Kerbela’nın 5 haini…

Kerbelâ’yı bir hanedan cinayeti olmaktan çıkarıp bir şehir suçuna çeviren şey, davet mektubunun altındaki beş isim. Bu dosya o beş adamı, faillerin akıbetini ve Kerbelâ’dan sonra dünyaya dağılan Ehl-i Beyt’i Sünnî ve Şii kaynakların ortak zemininde izliyor.

Hz. Hüseyin’i Kûfe’ye çağıran beş imza ve onların Kerbelâ’daki yeri. Kûfe’nin suçu bir isim listesinde toplanıyor

Sebahattin Çelebi

Kerbelâ’yı bir hanedan cinayeti olmaktan çıkarıp bir şehir suçuna çeviren şey, davet mektubunun altındaki beş isim. Bu dosya o beş adamı, faillerin akıbetini ve Kerbelâ’dan sonra dünyaya dağılan Ehl-i Beyt’i Sünnî ve Şii kaynakların ortak zemininde izliyor.

10 Muharrem 61, yani 10 Ekim 680. Fırat kıyısında yaşanan bir savaş değildi. Bir tarafta yetmiş kadar silahlı adam, kadınlar ve çocuklar; karşı tarafta Kûfe valisinin topladığı birkaç bin kişilik kuvvet. Öğleden sonra her şey bitmişti.

Bu kuvvetin içinde, sıradan askerlerden ve zorla toplanmış kabile birliklerinden ayrı duran beş isim var: Şebes b. Rib’î et-Temîmî, Amr b. Haccâc ez-Zübeydî, Urve b. Kays el-Ahmesî, Haccâr b. Ebcer el-İclî ve Yezîd b. Hâris b. Ruveym eş-Şeybânî. Beşi de Kûfe’nin kabile reisi; beşi de bir zamanlar Hz. Ali’nin ordusunda kumandanlık yapmış; beşi de birkaç ay önce Hüseyin b. Ali’ye mektup yazıp onu Medine’den Kûfe’ye çağıran belgenin altına imza atmış adamlar.

Yezîd b. Muâviye’nin sorumluluğu siyasî, Ubeydullah b. Ziyâd’ınki idarî, Ömer b. Sa’d’ınki askerî. Bu beş adamın sorumluluğu başka bir cinsten: Davet edip kılıç çekmek.

Kerbelâ’yı bir hanedan cinayeti olmaktan çıkarıp bir şehir suçuna çeviren şey bu beş imza.

Kaynakların kendisi meselenin bir parçası.

Kerbelâ hakkında bilinenlerin büyük bölümü tek bir yazarın süzgecinden geçiyor: Kûfeli ahbâr râvisi Ebû Mihnef Lût b. Yahyâ (öl. 157/774). Kitâbü Maktali’l-Hüseyin müstakil olarak günümüze ulaşmadı; metin, Taberî’nin Târîhu’r-rusül ve’l-mülûk’unda uzun aktarımlar hâlinde korundu. Ebû Mihnef Kûfeli ve Ehl-i Beyt’e sempatiyle bakan bir râvi olduğu için Sünnî ricâl âlimlerinin bir kısmı ona ihtiyatla yaklaştı; buna karşılık aktardığı malzemenin erken tarihli ve büyük ölçüde birinci elden olduğu bugün geniş kabul görüyor.

Onun yanında Belâzürî’nin Ensâbü’l-eşrâf’ı, İbn Sa’d’ın et-Tabakāt’ı, Dîneverî, Ya’kūbî ve Mes’ûdî ile Şiî tarafta Ebü’l-Ferec el-İsfahânî’nin Makātilü’t-Tâlibiyyîn’i ve Şeyh Müfîd’in el-İrşâd’ı duruyor. İki damar olayın iskeletinde şaşırtıcı ölçüde uyuşuyor; ayrışma ayrıntıda, sayıda ve sahnenin duygusal yoğunluğunda.

Asıl ayrım çizgisi mezhepler arasında değil, yüzyıllar arasında geçiyor. 10. yüzyıla kadar yazılan metinlerle İbn Tâvûs’un el-Lühûf’u, Meclisî’nin Bihârü’l-envâr’ı, Kâşifî’nin Ravzatü’ş-şühedâ’sı ve Fuzûlî’nin Hadîkatü’s-süedâ’sı arasında tür farkı var. Sonuncular menkıbe ve mersiye edebiyatı; muazzam kültürel değer taşıyor, tarihî delil değeri taşımıyor. Bu dosyada bilgiler üç kademede işaretlendi: Teyitli, yaygın rivayet, ihtilaflı.

Mektuplar bir belge olarak değil, bir iddianame olarak kaldı.

Hüseyin’i Kûfe yoluna çıkaran mektuplardan bugün tek bir orijinal nüsha yok; papirüs, parşömen, arşiv kaydı, hiçbiri. Bilinen bütün metinler nakil yoluyla, tarih kitaplarının içine alıntılanmış hâlde duruyor. Buna karşılık nakiller özet değil, doğrudan iktibas ve çoğu zaman gönderenlerin isim listesiyle birlikte veriliyor. İsimlerin büyük bölümünün birkaç ay sonra Hüseyin’in karşısında saf tutmuş olması, metinlerin sonradan uydurulmuş olma ihtimalini zayıflatıyor. Kimse kendi ayıbını kayda geçirmek için mektup icat etmez.

İlk mektup bir siyasî davet.

Ramazan 60 / Haziran 680 tarihli mektubun altında Süleyman b. Surad el-Huzâî, Müseyyeb b. Necebe el-Fezârî, Rifâa b. Şeddâd, Habîb b. Muzâhir el-Esedî ve Abdullah b. Vâl gibi isimler var. Metnin özü şöyle:

“Muâviye’nin ölümünü Allah’a hamd ederek karşıladık. Bugün başımızda imam yok. Gel; umulur ki Allah bizi seninle hak üzere bir araya getirir. Nu’mân b. Beşîr valilik köşkünde oturuyor; biz onunla ne cumaya çıkıyoruz ne bayram namazına. Geldiğini duyarsak onu Şam’a sürer, şehri sana teslim ederiz.”

İkinci dalga bir aceleye ve bir mesuliyet yüklemesine dönüştü.

Kays b. Müsher es-Saydâvî, Abdurrahman b. Abdullah el-Ercî ve Umâre b. Abdullah es-Selûlî’nin taşıdığı mektupları Hânî b. Hânî es-Sebîî ile Saîd b. Abdullah el-Hanefî’nin getirdikleri izledi. Kaynaklar bir günde çuvalla mektup geldiğini söylüyor. Ton sertleşiyor: “Acele et, insanlar senden başkasına bakmıyor.” Bazılarında bir tehdit imâsı beliriyor; gelmezse, kıyamet günü onu Allah’a şikâyet edecekler. Davetin ricadan çıkıp borca dönüştüğü an burası.

Beş imzalı mektup bir ziraat mecazı kuruyor.

Şebes b. Rib’î, Haccâr b. Ebcer, Yezîd b. Hâris b. Ruveym, Urve b. Kays el-Ahmesî ve Amr b. Haccâc ez-Zübeydî imzalı metin, bahçenin yeşerdiğini, meyvelerin olgunlaştığını ve kuyuların dolup taştığını söylüyor; şehrin bereketli ve hazır olduğunu anlatan bir mecaz:

“Bahçeler yeşerdi, meyveler olgunlaştı, sular doldu taştı; istersen senin için hazırlanmış bir orduya gel.”

Cümlenin sonu bir vaat: Hazırlanmış bir ordu. Beş imzacı Kûfe’nin en kalabalık beş kabile bloğunun reisi; Temîm, Zübeyd, Ahmes, İcl ve Şeybân. Söz verdikleri şey sahiden vardı; birkaç ay sonra o ordu toplandı ve Kerbelâ’ya gitti. Yalnız yönü değişmişti.

Hüseyin’in cevabı bir imamet tarifi.

Müslim b. Akīl ile gönderilen mektup elçiyi tanıtarak başlıyor, sonra ölçüyü koyuyor:

“Andolsun ki imam, ancak Kitap’la hükmeden, adaleti ayakta tutan, hak dine bağlı olan ve nefsini Allah’ın rızasına hapseden kimsedir.”

Metnin dikkat çekici yanı sadeliği. Sonraki yüzyıllarda gelişecek imamet doktrininin hiçbir metafizik unsurunu taşımıyor; ölçü ahlâkî ve hukukî. Aynı sadelik, Hüseyin’in Medine’den ayrılırken kardeşi Muhammed b. Hanefiyye’ye bıraktığı vasiyette de görülüyor: Şımarıklık, kibir ve bozgunculuk için değil, ceddinin ümmetini ıslah etmek ve iyiliği emredip kötülükten menetmek için yola çıktığını yazıyor. Bu metnin erken isnadı zayıf; muhteva bakımından ise bütün geleneklerde en çok atıf yapılan parça.

Basra’ya yazılan mektup elçisiyle birlikte imha edildi.

Hüseyin, Kûfe ile yetinmeyip Basra’nın beş kabile reisine ayrı ayrı yazdı: Mâlik b. Mismâ’ el-Bekrî, Ahnef b. Kays, Münzir b. Cârûd el-Abdî, Mes’ûd b. Amr el-Ezdî ve Kays b. Heysem. Bu mektupların dili farklı; davet değil, delil sunuyor. Ahnef b. Kays sessiz kaldı; Münzir b. Cârûd mektubu, getiren elçiyle birlikte Ubeydullah b. Ziyâd’a teslim etti. Elçi Süleyman b. Rezîn idam edildi. Kerbelâ mektupları içinde devletin eline geçtiği kesin olan tek nüsha bu; o nüsha da yok edildi.

Son mektubu taşıyıcısı yırttı.

Hüseyin yolda, Hâcir mevkiinden Kûfe’ye son bir mektup gönderdi. Mektubu taşıyan Kays b. Müsher es-Saydâvî yakalandı ve içindeki isimler ele geçmesin diye kâğıdı parçaladı; Ubeydullah’ın huzurunda Hüseyin’i övüp valiye lânet etti ve köşkün damından atılarak öldürüldü. Mektupların niçin kaybolduğu sorusunun cevabı burada: Taşıyan da taşınan da imha edildi. Kerbelâ meydanında Hüseyin’in karşı safa mektuplarını hatırlattığı ve iki heybe dolusu kâğıt çıkardığı rivayeti ihtiyat gerektiriyor; doğruysa mektupların fiziken nerede yok olduğunu da açıklıyor, çünkü Hüseyin’in ağırlıkları 10 Muharrem akşamı yağmalandı.

Beş imzanın her biri Kerbelâ’ya kendi geçmişiyle geldi.

Bu isimler Kûfe’nin rastgele eşrafı değil. Beşi de Sıffîn’de Hz. Ali’nin ordusunda kumandanlık yapmış, yani hayatlarının bir döneminde Ehl-i Beyt’in yanında savaşmış adamlar. Kerbelâ’yı anlamak için bu biyografileri tek tek okumak gerekiyor; çünkü ihanet bir anda oluşmuş bir karar değil, uzun bir alışkanlığın son halkası.

Bir ömür boyu taraf değiştirdi.

Dosyanın en rahatsız edici biyografisi onunki. Hz. Peygamber devrine yetişti ama sahâbî sayılmıyor; kaynaklar onu muhadram kuşağına, hem Câhiliye’yi hem İslâm’ı görmüş nesle koyuyor. Ridde döneminde sahte peygamber Secâh’ın müezzinliğini yaptığı kaydediliyor. Sonra İslâm’a döndü, Kûfe’ye yerleşti ve Temîm kabilesinin reisi oldu.

Hz. Osman’a karşı Kûfe’den giden muhalefetin içinde adı geçiyor. Cemel ve Sıffîn’de Hz. Ali’nin safında yer aldı; Ali onu Muâviye’ye elçi olarak gönderecek kadar güvendi. Hakem olayından sonra Haricîlere katıldı, Nehrevan’dan önce onlardan ayrılıp yine Ali’nin yanına döndü. Yirmi yıl içinde beş kez taraf değiştiren bir adam.

60 yılında Hüseyin’e mektup yazanlardan biri oldu. Birkaç ay sonra Kerbelâ’da Ömer b. Sa’d’ın ordusunda piyadenin başındaydı. Şemir’in çadırları ateşe verme teklifine karşı çıktığı ve olaydan sonra pişmanlık bildiren sözler söylediği nakledilir; bu nakiller onu kısmen aklamak isteyen bir katman taşıyor, ihtiyatla okunmalı.

Asıl çarpıcı olan sonrası. Muhtâr Kûfe’yi ele geçirdiğinde Şebes’i öldürmedi, ona şurta yani emniyet reisliği verdi. Şebes kısa süre sonra Muhtâr’a da sırt çevirdi ve Mus’ab b. Zübeyr’in yanında yer aldı. Kaynaklar onun ileri yaşta, yatağında öldüğünü kaydediyor.

Mektubu yazan beş kişiden biri, hiç kimseye hesap vermeden gitti.

Önce isyanın kumandanı, sonra suyun bekçisi.

Mezhic kabile birliğinin Zübeyd kolunun Kûfe’deki reisi; Sıffîn’de Hz. Ali’nin süvari kumandanlarından biri olarak görünüyor. Mektuba imza attı; sonra Müslim b. Akīl Kûfe’de ayaklanıp şehri dört bölgeye ayırdığında kumandanlardan biri o oldu. Yani sadece mektup yazmadı, Hüseyin adına silahlı bir birliğin başına geçti.

Ubeydullah b. Ziyâd valilik köşkünde kontrolü ele alınca ayaklanma dağıldı. Birkaç ay sonra aynı adam Kerbelâ’da Ömer b. Sa’d’ın sağ kanadını yönetiyordu. Fırat kıyısına dört yüz ile beş yüz arasında süvariyle yerleşip suyu tutan ve Hüseyin’in çadırlarına su gitmesini engelleyen birliğin başında da o vardı. Askerlerine tek tek dövüşmemelerini, ok ve taşla topluca yüklenmelerini bağırdığı nakledilir.

Muhtâr Kûfe’yi aldığında kaçtı. Kaynaklar çölde yolunu kaybettiğini, susuzluktan öldüğünü ve cesedinin sonradan bulunduğunu aktarıyor. Simetri fazla düzgün olduğu için bu ayrıntı teyitli sayılmıyor; kaçışı ve ölümü kayıtlı, ölüm biçimiyse yaygın bir rivayet.

Hüseyin’in yüzüne bakmayı reddetti.

Becîle kabilesinin Ahmes kolundan, Kûfe süvarisinin tanınmış kumandanlarından. Sıffîn’de Hz. Ali’nin ordusunda süvari kumandanıydı. Mektuba imza attı ve Kerbelâ’da Ömer b. Sa’d’ın atlılarının başına geçti; Ubeydullah’tan okçu takviyesi isteyen isim olarak da geçiyor.

Onu bu dosyada ayrı bir yere koyan şey, Kerbelâ günü yaşanan küçük bir sahne. Ömer b. Sa’d, Hüseyin’le görüşmek üzere bir elçi göndermek istedi ve Urve’yi seçti. Urve reddetti; gerekçesi, kendisinin de mektup yazanlar arasında olduğu ve yüzüne bakmaya utandığıydı. Kûfe’nin suçunun tek cümlede itiraf edildiği an burası. Adam suçunu biliyor, kabul ediyor ve buna rağmen sabah aynı ordunun süvarisini yönetmeye devam ediyor.

Akıbeti hakkında açık bilgi yok. Muhtâr dönemine ait kayıtlarda adına rastlanmıyor; öldürülenler listesinde de bulunmuyor. Kerbelâ’nın kumandanlarından en az birinin tarihten sessizce çıkması, faillerin tamamının cezalandırıldığı kabulünü zayıflatan verilerden biri.

Sıffîn’in kumandanı, Kerbelâ’nın süvarisi.

Benî İcl’in reisi. Babası Ebcer b. Câbir’in hristiyan kaldığı, oğlunun müslüman olduğu rivayet ediliyor; babasının cenazesinde iki ayrı topluluğun yürüdüğüne dair anlatı, Kûfe’nin karma nüfus yapısını göstermesi bakımından kayda değer, ancak menkıbe katmanı taşıyor.

Sıffîn’de Rebîa kabilelerinin kumandanlarından biri olarak Hz. Ali’nin safındaydı. Mektuba imza attı, Kerbelâ’da Ömer b. Sa’d’ın süvari kumandanları arasında yer aldı. Muhtâr’ın tasfiyesi başlayınca Kûfe’den kaçanların içindeydi; sonraki yıllarda Emevî idaresiyle irtibatlı olarak anılıyor. O da hesap verecek kadar beklemedi.

Hesabı ödeyen tek imza.

Benî Şeybân’ın Kûfe’deki reislerinden; babası Hâris b. Ruveym de tanınmış bir kabile büyüğü. Mektuba imza attı ve Kerbelâ’da Ömer b. Sa’d’ın ordusunda yer aldı. Muhtâr’ın tasfiyesi sırasında öldürülenler arasında adı geçiyor; beş imzacı içinde intikam listesine fiilen girmiş görünen tek isim o.

Ailesi Kûfe eşrafı içinde varlığını sürdürdü; oğlu Havşeb sonraki dönemde kumandan olarak görünüyor. Kabile reisliği, sahibi öldürülse bile devam eden bir kurum; Kerbelâ’nın hiçbir kabileyi tasfiye edememesinin sebebi de bu.

Beş imzanın Kerbelâ’daki yeri ve akıbeti.

Tablonun söylediği şey rahatsız edici. Hüseyin’i çağıran mektubun altındaki beş imzadan yalnız biri intikam sürecinde fiilen öldürüldü. Biri intikamcının emniyet müdürü oldu. Biri çölde kayboldu. Biri Emevî tarafına geçti. Biri hiç iz bırakmadan tarihten çıktı.

Kerbelâ’nın faillerinin tamamının cezalandırıldığı kabulü bu beş satırda çöküyor.

Aynı yazışma üç ayrı kader üretti.

Kûfe’den giden mektupların altında yüzlerce isim vardı ve bu isimler birbirinden çok farklı yerlere savruldu. Üç grup ayırt edilebiliyor.

Birinci grup sözünde durdu ve Hüseyin’le birlikte öldü. İlk mektubun imzacılarından Habîb b. Muzâhir el-Esedî, Kerbelâ’ya ulaşmayı başaran birkaç Kûfeliden biri; Hüseyin’in safında çarpışarak öldü. Sayıları çok az.

İkinci grup geç kaldı ve bunu kanıyla ödemeye çalıştı. Süleyman b. Surad el-Huzâî, Müseyyeb b. Necebe el-Fezârî ve Rifâa b. Şeddâd, Kerbelâ günü şehirde tutuklu ya da sinmiş hâldeydi. Dört yıl sonra Tevvâbûn hareketini kurdular ve Aynülverde’de öldüler.

Üçüncü grup mektubunu yazdı, sonra karşı safa geçti ve büyük ölçüde hayatta kaldı. Beş imza bu grubun ta kendisi.

Kûfe’nin ahlâkî çöküşü, birinci ve ikinci grubun küçüklüğünde değil, üçüncü grubun büyüklüğünde ve rahatlığında görünüyor.

Karar mercii ile sahadaki eller arasındaki orantısızlık.

Karar mercii. Yezîd b. Muâviye, Medine valisine Hüseyin’den biat almasını emretti; Hüseyin biat etmeyip Mekke’ye, oradan Kûfe yoluna çıkınca meselenin çözümü Irak valisi Ubeydullah b. Ziyâd’a bırakıldı. Yezîd’in “öldürün” diye yazılı bir emir verdiğine dair kesin belge yok; Ubeydullah’a geniş yetki verdiğine dair kayıt var. Sünnî kaynakların bir bölümü Yezîd’in haberi duyunca üzüldüğünü ve suçu Ubeydullah’a attığını nakleder. Bunu bir aklama değil, siyasî bir refleks olarak okumak gerekiyor.

Sahadaki kumanda. Ubeydullah b. Ziyâd, Kûfe’yi bir haftada tersine çevirdi; Müslim b. Akīl’i ve ona ev sahipliği yapan Hânî b. Urve’yi öldürttü. Kerbelâ’ya gönderdiği ordunun başında, aşere-i mübeşşereden Sa’d b. Ebî Vakkās’ın oğlu Ömer b. Sa’d vardı. Bütün kaynaklarda ortak ayrıntı şu: Ömer b. Sa’d görevi isteyerek almadı, Rey valiliği vaadi ve tehdit karışımıyla kabul etti. Ubeydullah’ın sert emrini kampa taşıyan ve uzlaşma ihtimalini kapatan isim Şemir b. Zilcevşen el-Kilâbî oldu.

Hüseyin’i bizzat kimin şehid ettiği sorusu, kaynakların en çok çeliştiği noktalardan biri. Taberî’de Ebû Mihnef kanalıyla Sinan b. Enes en-Nehaî’nin adı geçiyor; başka rivayetlerde Şemir, bir başkasında Havlî b. Yezîd el-Asbahî öne çıkıyor. Şii maktel geleneği zamanla Şemir’i tek fail olarak sabitledi. Tarihî olarak bu isnat ihtilaflı; Şemir’in savaşı kışkırtan rolü ise teyitli. Hüseyin’in çadırlara yaklaşan orduya seslenişi bir savaş nidâsı değil, bir muhasebe:

“Beni siz çağırdınız, ben de geldim. Sözünüzden döndüyseniz bırakın, geldiğim yere döneyim.”

İlk hesap sorma girişimi failleri değil, tövbe edenleri götürdü.

Yezîd, Kerbelâ’dan üç yıl sonra, Rebîülevvel 64 / Kasım 683’te Şam yakınlarındaki Huvvârîn’de öldü. Otuz sekiz yaşlarındaydı; ölüm sebebi kaynaklarda net değil. Yerine geçen oğlu II. Muâviye birkaç ay sonra halef bırakmadan sahneden çıktı. Emevî ailesinin Süfyânî kolu böylece tarihten silindi; hilâfet Mervânî kola geçti.

Merkezî otoritenin çözüldüğü bu boşlukta Kûfe’de bekleyen hareket açığa çıktı. Süleyman b. Surad el-Huzâî’nin önderliğindeki Tevvâbûn, yani “tövbe edenler”, faillerden hesap sormayı değil, Hüseyin’i çağırıp yalnız bırakma günahını kendi kanlarıyla temizlemeyi hedefliyordu. Dört bin kadar kişiyle Kerbelâ’ya gidip Hüseyin’in kabri başında bir gece ağladıktan sonra kuzeye yürüdüler. Rebîülevvel 65 / Ocak 685’te Aynülverde’de dağıldılar; Süleyman b. Surad ve Müseyyeb b. Necebe savaşta öldü.

Askerî olarak bir hiç, siyasî olarak bir kilometre taşı. Şiiliğin ilk kez pişmanlık ve kefaret üzerine kurulmuş bir kolektif duygusal dil ürettiği an burası; Muharrem matemi denilen şeyin psikolojik çekirdeği Aynülverde’de atıldı.

Asıl tasfiyeyi bir maceraperest gerçekleştirdi.

Tevvâbûn’dan artakalan enerjiyi Muhtâr b. Ebî Ubeyd es-Sekafî topladı. Muhammed b. Hanefiyye adına hareket ettiğini ilan etti ve ona “mehdî” dedi. İbn Hanefiyye’nin bu yetkiyi açıkça verdiğine dair güvenilir bir kayıt yok; kendisi ne onayladı ne de kesin biçimde reddetti.

Muhtâr Rebîülevvel 66 / Ekim 685’te Kûfe’yi ele geçirdi ve yönetiminin ilk işi bir liste çıkarmak oldu: Katele’l-Hüseyin, Hüseyin’i öldürenler. Bu, bir devletin kendi aygıtını geçmiş bir katliamın faillerini bulmaya ayırdığı ilk örnek sayılıyor. Uygulamayı büyük ölçüde mevâlîden gelen Ebû Amre Keysân’ın muhafız birliği yürüttü.

Ömer b. Sa’d ile oğlu Hafs öldürüldü, başları Muhtâr’a getirildi. Şemir kaçmayı başardı, kısa süre sonra kırsalda yakalanıp öldürüldü. Havlî b. Yezîd evinde saklanırken bulundu; rivayete göre yerini karısı gösterdi. Hurmele b. Kâhil el-Esedî de yakalananlar arasındaydı. Öldürülenlerin sayısı iki yüz kırk sekizden binlere kadar uzanıyor; bu dalgalanma, aynı olayın hem bir adalet destanına hem bir katliama dönüştürülebildiğini gösteriyor.

Ubeydullah’ın başı, Hüseyin’in başının gittiği yoldan geri geldi.

Listenin başındaki adam Kûfe’de değildi. Ubeydullah b. Ziyâd, Yezîd’in ölümünden sonra Basra’da tutunamayıp Şam’a kaçmış, Mervân b. Hakem’in tarafını tutmuş ve Irak’ı geri alma ordusunun başına getirilmişti. Muhtâr karşısına, Hz. Ali’nin kumandanı Mâlik el-Eşter’in oğlu İbrâhim’i gönderdi.

İki ordu Musul yakınlarında Hâzir ırmağı kıyısında karşılaştı. Ubeydullah b. Ziyâd savaş meydanında öldürüldü. Kaynakların çoğu bu savaşı 10 Muharrem 67 / Ağustos 686 gününe, Kerbelâ’nın yıldönümüne yerleştiriyor; tarih ihtilaflı, ölüm teyitli. Rivayete göre kesilen baş önce Kûfe’ye, sonra Mekke’ye gönderildi. Altı yıl önce Hüseyin’in başının izlediği güzergâh, ters yönde bir kez daha yürütüldü.

Muhtâr’ın kendi sonu bir yıl sürmedi. Mus’ab b. Zübeyr Kûfe’yi kuşattı; Muhtâr Ramazan 67 / Nisan 687’de sarayında dövüşerek öldü. Sünnî gelenekte çoğunlukla el-Muhtârü’l-kezzâb, İmâmî gelenekte ihtiyatla ama genellikle olumlu anılıyor.

Kumanda kademesinin akıbeti.

Kaynaklarda “Kerbelâ’ya katılan herkes kötü bir sonla gitti” kabulünü destekleyen tam bir kayıt yok. Orduda yer alan pek çok kişi hakkında hiçbir bilgi bulunmuyor. Bütün faillerin cezalandırıldığı iddiası tarihî bir tespit değil, sonradan kurulmuş bir ahlâkî çerçeve. Emevî evinin hesabı ise 132/750’de Abbâsî ihtilâliyle kapandı.

Kûfe, davet ettiği herkesi yalnız bırakmayı alışkanlık hâline getirdi.

Kerbelâ, Kûfe’nin ilk sözünden dönüşü değil. Hz. Ali 40/661’de bu şehrin mescidinde öldürüldü. Bir yıl sonra Hasan b. Ali’nin ordusu kendi kampında dağıldı. 60/680’de Müslim b. Akīl’e on binlerce kişi biat etti, akşam olduğunda yanında kimse kalmadı. 61’de Hüseyin yalnız bırakıldı. 122/740’ta Zeyd b. Ali’ye on beş bin kişinin biat ettiği söyleniyor; çarpışma gecesi yanında birkaç yüz kişi vardı. Aynı senaryo altmış yıl içinde altı kez tekrarlandı. Şehrin trajedisi cesaret eksikliğinden çok yapısal: Kûfe bir garnizon şehri, nüfusu maaş defterine yani atâ düzenine bağlı; valilik köşkünü kim tutuyorsa geçim kaynağını da o tutuyor.

Bedel önce şehrin kendi nüfusundan ödendi. Aynülverde’ye dört bin kadar kişi çıktı, geri dönen birkaç yüz kişi. Muhtâr’ın tasfiyesi sırasında şehrin eşrafından yüzlerce kişi öldürüldü, evleri yıkıldı, bir kısmı Basra’ya kaçtı. 67/687’de Mus’ab b. Zübeyr Kûfe’yi geri aldığında teslim olan Muhtâr taraftarlarını topluca öldürttü; kaynaklarda binlerle ifade edilen bu infazın rakamı ihtilaflı. Yedi yıl içinde şehir üç kez kendi adamlarını gömdü.

Haccâc, Kûfe’yi bir daha ayağa kalkamayacak biçimde tasarladı. 75/694’te Irak valiliğine geldiğinde mescitte yaptığı ilk konuşma, olgunlaşmış ve kesilme vakti gelmiş başlar gördüğünü söyleyen o meşhur tehdit. İbnü’l-Eş’as ayaklanması 82/701’de Deyrülcemâcim’de ezildi; Irak orduları dağıtıldı ve kurrâ denilen Kur’an okuyucusu âlim tabakası büyük kayıp verdi. Haccâc ardından 83/702’de Vâsıt’ı kurdu; amacı Şam askerini Kûfe ve Basra’nın dışında tutmaktı. Kûfe böylece ordu şehri olma ayrıcalığını, yani asıl siyasî ağırlığını yitirdi.

Bağdat geri kalanı da aldı. Abbâsî ihtilâli büyük ölçüde Kûfe’nin desteğiyle yürüdü, Ebü’l-Abbas ilk biatı bu şehirde aldı. Ama Mansûr Kûfe’ye hiçbir zaman güvenmedi; 145/762’de Bağdat’ı kurdu ve idareyi kuzeye taşıdı. Bağdat büyüdükçe Kûfe’nin ticareti, bürokrasisi ve ilim halkaları oraya kaydı. 4./10. yüzyılın ilk çeyreğinde Karmatî akınları şehri ve hac kafilelerini vurdu; Fırat’ın yatak değiştirmesi ve kanalların bakımsız kalması tarımsal üretim için kullanılabilecek alanı daralttı.

Nihaî tablo bir ironi içeriyor. Kûfe küçülürken yanı başındaki iki kasaba büyüdü: Hz. Ali’nin kabrinin bulunduğu Necef ve Hüseyin’in kabrinin bulunduğu Kerbelâ. Ziyaret trafiği, vakıflar, medreseler ve nüfus bu iki merkeze aktı. Bugün Necef milyonluk bir şehir, Kûfe onun bitişiğinde bir kasaba.

Şehir, öldürdüğü iki adamın mezarlarının çekim gücüyle gölgede kaldı.

Bu zinciri bir ilâhî ceza anlatısına bağlamak hem Şii hem Sünnî literatürde yaygın; tarihî izahı ise idarî ve iktisadî. İkisini ayırmak gerekiyor. Kûfe Kerbelâ yüzünden çökmedi; Kerbelâ’yı mümkün kılan yapı yüzünden çöktü. Merkez, kendisine sürekli sorun çıkaran bir garnizon şehrine ihtiyaç duymadığı anda o şehrin ömrü doldu.

Şam’da kaybeden taraf, sözle bir zemin kazandı.

Kerbelâ’dan sağ çıkan erkek, Hüseyin’in hasta yatan oğlu Ali b. Hüseyin; sonradan Zeynelâbidîn ve Seccâd adlarıyla anıldı. Yanında Hz. Ali’nin kızı Zeyneb, Ümmü Külsüm, Hüseyin’in kızları Fâtıma ve Sükeyne, birkaç çocuk ve yaralı Hasan b. Hasan vardı. Kafile Kûfe’ye getirildi, sonra Şam’a yürütüldü.

Zeyneb bint Ali’nin Kûfe’de Ubeydullah b. Ziyâd’ın huzurunda ve Şam’da Yezîd’in meclisinde yaptığı konuşmalar hem Sünnî hem Şii kaynaklarda yer alıyor. Metinler birbirini tutmuyor, retorik geç dönemde belirgin biçimde zenginleşmiş görünüyor; konuşmaların yapıldığı çekirdek ise teyitli. Ubeydullah’ın “Allah’ın ailenize yaptığını nasıl buldun?” sorusuna verdiği cevap, İslâm tarihinin en çok aktarılan cümlelerinden biri:

“Güzellikten başka bir şey görmedim.”

Bu cümlenin siyasî işlevi büyük oldu. Kerbelâ’da askerî olarak imha edilen taraf, esaret kafilesi boyunca meseleyi bir meşruiyet tartışmasına dönüştürdü. Emevîler savaşı kazandı, anlatıyı kaybetti. Zeyneb’in kabri konusunda kesinlik yok; Şam’daki ve Kahire’deki iki makamın da erken kaynaklarda dayanağı zayıf.

Zeynelâbidîn siyaseti bırakıp sessizliği seçti.

Medine’ye dönen Ali b. Hüseyin otuz beş yıl boyunca hiçbir siyasî hareketin içinde görünmedi. 63/683’teki Harre Vak’ası’nda ayaklanmaya katılmadı; kendi evinde hem kendi ailesini hem Mervân’ın geride bıraktığı aile fertlerini korudu. Bu tavır, İmâmî Şiiliğin iki temel kavramına zemin hazırladı: İlim yoluyla otorite ve takıyye, yani tehlike anında inancı gizleme ruhsatı.

Ona nispet edilen es-Sahîfetü’s-Seccâdiyye ile Risâletü’l-hukūk, İmâmî gelenekte kesin biçimde ona ait sayılıyor; tarihsel tenkit açısından nispet tartışmalı. Oğlu Muhammed el-Bâkır ve torunu Ca’fer es-Sâdık aynı çizgiyi kurumsallaştırdı. Ca’fer es-Sâdık’ın Medine’deki halkası Şii fıkhının kurucu merkezi oldu; aynı halkadan Ebû Hanîfe ve Mâlik b. Enes de nakilde bulundu. Kerbelâ’dan yüz yıl sonra Ehl-i Beyt’in ana kolu hilâfet talebini fiilen bıraktı ve bir ilim otoritesine dönüştü.

Kılıcı seçenler her yenilgide yeni bir göç dalgası üretti.

Ailenin tamamı sessizliği seçmedi. Zeyd b. Ali 122/740’ta Kûfe’de ayaklandı ve öldürüldü; cesedi teşhir edildi. Onun adına kurulan Zeydiyye, imamın kılıçla ortaya çıkması gerektiğini savunuyor. Oğlu Yahyâ b. Zeyd 125/743’te bugünkü Kuzey Afganistan’daki Cûzcân’da öldürüldü.

Abbâsîler iktidara “Peygamber ailesinin hakkı” sloganıyla geldi, sonra o ailenin Hasenî kolunu Emevîlerden daha sistemli biçimde takip etti. Muhammed b. Abdullah, lakabıyla Nefsüzzekiyye, 145/762’de Medine’de öldürüldü; kardeşi İbrâhim aynı yıl Bâhamrâ’da düştü. 169/786’da Mekke yakınlarındaki Fahh’ta bir ayaklanma daha bastırıldı.

Fahh, dağılmanın kilit noktası. Ehl-i Beyt’in dünyaya yayılışı romantik bir açılma değil, bir kaçış dizisi olarak başladı. Fahh’tan sağ kurtulanlar arasında iki kardeş vardı: İdrîs b. Abdullah batıya, Yahyâ b. Abdullah kuzeye, Deylem’e gitti.

Her yenilgi haritada yeni bir nokta.

Batıda bir hanedan, doğuda iki imamet kuruldu.

Mağrib. İdrîs b. Abdullah 172/788’de Velîlâ’da Evrebe kabilesinin biatını aldı, üç yıl sonra zehirlenerek öldürüldü. Ölümünden sonra doğan oğlu İdrîs 192/808’de Fes’i başkent yaptı. İdrîsîler bir Şii devleti kurmadı; Berberî kabile yapısıyla kaynaşıp Sünnîleşen bir hanedan oldu. Fas’taki şürefâ geleneği ve bugünkü hanedanın soy iddiası bu köke bağlanıyor.

Taberistan ve Deylem. Hazar’ın güneyindeki dağlık bölge, merkezî otoritenin ulaşamadığı bir sığınak. Hasan b. Zeyd 250/864’te burada bir Zeydî devlet kurdu; bölge, İran’ın Şiileşmesinde Safevîler’den yüzyıllar önce iş gören bir laboratuvar oldu. Yemen’de el-Hâdî ilelhak Yahyâ b. Hüseyin 284/897’de Sa’de’de bir imamet kurdu; bu yapı kesintilerle 1962’ye kadar sürdü.

İran’ın kutsal coğrafyası. İmam Ali er-Rızâ 201/816’da veliaht ilan edildi, iki yıl sonra Tûs’ta öldü ve mezarı Meşhed’in çekirdeği oldu. Kardeşi Fâtıma, Ma’sûme lakabıyla Kum’da vefat etti; şehir seyyid göçlerinin toplandığı merkeze dönüştü. Mısır’da Seyyide Nefîse 208/824’te Kahire’de vefat etti. Fâtımîler’in Hz. Fâtıma soyundan geldiği iddiası en tartışmalı nesep meselelerinden biri; 402/1011 tarihli Bağdat mahzarı bu iddiayı reddetti, mesele hâlâ kapanmış değil. Hicaz’da 4./10. yüzyıldan itibaren Mekke Hasenî şeriflerin idaresine girdi ve bu düzen 1925’e kadar sürdü.

Hint Okyanusu’nu bir ailenin ağı bağladı.

Dosyanın en az bilinen kolu Hadramut’tan geçiyor. Ahmed b. Îsâ el-Muhâcir, 4./10. yüzyılın başlarında Basra’daki karışıklıklardan kaçıp Güney Arabistan’a yerleşti. Soyundan gelenler Bâ Alevî sâdâtı olarak biliniyor ve Terîm kasabası bir ilim merkezine dönüştü. Bu aile ticaret ve tasavvuf yollarını birlikte kullanarak Gucerat, Malabar, Açe, Cava, Malaka, Komor Adaları ve Doğu Afrika sahiline yayıldı. Sonuç, bugün Endonezya ve Malezya’da habâib denilen geniş bir dinî elit.

Hindistan’da kuzeyde Sâdât-ı Bârha askerî bir güç hâline geldi; Dekken’de Bahmanî, Kutubşâhî ve Âdilşâhî sarayları seyyid göçmenleri himaye etti. Avadh nevvâbları döneminde Leknev, Kerbelâ matem törenlerinin ve imambârâ mimarisinin dünyadaki en gelişkin merkezine dönüştü. Orta Asya’da Tirmiz sâdâtı ile “hoca” ve “mahdûm” adıyla anılan aileler Buhara ve Semerkant’ta dinî ve toprak sahibi bir tabaka oluşturdu. Anadolu ve Balkanlar’da iş kurumsallaştı: Osmanlı’da nakîbüleşraflık müessesesi seyyid ve şerifleri bir defter düzenine bağladı, siyâdet beratı verdi, vergi ve yargı bakımından ayrıcalık tanıdı.

Bir soyu taşımak zamanla bir meslek ve bir kayıt sistemi oldu.

Ehl-i Beyt’in Kerbelâ sonrası yaşayış biçimi dört direk üzerinde duruyor. İlim ve sessizlik: Ana kol siyasetten çekildi, otoritesini rivayet ve fıkıh üzerinden kurdu. Nesep: Soy, sözlü övünç olmaktan çıkıp yazılı bir kuruma dönüştü; nakîbüleşraflar şecereleri denetledi ve sahte seyyidlik iddialarını takip etti. İktisat: Hz. Peygamber’in soyuna zekât düşmediği kabulü ayrı bir gelir zemini gerektirdi; Şii fıkhında humus, yani belirli kazançların beşte biri, seyyidlere ayrılan bir pay olarak kurumsallaştı; Sünni dünyada vakıflar ve muafiyetler aynı işlevi gördü. Mekân: Kerbelâ, Necef, Kâzımiyye, Sâmerrâ, Meşhed, Kum, Terîm, Fes, Kahire ve Leknev; hepsi bir mezar etrafında kurulmuş şehirler.

Nesep iddialarının modern doğrulanmasına gelince, kesin bir şey söylemek mümkün değil. Y kromozomu çalışmaları seyyidliğe özgü tek bir genetik imza tespit etmiş değil; bin dört yüz yıl ve coğrafî dağılım düşünüldüğünde böyle bir imza beklemek gerçekçi de görünmüyor. Elde olan şey belge geleneği: Şecereler ve nakîb kayıtları.

Aynı olay iki ayrı hafıza kurdu.

Sünni gelenekte Kerbelâ bir musibet olarak anılıyor; bir takvim ve ritüel merkezi olmadı. Yezîd’e lânet okumanın câiz olup olmadığı bugün bile tartışılıyor: Ahmed b. Hanbel çekimser kaldı, Gazzâlî lâneti hoş görmedi, İbnü’l-Cevzî er-Redd ale’l-müteassıbi’l-anîd adlı risalesiyle lânetin câiz olduğunu savundu. Tek bir Sünni tavır yok.

Şii gelenekte Kerbelâ bir takvime dönüştü. Büveyhî emîri Muizzüddevle 352/963’te Bağdat’ta Âşûrâ matemini resmî hâle getirdi; azadârî denilen matem törenleri, mersiye ve İran’da ta’ziye denilen dinî temsil bu zeminde gelişti. Anadolu’da her iki damar da iş gördü: Fuzûlî’nin Hadîkatü’s-süedâ’sı Kâşifî’nin eserini Türkçeye uyarlayarak bir edebî şaheser üretti; Alevî ve Bektaşî çevrelerde muharrem orucu Kerbelâ hafızasını yıllık bir ritme bağladı.

Geriye dönüp bakıldığında dosyanın merkezinde duran şey ne Şam’ın emri ne de Kûfe köşkünün kararı. Merkezde beş imza var. O beş adam bir mektup yazdı, o mektup bir aileyi çöle çağırdı ve aynı eller birkaç ay sonra o ailenin karşısında kılıç tuttu.

Kerbelâ’nın Kûfe’de bıraktığı duygunun gurur değil suç olmasının sebebi bu; ve o suçtan doğan hareketler, İslâm tarihindeki ilk kitlesel vicdan hareketleri oldu.

FailBilinen sonuTeyitAna kaynak
Yezîd b. MuâviyeRebîülevvel 64 / Kasım 683’te Huvvârîn’de öldü; ölüm sebebi bilinmiyorTeyitliTaberî, Belâzürî
Ubeydullah b. ZiyâdHâzir Savaşı’nda İbrâhim b. Mâlik el-Eşter tarafından öldürüldü (67/686)TeyitliTaberî, İbnü’l-Esîr
Ömer b. Sa’dEbû Amre Keysân tarafından oğlu Hafs ile birlikte öldürüldü (66/686)TeyitliTaberî, Belâzürî, Müfîd
Şemir b. ZilcevşenKaçarken yakalanıp öldürüldü (66-67/686)TeyitliTaberî, Belâzürî
Havlî b. YezîdEvinde bulundu; öldürüldü, cesedi yakıldıYaygın rivayetTaberî (Ebû Mihnef)
Hurmele b. KâhilÖldürüldü; öldürülme biçimi kaynaklarda farklıİhtilaflıTaberî, Müfîd, İbn Tâvûs
Sinan b. EnesAkıbeti hakkında birbirini tutmayan rivayetler varİhtilaflıTaberî, Belâzürî
Muhtâr es-SekafîMus’ab b. Zübeyr’in kuşatmasında öldürüldü (67/687)TeyitliTaberî, Belâzürî
Add a comment

Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

İlk Siz Haberdar Olun!

Abone ol butonuna basarak, Gizlilik Politikası ve Kullanım Koşulları'nı okuduğunuzu ve kabul ettiğinizi onaylıyorsunuz.