediyor.Ama Hattin’de Müslüman birliklerine kumanda ettiğine dair dönemin hiçbir kaynağında satır yok; bu, sonradan kurulmuş bir çıkarım. Dosyada dürüst olmak gerekiyor: Robert’ın Hattin’de olup olmadığını bilmiyoruz. Bildiğimiz, o yılın sonunu görmediği.
1187, her şeyin devrildiği yıl
4 Temmuz 1187’de Hattin’in iki boynuzu arasında Kudüs Krallığı’nın ordusu susuzluktan ve okla eridi. Kral Guy de Lusignan esir düştü, Gerçek Haç Müslümanların eline geçti. Savaşın arifesinde yaşanan bir sahne, Robert’ın yalnız olmadığını gösteriyor: Guillaume de Tyr’in Eski Fransızca devamı, Trablus Kontu’nun bölüğünden beş şövalyenin saflar kurulurken karşı tarafa geçtiğini ve Selahaddin’e ordunun hâlini anlattığını yazıyor.5 Bir başka kayıt bu kaçakları altı kişi sayıyor ve “şeytani bir ruha kapılmış” diyor; kendi istekleriyle Müslüman olmuşlar.
Kronikçinin çaresizliği kelimesinde saklı. Bir Hristiyan şövalyesinin gönül rızasıyla karşı tarafa geçmesini açıklayacak tek kelimesi var: Şeytan.
Ekim 1187’de Kudüs, seksen sekiz yıl sonra yeniden Müslüman yönetimine geçti. 1099’da Haçlılar şehri kanla almıştı; Selahaddin fidye karşılığında şehri boşalttırdı, fidyesini ödeyemeyen yoksulların bir kısmını kendi kesesinden ve kardeşi el-Âdil’in ricasıyla serbest bıraktı. Bunu Müslüman tarihçiler yazdı; ama Hristiyan kronikçiler de yazdı.Robert, ordusunun girdiği bu şehrin surları dışında, aynı yıl öldü. Nasıl öldüğünü kimse kaydetmedi.
Yemin ettiği şehrin dibinde, yemin ettiği tarafın düşmanı olarak.
Esirler de gördüklerini unutamadı.
Robert tek değildi. Carole Hillenbrand, Memlük tarihçisi Makrîzî’ye dayanarak “bir dizi Frank’ın” İslâm’a geçtiğinin kaydedildiğini yazıyor.Uzun esaret yılları, karşı tarafı içeriden görmek demek: Adaleti, hastanesi, kütüphanesi, sofrası ve namazı. Bazıları döndüğünde eskisi gibi olamadı; bazıları hiç dönmedi.
Bu dönüşümleri tek bir sebebe bağlamak kolay ve yanlış. Kimini Selahaddin’in şahsı çekti; kimini on ikinci yüzyılda Şam’ın, Kahire’nin, Bağdat’ın Avrupa’nın çok ötesindeki ilmi; kimini yıllar içinde kurulan evlilikler ve dostluklar; kimini de tevhidin sadeliği. Hepsinin ortak noktası, “düşman” diye öğretilen tarafta bir insan görmüş olmak.
Roma haberi duyunca yıkıldı.
Hattin’in haberi Roma’ya ulaştığında Papa III. Urban’ın Ferrara’da öldüğü ve ölümüne bu haberin sebep olduğu söylenir.8 Halefi VIII. Gregory günler içinde Audita tremendi fermanını yayımladı: “Korkunç haber duyuldu.” Ferman Üçüncü Haçlı Seferi’ni doğurdu; Aslan Yürekli Richard, Philippe Auguste ve Friedrich Barbarossa yola çıktı. Sefer Kudüs’ü geri alamadı; 1192’de Richard ile Selahaddin’in imzaladığı anlaşma şehri Müslüman yönetiminde bıraktı, Hristiyan hacılara yolu açtı.
Bu büyük tarihin içinde Robert’ın adı küçük bir çentik. Ama İngiltere’de unutulmadı: Thomas Keightley 1837’de Robert’ın dönüşünün Hristiyanlar arasında derin bir hayal kırıklığı yarattığını ve Tapınak Şövalyeleri’ne karşı genel bir kötü niyet doğurduğunu yazdı. Bir adamın seçimi, bir tarikatın itibarına gölge düşürdü.
Sekiz yüz yıl sonra geriye kalan bir soru.
Robert of St Albans hakkında bir mezar yok, bir portre yok, kendi ağzından tek kelime yok. Onu tanıyan kimse yazmadı; yalnızca onu lanetleyenler yazdı. Buna rağmen hikâyesi yaşıyor; çünkü herkesin bildiği bir şeyi hatırlatıyor: İnsanlar bayrak değil. Yeminler ağır, ama vicdan daha ağır. Ve iki ordunun arasındaki çizgi, en keskin göründüğü yerde bile bir adamın atının geçebileceği kadar ince.
Kudüs’ün surları hâlâ orada.
Robert’ın önünde öldüğü o taşlar, o gün kimin tarafında olduğunu bilmiyor.
