Recep Kadiroğlu
Onun en büyük kırgınlıklarından biri, insanlar öykülerini bir kenara bırakıp, ısrarla aşklarının izini sürmesiydi. Oysa Tomris Uyar, hayatındaki aşklarla değil; kurduğu cümlelerle, anlattığı hikâyelerle ve Türk edebiyatına bıraktığı derin izlerle hatırlanmak istiyordu.
Bir söyleşisinde bunu bütün açıklığıyla şöyle dile getirmişti:
“Ben öykülerimle anılmak istiyorum, aşklarımla değil.” (Ramazanoğlu, 2026)
Ne var ki edebiyat tarihinin hafızası her zaman adil değildir. Kimi zaman bir yazarın eserlerini geri plana iter, onu yaşadığı aşklar, kurduğu ilişkiler ve dokunduğu hayatlarla hatırlar. Oysa geriye kalması gereken, çoğu zaman hayatın kendisi olmayıp yazarın geride bıraktığı ölümsüz cümlelerdir.
Tomris Uyar da onlardan biridir.
Türk öykücülüğünün en güçlü kalemlerinden biri olmasının yanı sıra, zarafeti, entelektüel derinliği ve özgür ruhuyla “İkinci Yeni” şiirinin büyük şairlerine ilham veren bir kadındır o. Ülkü Tamer’in gençlik heyecanında, Cemal Süreya’nın tutkulu dizelerinde, Turgut Uyar’ın derin bağlılığında ve Edip Cansever’in sessiz hayranlığında hep biraz Tomris vardır.
Peki kimdir Tomris Uyar ?
15 Mart 1941’de İstanbul’da dünyaya gelen Tomris Gedik, hukukçu bir anne ile babanın kızıdır. Amerikan Kız Koleji’nde aldığı eğitimin ardından İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Enstitüsü’nden mezun olur. Edebiyat yolculuğuna ilk olarak çevirileriyle başlar.
Virginia Woolf’tan Julio Cortázar’a, Lewis Carroll’dan F. Scott Fitzgerald’a kadar dünya edebiyatının önemli isimlerini Türkçe’ye kazandırır. Ancak onun edebiyatımızdaki asıl yeri, çevirdiği metinlerden ziyade kendi kurduğu cümlelerle belirlenir. Çünkü o, modern Türk öykücülüğünde kendine has bir dil oluşturmuş en özgün yazarlardan biridir. (Andaç, 2003).
Öykülerinde kadınların iç dünyasını, modern hayatın görünmez yalnızlıklarını, gündelik yaşamın küçük kırılmalarını ve insan ruhunun derin çatlaklarını incelikli bir dille anlatır. Onun metinlerinde en sıradan anlar bile beklenmedik bir derinlik kazanır.
Bağımsızlığına düşkün mizacı, özgürlüğünden ödün vermeyen tavrı ve hayat karşısındaki tavizsiz duruşu, yalnızca yaşamına değil, satırlarına da yansır. Belki de bu yüzden hayatına giren insanlar kadar hayatına girmesine izin vermedikleri de onun hikâyesinin bir parçasıdır.
Çünkü o, sevilmeyi istediği kadar özgür kalmayı da önemseyen bir kadındır. Ülkü Tamer’in sevgisinde gençliğin heyecanı ve biraz da acemiliği vardır. Cemal Süreya’nın sevgisi, önüne çıkan her şeyi dönüştüren bir fırtına gibi tutkulu ve sarsıcıdır. Turgut Uyar’ın ki, derinlerden akan bir nehir gibi sakin, dingin ve kalıcı olup Edip Cansever’in sevgisi ise biraz uzaktan bakan, kırılgan ve sessiz bir hayranlığın ince hüznünü taşır.
Dört farklı şair, dört farklı mizaç, dört farklı sevme biçimi ve hepsinin ortak noktasında duran tek bir kadın. Ancak onu yalnızca büyük şairlerin hayatına dokunmuş bir kadın olarak görmek, ona yapılabilecek en büyük haksızlıktır. Çünkü o, şiirlerin kıyısında duran bir figür değil; İkinci Yeni’nin tam merkezinde, o büyük edebiyat ikliminin içinde yer alan güçlü bir yazardır.
Belki de bu yüzden ona yazılan şiirlerin izini sürmemek, şairlerin dizelerinde bıraktığı yankıyı duymamak, etrafında örülen o büyük edebî hafızaya kayıtsız kalmak mümkün değildir. Ama bütün bu şiirlerin, büyük aşkların ve unutulmaz dizelerin ötesinde gözden kaçırılmaması gereken bir hakikat vardır. O da Tomris Uyar, başkalarının kaleminde hatırlanan bir kadın değil, kendi kalemiyle ölümsüzleşmiş bir yazardır.
Bu yüzden onu en doğru şekilde hatırlamanın yolu, yıllar önce söylediği, “Ben öykülerimle anılmak istiyorum, aşklarımla değil” cümlesini yeniden anımsamaktır. Dolayısıyla o, şairlerin yazdığı bir kadın değil, kendi hikâyesini yazan bir yazardır.
Ülkü Tamer: Gençliğin Acemi Aşkı
Tomris Uyar’ın ilk büyük aşkı, henüz gençlik yıllarında tanıştığı şair, çevirmen ve yazar Ülkü Tamer ile olur. Kolej sıralarında başlayan yakınlıkları, mezuniyetin hemen ardından evliliğe dönüşür. Belki de hayatı henüz tanımaya başlayan iki genç insanın, birbirlerine duydukları sevginin bütün zorlukları aşabileceğine inanmasının hikâyesidir bu.
Ancak hayat, bazen en büyük acıları hiç beklenmedik zamanda çıkarır insanın karşısına ki, çiftin bebeklerini talihsiz bir kazayla kaybetmeleri, ilişkilerinde derin ve onarılması güç bir yara açar. Yaşadıkları büyük acı, zamanla evliliklerini de yıpratır ve yolları ayrılır. Geride ise yarım kalmış bir aşk hikâyesi, suskunluklarla örülü bir hüzün ve birbirlerine duydukları saygı kalır.
Cemal Süreya: Şiirin Tutkulu Hâli
Tomris ile Cemal Süreya’nın yolları, Ankara Sanatseverler Derneği Lokali’nde kesişir. Bu karşılaşma, Türk edebiyatının en tutkulu aşk hikâyelerinden birinin başlangıcı olur. Süreya’nın ona olan sevgisi, önüne çıkan her şeyi dönüştüren bir fırtına gibidir; gürültülü, yakıcı ve sarsıcı. Zira Tomris’in özgür ruhu, zekâsı ve hayat karşısındaki bağımsız tavrı, şairi derinden etkiler.
Süreya, ona olan aşkını sadece yaşamakla kalmaz; onu ayrıca şiirlerinin güftesine dönüştürür. Onun Tomris için yazdığı düşünülen “Sayım” şiiri, yakınlığın ve tutkunun şiir dilindeki en zarif örneklerinden biridir ki iki mısrası şöyledir:
“Kapı aralığında öptüm
Soluğunda öptüm seni…” (Süreya, 2013)
Bu dizelerdeki cesaret, yalnızca bedensel yakınlığın değil; ruhların birbirine dokunma arzusunun da ifadesidir. Şairin en bilinen eserlerinden biri olan Üvercinka da çoğu eleştirmene göre bu büyük aşkın izlerini taşır.
Kesin hükümler vermek mümkün değildir elbette. Ancak şiirlerin yazıldığı dönem, şairin hayatındaki duygusal yoğunluk ve Tomris’in varlığı, bu yorumları güçlendirir. Ancak tutku ve kırılganlığın iç içe geçtiği bu ilişki, yaklaşık üç yıl kadar sürer.
Süreya’nın zaman zaman kıskançlığa varan sahiplenici tavrı ile Tomris’in özgürlüğünden ödün vermeyen karakteri, ne yazık ki zamanla çatışmaya dönüşür. Başlangıçta tutkuyla başlayan bu hikâye, nihayet iki güçlü karakterin birbirini yormasıyla son bulur ki artık Süreya için uzun ve soğuk bir kış başlarken, Tomris’in hayatına yeni bir bahar mevsimi yaklaşmaktadır.
Turgut Uyar: Ömürlük Yoldaşlık
Tomris Uyar ile Turgut Uyar’ın asıl yakınlaşması, 1960’ların ikinci yarısında başlar. Turgut Uyar da tıpkı Tomris gibi hayatında önemli kırılmalar yaşamış, ilk evliliğini geride bırakmıştır. Ankara’dan İstanbul’a taşınan şair, çocuklarıyla birlikte hayatında yeni bir sayfa açmaya hazırlanırken, Tomris Uyar’la yolları kesişir.
Önce şiir üzerine konuşurlar. Sonra mektuplaşırlar. Bu mektuplarda aşktan çok edebiyat vardır; şiirin imkânları, sözcüklerin çağrışımları ve birbirlerinin metinlerine dair eleştiriler…
Tomris Uyar yıllar sonra bu dönemi şöyle anlatacaktır:
“Önce şiir üzerine mektuplaştık. O mektuplar hâlâ bende; genellikle onun şiir hakkındaki düşünceleri ve benim onun dizeleri üzerine yaptığım eleştirilerden oluşuyordu.” (Uyar, 2003)
Şiir estetiğiyle başlayan bu yakınlık, zamanla derin ve sarsılmaz bir sevgiye dönüşür ki 1969 yılında evlenen çiftin, Hayri Turgut adını verdikleri bir oğulları olur.
Tomris’in en uzun evliliği Turgut Uyar’la olur. Zira Uyar’ın sevgisi, Cemal Süreya’dan farklı olup derinlerden akan bir nehir gibi sessiz, dingin ve kalıcıdır. Ayrıca bu ilişkiyi ayakta tutan şey yalnızca aşk değildir; dostluk, edebiyat alanında beraber yaptıkları üretim ve karşılıklı birbirlerinden beslenme hâlidir. Zira Tomris, Uyar’ın şiirlerinin ilk okuru ve en dürüst eleştirmenidir. Uyar ise Tomris’in özgürlüğünü kısıtlamaya değil, tam aksine ona ayak uydurmaya çalışır. Bu yüzden onların hikâyesi, büyük aşklardan çok ömür boyu süren bir yoldaşlığa benzer.
Diğer yandan şairin dizelerinde Tomris, yalnızca bir sevgili değil; hayatı anlamlandıran bir sığınak, bir ilham kaynağı ve bir yol arkadaşıdır. Uyar, Tomris için Bozuk Saat, Dünyanın En Güzel Arabistanı ve Sevgi gibi şiirleri kaleme alır. Bu şiirlerde Uyar’ın dili, tutkunun yanı sıra dingin ve derin bir bağlılığın izlerini taşır. Yedi yıllık aradan sonra ona yeniden şiir yazdıran Tomris’e yazdığı “Bozuk Bir Saattir Yüreğim, Hep Sende Durur” şiiri şöyledir:
Herkes seni sen zanneder.
Senin sen olmadığını bile bilmeden,
Sen bile…
Seni ben geçerken,
Derim ki,
Saati sorduklarında;
Onu “O” geçiyordur.
Kimse anlam veremez.
Tamir ettirmedin gitti derler şu saati. (Uyar, 2008).
Edip Cansever: Gerçek ve Lirik Bir Dostluk
Tomris, Turgut Uyar’la evlendikten sonra İstanbul’daki evleri, dönemin şair ve yazarlarının sık sık bir araya geldiği bir buluşma masası olur. Bu masanın müdavimlerinden biri de Edip Cansever’dir. Cansever’in Tomris Uyar’la ilişkisi ise diğerlerinden farklı bir yerde durur. Zira daha sessiz, daha kırılgan ve biraz daha uzaktan bakan bir sevgiyle ilerleyen bir dostluktur onun ki…
Onun evinde şiir, öykü, çeviri ve hayat üzerine yapılan uzun sohbetler, zamanla güçlü bir dostluğa dönüşür. Cansever’in Tomris Uyar’a karşı derin bir hayranlık duyduğu, ona özel şiirler yazdığı ve her doğum gününde tek nüsha şiirler armağan ettiği bilinse de ancak Tomris, bu ilişkiyi hiçbir zaman romantik bir hikâye olarak değil, lirik bir dostluk olarak görür. Bunu bir söyleşide şöyle ifade eder:
“Bitmeyen tek aşkın, gerçek ve lirik bir dostluk olduğunu Edip Cansever öğretti bana.” (Korkusuz, 2019)
Belki de onları birbirine bağlayan şey, aşkın kendisinden ziyade; ortak bir dil, karşılıklı hayranlık, birbirini anlama çabası ve zamanın yıpratamadığı bir dostluktur.
Cansever’in ölümünün ardından Tomris’in söylediği şu cümle ise, aralarındaki bağın derinliğini tek başına anlatmaya yeter:
“Tek ihaneti, ölmesiydi.” (Sökmensüer, 2020)
Dört Şair ve Bir Yazar
Evet, Ülkü Tamer, Cemal Süreya, Turgut Uyar ve Edip Cansever… Türk şiirinin dört güçlü sesi. Her biri Tomris Uyar’ı başka türlü sevmiş, başka türlü anlamış ve başka türlü anlatmıştır. Ancak bütün bu hikâyelerin merkezinde duran kadın, hiçbir zaman yalnızca bir ilham perisi olmayıp kendi cümleleriyle var olan bir yazardır.
Belki de bu şairleri bir arada tutan şey, yalnızca aynı edebiyat çevresine ait olmaları değildi. Onları birbirine bağlayan görünmez bağ, Tomris’in zekâsı, bağımsızlığı, zarafeti ve hayata bakışındaki derinlikti. Ancak Tomris, aşkı yalnızca duyguların coşkusuna bırakan biri de değildi. O birlikte olacağı erkekte aradığı özellikleri, kendine özgü mizah anlayışıyla bir liste hâline getirmişti.
Edebiyat çevrelerinde yıllardır anlatılan bu liste, aslında onun hayata ve insan ilişkilerine nasıl baktığını da gösterir ki; özenli olacak, incelikli davranacak, kitap okuyacak, mizah duygusuna sahip olacak, özgürlüğe saygı duyacak ve her şeyden önemlisi, aynı dünyaya bakabilecek.
Bu kriterleri okuyunca insan sormadan edemiyor:
Acaba Cemal Süreya ile Edip Cansever, Tomris Uyar’ın bu kriterlerini en baştan bilselerdi, hikâyenin seyri gene bu şekilde mi olurdu?
