Aranjuez’in Gözyaşları

Rodrigo ailesi, küçük Joaquín dört yaşındayken Valensiya’ya taşındı. Burada çocuk, görme engelliler için açılmış bir okula başladı. Sekiz yaşında resmi müzik derslerine girdi; Braille sisteminde notayı, piyano ve keman çalmayı öğrendi. Öğretmenlerinin başında Valensiya Konservatuvarı’nın önde gelen isimleri Francisco Antich ve Eduardo López Chavarri geliyordu.

Sebahattin Çelebi, Frankfurt

İspanya’nın doğusunda, Valensiya yakınlarındaki küçük Sagunto kasabasında, 1901 yılının 22 Kasım’ında bir çocuk dünyaya gelmişti. Adı Joaquín Rodrigo’ydu. Hayat ona daha üç yaşındayken acımasız bir darbe indirmişti: Bir difteri salgını, küçük Joaquín’in gözlerini sonsuza dek karanlığa gömmüştü. Ailesi çaresizlik içinde doktordan doktora koşarken küçük çocuğun dünyayı algılama biçimi kökten değişmekteydi. Gözleri kapanan Joaquín’in kulakları olağanüstü bir şekilde açılmıştı.

On çocuğun en küçüğü olarak dünyaya gelen Rodrigo, babası Vicente Rodrigo Peirats’ın Valensiya kıyılarındaki topraklarından geçimini sağlayan mütevazı ama kültürlü bir aile içinde büyüdü. Annesi Juana Vidre Ribelles’in evde sık sık mırıldandığı melodiler ve babasının zaman zaman götürdüğü tiyatro temsilleri, küçük Joaquín’in işitmesinin ne denli keskin bir anlam kazandığını zaten ortaya koymaktaydı. Müzik, gözlerini yitirmesinden çok önce onun kalbine yerleşmişti.

Anlatılanlara göre, henüz beş-altı yaşlarındayken evin içindeki her sesi — kapının gıcırtısını, annesinin mutfaktaki ayak seslerini, sokaktan gelen at arabalarının tekerleklerini — bir orkestra gibi dinliyormuş. Ailesi onun bu olağandışı yeteneğini fark etmekte gecikmemişti.

Körler okulu ve ilk besteler (1901-1927)

Rodrigo ailesi, küçük Joaquín dört yaşındayken Valensiya’ya taşındı. Burada çocuk, görme engelliler için açılmış bir okula başladı. Sekiz yaşında resmi müzik derslerine girdi; Braille sisteminde notayı, piyano ve keman çalmayı öğrendi. Öğretmenlerinin başında Valensiya Konservatuvarı’nın önde gelen isimleri Francisco Antich ve Eduardo López Chavarri geliyordu.

On altı yaşında armoni ve kompozisyon derslerine başlayan Rodrigo, yirmili yaşlarına geldiğinde yalnızca yetenekli bir müzisyen değil; başlı başına ustalaşmış bir piyanistti. Bunu vurgulamamak, onun hakkında ciddi bir haksızlık olur: Rodrigo bir gitar bestecisi olarak ünlenecekti ama gitarı hiç çalamamıştı. Bütün eserlerini piyano başında, zihninde ve Braille notasıyla yaratmıştı. Gitar için yazarken bile gitarın sesini, sınırlarını ve olanaklarını içgüdüsel olarak kavramış; ama eserini her zaman pianodan çalışarak, bir kopyacıya dikte ederek kâğıda dökmüştü.

Piyano için bir süit, keman ve piyano için

Dos Esbozos ve viyolonsel için “Siciliana.” 1924’te ise ilk orkestra eseri Juglares, Valensiya’da ve Madrid’de seslendirildi. Rodrigo artık İspanya’nın dikkat çeken genç bestecilerinden biriydi. Ve Paris’e gitme vakti gelmişti.

Paris: Paul Dukas’ın atölyesinde

1927’de Rodrigo, Paris’teki École Normale de Musique’e girdi. Onu oraya götüren, zamanın en saygın bestecilerinden birinin adıydı: Paul Dukas. Sihirbazın Çırağı ile tanınan bu Fransız besteci, Rodrigo’nun yalnızca teknik değil, müziğin ruhunu nasıl yakalayacağını da öğretecekti. Dukas bir keresinde şunu söylemişti: ”Bir nota yalnızca nota değildir; ona dokunduğunuzda ne hissettiğinizi bilmeniz gerekir.” Rodrigo bu cümleyi hiç unutmamıştı.

Paris o yıllarda gerçekten dünyanın sanat başkentiydi. Picasso tuvallerinde devrim yapıyor, Hemingway ve Fitzgerald kafelerde konyak içiyor, Stravinski ve Ravel yeni seslerin peşinde koşuyordu. Rodrigo bu canlı çevrenin içinde kendi sesini arıyordu. Manuel de Falla ile dostluk kurdu; Falla, İspanyol müziğinin modern sesini bulmak için yıllarını harcamış bir ustaydı. Bu iki adam arasındaki bağ — İspanya’da doğan, gözleri görmeyen iki besteci — Rodrigo’nun İspanyalılık bilincini derinden pekiştirdi.

14 Mart 1928’de Paris’te Manuel de Falla’nın Fransız Légion d’Honneur’e kabulü şerefine düzenlenen bir konser yapılmıştı. Falla, genç İspanyol meslektaşlarının eserlerinin de çalınmasını istemişti. Rodrigo o gece piyano başına geçip kendi bestelerini seslendirdi. Salondaki eleştirmenlerden biri şunu yazdı: “O gece hem müthiş piyano performansını hem de bestelerinin göz kamaştırıcı özgünlüğünü hayranlıkla izledik.” Seyirciler arasında, Ricardo Viñes’in öğrencisi genç bir İstanbul’lu piyanist de vardı. Ama o gece tanışmadılar. Tanışmaları bir yıl daha bekleyecekti.

Victoria: Boğaz’dan Paris’e uzanan bir ömür

1905 yılında İstanbul’da, Dolmabahçe Sarayı’nın hemen yakınındaki bir konakta, Sefarad Yahudisi bir ailenin kızı dünyaya gelmişti. Adını Victoria koydular. Kamhi ailesi, 1492’de İspanya’dan sürülen Yahudilerin torunlarıydı; yüzyıllardır İstanbul’da, Osmanlı’nın kucağında kök salmışlardı. Evde Ladino konuşulurdu. Ladino, İspanyolca’nın Ortaçağ’dan kalan, İstanbul aksanıyla yoğrulmuş haliydi. Türkçe, Fransızca, Almanca ve daha sonra öğreneceği İspanyolca ile birlikte beş dil akıcı biçimde konuşan Victoria, hem müzisyen hem entelektüel olarak yetişmişti.

Dört yaşında piyano derslerine başlayan Victoria Kamhi, genç bir sanatçı olarak önce İstanbul’da, ardından Paris’te eğitimini sürdürdü. Paris’te onu yetiştiren, Rodrigo’nun da yakın çevresinde yer alan İspanyol piyanist Ricardo Viñes’ti. İşte bu ortak çevre, 1929’da ikisini bir araya getirdi. İlk karşılaşmada Rodrigo’nun müziği Victoria’yı büyülemişti; Victoria’nın sesi ve zekâsı ise Rodrigo’yu.

Ama bu aşk kolay değildi. Rodrigo Katolik, Victoria Yahudi’ydi. İki ailenin dini farklılığı başlı başına bir engeldi. Üstelik Victoria bağımsız, kendi kariyerini sürdürmek isteyen bir kadındı; Rodrigo’nun ihtiyaç duyduğu yoğun desteği sağlamak, onun kendi sanatçı kimliğini geri plana çekmesi anlamına gelecekti. Uzun bir “çalkantılı romantizm” — biyografçı James Loeffler’in kullandığı tabir bu — ve dini, mali, ailevi engellerin aşılmasının ardından, 19 Ocak 1933’te Valensiya’da evlendiler.

“Gözlerimizin ışığı.” Rodrigo, Victoria’yı hep böyle tanımlardı. Bu yalnızca şiirsel bir söylem değildi; kelimenin tam anlamıyla gerçekti.

Victoria, evlendikten sonra kendi piyanist kariyerini büyük ölçüde kenara bıraktı. Bunun yerine Rodrigo’nun tüm eserlerini Braille’den notaya geçirmeye, mektuplarını yazmaya, iş görüşmelerini yürütmeye, konserlerini organize etmeye başladı. Rodrigo’nun zihninde şekillenen melodiyi önce Braille’e döküyor, sonra Victoria bunu nota kâğıdına aktarıyordu. Kimi zaman sözleri de Victoria yazıyordu: Baleler için librettolar, bazı şarkıların metinleri. İkisi, müzikal bir çift olduğu kadar bütünleşik bir yaratım makinesiydi.

1936’da İspanya İç Savaşı patlak verdi. O sırada Almanya’nın Baden-Baden şehrinde bulunan çift, savaşın sona ermesini bekleyerek üç yıl boyunca önce Almanya’da, Freiburg’daki körler okulu yakınlarında, sonra Fransa’da sürgün hayatı yaşadı. Bu yıllar maddi açıdan son derece zordu; Rodrigo’nun bursunun yenilenmemesi geçimlerini güçleştirmişti. Hayatlarını, hem oda arkadaşı hem de müzisyen arkadaşı olarak birlikte sürdürdüler. Victoria’nın güçlü kişiliği olmasa, bu yılların üstesinden gelmek çok daha zor olacaktı.

Kayıp: Karanlığın içinde bir ışığın sönüşü

1938 yılı, çiftin hayatına silinmez bir acı bıraktı. Victoria hamile kalmıştı ve ikisi de büyük bir heyecanla bebeklerini bekliyordu. Ne var ki hamilelik komplikasyonlarla ilerlemiş, bebek ölü doğmuştu. Kaynaklar, bebeğin erkek olduğunu belirtir. Victoria ise ölüm tehlikesi atlatmış ve aylarca hastanede kalmıştır. Bu kayıp Rodrigo’yu derinden sarstı. Karanlık dünyasında ona en yakın ışık olan eşini de kaybetme korkusu, tarif edilemez bir ağırlığa dönüşmüştü.

Ama Rodrigo bu acıyı yüreğinin derinlerine gömdü; kimseyle paylaşmadı, kimseye söylemedi. Yıllarca sırrını sakladı. Eser dünyaca tanınıp üzerinden onlarca yıl geçtikten sonra, Victoria anılarında ikinci bölümün o doğduğu gün yazıldığını itiraf etti. Rodrigo ise bunu dolaylı biçimde kabul etti. Müzik, dillendirilemeyen şeyin dili olmuştu.

Aranjuez Sarayı’nın bahçelerindeki hüzün

Aranjuez, Madrid’in güneyinde, Tajo Nehri kıyısında kurulmuş küçük bir kasabaydı. İspanyol kraliyet ailesinin ilkbahar sarayına ev sahipliği yapan bu kasaba, muhteşem bahçeleri ve çeşmeleriyle ünlüydü. Rodrigo ve Victoria, evliliklerinin ilk yıllarında bu bahçelerde uzun yürüyüşler yapmışlardı. Victoria, kocasına bahçelerin her köşesini anlatmıştı: Buxus çitlerinin geometrik düzenini, çınar ağaçlarının gölgesini, mermer çeşmelerden süzülen suyun melodisini, güllerin kokusunu ve kuşların şarkısını.

Rodrigo, bu anıları zihninde bir hazine gibi saklamıştı. 1939 ilkbaharında Paris’te, bebekleri ve neredeyse eşini kaybetmenin acısıyla, Aranjuez’in o mutlu günlerine sığınarak bestelemeye başladı. Eser bir gitar konçertosu olacaktı; bu, o dönem için son derece alışılmadık bir tercihti. Gitar, orkestra dünyasında “ciddi” bir enstrüman olarak kabul görmüyordu. Salon müziğinin, flamenko tavernalarının, sokak köşelerinin enstrümanıydı. Onu bir senfoni orkestrasının karşısına çıkarmak, müzik dünyasının geleneklerine meydan okumak demekti.

Peki neden gitar?

Rodrigo’nun gitarı hiç çalmamış olması bu soruyu daha da ilginç kılıyor. Onu bu seçime yönelten, yakın dostu gitarist Regino Sainz de la Maza’nın ısrarlı ricasıydı. Sainz de la Maza, gitarın orkestra müziğine taşınması gerektiğine inanıyordu ve bu görevi üstlenecek bestecinin Rodrigo olduğunu düşünüyordu. Rodrigo bu fikri benimsedi; çünkü İspanya’nın ruhunu en iyi temsil eden enstrümanın gitar olduğuna dair derin bir inanç taşıyordu. Piyano Almanya’nındı, keman İtalya’nındı ama gitar — altı telli, narin, hem neşeli hem hüzünlü — İspanya’nın ta kendisiydi.

Konçertoyu yazarken Rodrigo, gitarın sınırlı ses hacmini bir dezavantaj olarak görmedi; aksine onu orkestranın görkemli dokusuyla kontrast oluşturan bir avantaja dönüştürdü. Çözümü zarif ve etkiliydi: gitarı hiçbir zaman tam orkestranın karşısına çıkarmadı; her zaman daha küçük ve daha sessiz enstrüman gruplarıyla diyalog hâlinde tuttu. Gitarın fısıltısı, orkestranın büyüklüğü karşısında daha da anlamlı, daha da insani hale geldi.

Adagio: Müzik tarihinin en güzel ağıtı

Konçertonun üç bölümü vardı, ancak dünyayı büyüleyecek olan ikinci bölüm — Adagio — olacaktı. İngiliz kornosu ile açılan tema, gitarın tek başına sürdürdüğü melankolik bir monologa dönüşüyordu. Sanki biri, boş bir odada, kimsenin duymayacağını sanarak en derin sırrını fısıldıyordu.

Birinci bölüm Allegro con spirito, neşeli ve enerjik bir Endülüs dansıyla açılıyordu. Burada Rodrigo, İspanya’nın güneşli yüzünü, flamenko ritimlerini ve halk şenliklerinin coşkusunu yansıtmıştı. Üçüncü bölüm Allegro gentile, zarif bir saray dansı havasındaydı — sanki Aranjuez Sarayı’nın balo salonunda, mumların ışığında çiftler dans ediyordu. Ancak bu iki bölüm, ortadaki Adagio’nun yanında gölgede kalıyordu. Adagio, eserin kalbi, ruhu ve varlık sebebiydi.

Rodrigo’nun bu bölümü kaybettikleri erkek bebek için yazdığı, yıllar sonra — hem onun hem Victoria’nın çeşitli vesilelerle yaptığı açıklamalarla — anlaşıldı. Adagio bir babanın ağıtıydı; ama öyle bir ağıt ki, onu dinleyen herkes kendi kaybını, kendi acısını, kendi özlemini duyabiliyordu. Melodi İspanyol halk müziğinden besleniyordu ama evrensel bir dil konuşmaktaydı. Bir Japon dinleyici de, bir Brezilyalı da, bir Norveçli de aynı yürek sızısını hissedebiliyordu.

Prömiyerin gecesi: Barcelona, 1940

İspanya İç Savaşı’nın yıkımının izleri henüz taze olan 1940 yılının 9 Kasım’ında, Barcelona’daki Palau de la Música Catalana’da perdeler açıldı. Çiftin o geceyi anlattıkları bilinmektedir: Rodrigo ve Sainz de la Maza, prömiyerden bir gece önce gece treniyle birlikte Barcelona’ya gitmişlerdi. Sainz de la Maza yolculuk boyunca endişeyle aynı soruyu sordu durdu: “Ya yarın konser sırasında gitarı duyamazsak?” Her ikisi de o gece uyuyamadı.

Sahne, dönemin en büyük gitar virtüözlerinden Regino Sainz de la Maza’ya aitti. Orquesta Filarmónica de Barcelona’yı şef César Mendoza Lasalle yönetiyordu. Salon tıklım tıklım doluydu; kimse o gece müzik tarihinin yeniden yazılacağından habersizdi.

Konçertonun ilk notaları çalındığında salonda bir kıpırdanma oldu. Gitar, orkestranın karşısında bu kadar etkili olabilir miydi? İlk bölümün neşeli ritimleri salonun havasını ısıttı, dinleyicilerin ayakları kendiliğinden tempo tutmaya başladı. Ancak asıl mucize ikinci bölümde gerçekleşti. İngiliz kornosunun o ilk notaları salonun havasını bir anda değiştirdi. Neşe yerini melankoliye bıraktı, gülümsemeler dondu. Gitarın tek başına söylediği o uzun, acılı melodi salona yayılırken birçok dinleyicinin gözlerinden yaşlar süzüldü.

Konser sonrası salon ayağa kalktı, alkışlar dakikalarca sürdü. Eleştirmenler hayret içindeydi: Bir gitar konçertosu, senfoni dünyasının en prestijli eserleriyle bu kadar zahmetsizce nasıl boy ölçüşebilmişti? Ertesi gün gazeteler Rodrigo’nun adını manşetlerine taşıdı. Kör besteci, tek bir eserle İspanya’nın müzik tarihini değiştirmişti.

Bir konçertonun dünya yolculuğu

Aranjuez Konçertosu’nun ünü İspanya sınırlarını hızla aştı. İkinci Dünya Savaşı’nın karanlık yıllarında bile eser, Avrupa’nın konser salonlarında çalınmaya devam etti. 1948’de yapılan ilk plak kaydı eseri kayıt dünyasına taşıdı. Narciso Yepes’in 1950’de Paris’teki yorumu ise Rodrigo’ya gerçek anlamda uluslararası şöhreti kazandırdı.

Dünyanın dört bir yanındaki gitaristler bu eseri repertuvarlarına almak için yarışmaktaydı. Andrés Segovia, Narciso Yepes, John Williams, Paco de Lucía gibi devler Aranjuez’i kendi yorumlarıyla dünyaya taşıdılar. Rodrigo’nun Paco de Lucía’nın 1991 yorumu hakkındaki sözleri kayıtlara geçmişti: “Şimdiye kadar duyduğum en parlak yorum.” Bu, flamenko devi bir klasik eseri yorumlarken, klasiğin yaratıcısından bu kadar güçlü bir onay alması bakımından son derece dikkat çekiciydi.

Eserin en beklenmedik yolculuğu, caz dünyasına oldu. 1959’da efsanevi trompetçi Miles Davis, düzenleyici Gil Evans ile birlikte Sketches of Spain albümünü kaydetti. Bu albümde Adagio teması, caz armonileriyle yeniden yorumlandı. Davis’in trompeti, gitarın yerini aldı ve melodiye bambaşka bir boyut kattı. Albüm hem caz hem de klasik müzik dünyasında büyük yankı uyandırdı. Rodrigo’nun melodisi artık yalnızca gitar dünyasının değil, tüm müzik dünyasının ortak mirasıydı. Victoria ise anılarında Miles Davis’in yorumundan hiç memnun kalmadığını belirtmişti — bir bestecinin eşinin haklı kıskançlığı bu.

İki ömür, tek müzik

Prömiyerin ardından Rodrigo Madrid’e yerleşti, eser üretmeyi sürdürdü. 1941’de kızları Cecilia dünyaya geldi. Bu sefer mutluluk tamamdı. Rodrigo, Complutense Üniversitesi’nde onlarca yıl boyunca Müzik Tarihi profesörlüğü yaptı; radyo programları hazırladı, gazete eleştirileri yazdı, körler örgütü ONCE için çalıştı. Hayatı üretkenlik ve düzenin içinde aktı.

Yıllar geçtikçe eserler birikti: Harp için Concierto Serenata, flüt için Concierto Pastoral, gitar için Fantasia para un Gentilhombre bunların başında geliyordu. Ancak hiçbiri Aranjuez’in gölgesinden çıkamadı. Bu durum Rodrigo’yu zaman zaman hüzünlendiriyordu. Diğer eserlerinin de aynı dikkatle dinlenmesini isterdi. Ama aynı zamanda gurur da duyuyordu; eseri milyonlarca insanın kalbine dokunmuştu.

Victoria’nın varlığı bu yıllarda da değişmedi. Yaşlandıkça ikisi birbirine daha da bağlandı. Rodrigo’nun besteleri Victoria olmaksızın var olamazdı; Victoria’nın hayatı ise Rodrigo’nun müziği olmaksızın anlamsız kalırdı. Çiftlerin otuz yılı, elli yılı, altmış yılı doldurduğu nadir görülen bu tür birlikteliklerde olduğu gibi, ikisi birbirinin parçası haline geldi. Rodrigo bir söyleşide şöyle demişti: ”Victoria eşim, gözlerim, ellerim ve sesimdir. O olmasa ne bir nota yazabilirdim, ne de bir konser salonuna girebilirdim.”

1991’de İspanya Kralı Juan Carlos, Rodrigo’ya “Marqués de los Jardines de Aranjuez” — Aranjuez Bahçelerinin Markisi — unvanını verdi. Bu bir besteciye verilebilecek en büyük onurlardan biriydi ve son derece anlamlı bir seçimdi: Adam, bizzat göremediği bir yerin markisi olmuştu. Aranjuez’in bahçelerini hiçbir zaman kendi gözleriyle görememiş olan Rodrigo, o bahçeleri dünyanın gözleriyle görmesini sağlamıştı.

1997’de Victoria, 92 yaşında hayatını kaybetti. Rodrigo’nun son iki yılı, hayatının ilk kez gerçekten karanlık geçtiği dönem oldu. Artık Victoria’nın sesi yoktu. Artık o merak dolu, beş dil bilen, Bosphorus kıyısından Paris’e, Paris’ten Madrid’e uzanan o olağanüstü kadın yoktu. 6 Temmuz 1999’da, 97 yaşında, Rodrigo da gözlerini yumdu. İkisi de Aranjuez’de, yan yana defnedildi; gitarlarının en yüksek sesle çaldığı şehirde, birbirlerine en yakın oldukları yerde.

Rodrigo’nun sessiz zaferine tanıklık eden dünya

Aranjuez Konçertosu, Rodrigo’yu bir gecede ünlü yapmıştı, ancak besteci bundan sonra da durmamıştı. Fantasia para un Gentilhombre, Concierto Pastoral ve daha pek çok eser bestelemiş, ancak hiçbiri Aranjuez’in gölgesinden çıkamamıştı. Bu durum Rodrigo’yu rahatsız etmiş miydi? Victoria’nın aktardığına göre, Rodrigo bu konuda hem gururlu hem de hüzünlüydü. Gururluydu çünkü eseri milyonlarca insanın kalbine dokunmuştu; hüzünlüydü çünkü diğer eserlerinin de aynı dikkatle dinlenmesini isterdi.

Belki de Rodrigo’nun körlüğü, paradoks gibi görünse de, onun en büyük armağanıydı. Görebilenler dünyayı olduğu gibi kabul eder; göremeyenler ise onu yeniden yaratmak zorunda kalır. Rodrigo, Aranjuez’i yeniden yaratmıştı; ama bu kez taştan ve topraktan değil, notalardan ve sessizliklerden. Onun Aranjuez’i, gerçek Aranjuez’den daha güzel, daha kalıcı, daha evrenseldi. Çünkü gerçek Aranjuez zamanla yıpranabilir, ağaçları kuruyabilir, çeşmeleri susabilir. Ama Rodrigo’nun Aranjuez’i, her çalındığında yeniden çiçek açmaktaydı.

Bugün dünyanın herhangi bir yerinde, bir konser salonunda ya da bir sokak köşesinde, bir gitarist Adagio’nun ilk notalarını çaldığında, Rodrigo’nun ruhu o bahçelerde yeniden dolaşmaya başlar. Victoria’nın sesi kulaklarında, kaybettiği bebeğin hayali kalbinde, İspanya’nın güneşi yüzünde… Kör besteci görür, sağır dünya duyar ve Aranjuez’in gözyaşları bir kez daha akmaya başlar.

Add a comment

Yorum Yap

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

İlk Siz Haberdar Olun!

Abone ol butonuna basarak, Gizlilik Politikası ve Kullanım Koşulları'nı okuduğunuzu ve kabul ettiğinizi onaylıyorsunuz.