CENGİZ HAN STUTTGART
Ferda.
Yarın.
Gelecek.
Bu üç kelime, sadece zamanın bir parçası değil, bir liderin ruhunda yankılanan bir vaadin adıdır. Mustafa Kemal Atatürk’ün en sevdiği şiirin başlığı olan ‘Ferda’, aslında onun tüm yaşamının ve mücadelesinin de özetidir. Çünkü o, daima yarını görebilen, bugünün karanlığında bile gelecek günlerin ışığını sezebilen nadir insanlardandı.
Tarih, büyük liderlerin kılıçları, nutukları ve kararlarıyla yazıldığını söyler. Ama nadiren bahseder o liderlerin zihinlerini şekillendiren kitaplardan, yüreklerini ısıtan şiirlerden, ruhlarını besleyen kelimelerden. Atatürk gibi bir dehayı anlamak için, onun kütüphanesine değil, belki de ezberindeki dizelere bakmak gerekir. Çünkü ezberlenen bir şiir, yalnızca hafızada değil, karakterde de yer eder.

Karanlıkta ışık arayan adam
İstanbul’un Aşiyan semtinde, boğaza nazır bir ev vardı. Sahibi, kaleminin ucundan aydınlık damlatan bir şairdi: Tevfik Fikret. 1918 yılının bir Ağustos günü, genç bir subay bu eve çıkar. Manej hocası Emin Bey’e dönerek şöyle der: ‘Ben inkılap ruhunu ondan aldım. Ziyaret edeceğim yerlerin başında elbette ki Aşiyan gelir.’ O genç subay, daha sonra Türkiye Cumhuriyeti’ni kuracak olan Mustafa Kemal’dir. Ve o, üç yıl önce kaybettiği bir şairin huzurunda, saygıyla eğilmektedir.
Tevfik Fikret, Atatürk’ün düşünce dünyasında öyle merkezi bir yer tutar ki, onu anlamadan Atatürk’ü anlamak eksik kalır. Bu sadece bir edebiyat merakı değildi. Genç Mustafa Kemal, Harbiye sıralarında Fikret’in dizelerini ezberlerken, aslında bir devrimin dilini öğreniyordu. ‘Sis’ şiirindeki İstanbul, sadece şehir değil, baskı ve cehaletin simgesiydi. ‘Rücu’daki geri dönüş korkusu, sadece bir kaygı değil, bir uyanış çağrısıydı. Ve ‘Ferda’daki yarınlar vaadi, sadece bir ümit değil, somut bir eylem programıydı.
Çankaya’daki bir akşam yemeğinde, sofra sohbeti edebiyata döner. Misafirlerden biri, belki de Atatürk’ü denemek için, Fikret’in büyük şair olmadığını söyler. O ana kadar sakince dinleyen Atatürk’ün kaşları çatılır. Sesi yükselir, ama öfkeden değil, derin bir hayal kırıklığından: ‘Efendim, anlamadım, ne dediniz? Fikret büyük bir şair değil miydi?’ Sonra sessizlik. Ağır bir sessizlik. Ve ardından gelen sözler, belki de Atatürk’ün Fikret’e olan bağlılığının en çarpıcı ifadesidir: ‘O, karanlıklar içinde bir nur gören ve halkı o nura doğru götürmeye çalışan Fikret bu feryadı koparırken sizler nerelerdeydiniz?’
Bu sözlerde sadece bir savunma değil, bir özdeşleşme vardır. Atatürk, Fikret’i savunurken aslında kendi mücadelesini de savunuyordu. Çünkü her ikisi de aynı şeyi yapmıştı: karanlıkta ışık aramak, halkı uyandırmak, geleceği göstermek.
Bir şiirin Cumhuriyet’e dönüşmesi
Vapur. Boğaz’ın maviliğinde salınıyor. Güvertede Atatürk, çevresini saran gençlerle sohbet ediyor. Konular birbirini kovalıyor: tarih, siyaset, edebiyat. Birden Atatürk’ün yüzü aydınlanır. ‘Onu biz mektep sıralarında okurduk’ der. ‘Ondaki heybet, ondaki vakur âhenk hiçbir şairimizde yok.’ Gençler merakla dinliyor. Atatürk, Fikret’ten bahsediyor.
Aralarından biri atılır: ‘Ben Ferda’sını söyleyebilirim Atam.’ Atatürk’ün gözlerinde tatlı bir parıltı. Dudaklarında hafif bir gülümseme. ‘Ferda’yı mı? Ah delikanlı, benim en sevdiğim şiirdir o. Onu sana söyletmeyeceğim, kendim söyleyeceğim.’ Ve başlar anlatmaya. Gür sesi, boğazın üzerinde yankılanır:
‘Yarınlar senin; senin bu devrim, bu yenilik… Her şey senin değil mi zaten? Sen, ey gençlik, ey umudun güzel yüzü… Titreyen kucağı açık, bekliyor… Koş! …Alnında yeni bir yıldız, hayır, bir güneş, doğ ufuklara, önünde şu acılarla dolu geçmiş sönsün sonsuza kadar…’
Bu dizeler, Atatürk için sadece bir şiir değildi. Ferda, onun kendi manifestosuydu. 1908 yılında Fikret’in kaleme aldığı bu şiir, adeta 1927’de Atatürk’ün gençliğe hitabesinin ilk taslağı gibiydi. ‘Ey Türk gençliği, birinci vazifen…’ diyen Atatürk, aslında Fikret’in ‘Ferda senin’ diyen sesine yanıt veriyordu. İki jenerasyon arasındaki bu diyalog, Türk modernleşmesinin devamlılığının da kanıtıydı.
Fikret’in Ferda’sında gençlere verdiği mesaj açıktı: Geçmiş geçmişte kalsın, yarın sizindir, ileri gidin, durmayın, çalışın. Atatürk de tüm inkılaplarında aynı ruhu taşıyordu. Osmanlı’nın çöküşünün enkazı üzerinde yeni bir ülke kurulurken, rehber olan işte bu ruhtu. Tevfik Fikret fiziken yoktu artık, ama eserleri Atatürk’ün zihninde ve yüreğinde yaşamaya devam ediyordu.
İlginç bir ayrıntı: Fikret’in meşhur dizesi ‘Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür bir şairim’ Atatürk tarafından öyle benimsenmiştir ki, 1925’te öğretmenlere hitabında sadece iki kelimenin yerini değiştirerek kendi vizyonunu ifade etmiştir: ‘Cumhuriyet sizden fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister.’ Bugün birçok kişi bu sözlerin tamamen Atatürk’e ait olduğunu sanır. Oysa bu, Fikret’in Atatürk’e verdiği mirasın en güzel örneğidir. Bir şairin dizesi, bir liderin manifestosuna dönüşmüştür.
Tarih ve estetik arasında: Yahya Kemal ile dostluk
Çankaya’nın sessiz akşamları vardı. Atatürk ve Yahya Kemal, kadehler eşliğinde tarihin derinliklerinde yolculuk ederlerdi. İki Rumeli evladı, kayıp toprakların hasretiyle, eski İstanbul’un güzelliğiyle, Türk tarihinin ihtişamıyla dolu sohbetler yaparlardı. Yahya Kemal’in sesi, aruz vezniyle örülü dizelerini okurken müziğe dönüşürdü. Atatürk dinlerdi. Sadece dinlemekle kalmaz, içerdi o dizeleri. Çünkü Yahya Kemal’in şiirlerinde bir şey vardı: tarih şuuru.
Atatürk’ün şiir zevki Fikret’le siyasi ve toplumsal boyutta şekillenmiş, ama Yahya Kemal’le estetik ve tarihsel derinlik kazanmıştı. Yahya Kemal, sadece bir şair değildi; o, Türk tarihinin destanını yazan bir ozandı. ‘Mohaç Türküsü’nde şehit düşen yüz atlı, sadece bir tarihî olay değildi; Türk milletinin fedakarlık ruhunun sembolüydü. ‘Süleymaniye’de Bayram Sabahı’ sadece bir manzara değildi; Türk medeniyetinin ihtişamının bir portresi idi.
İki adam arasındaki ilişkide ilginç bir dinamik vardı. Atatürk, dil devriminin savunucusu, hece vezninin destekçisiydi. Yahya Kemal ise aruzun üstadıydı, Osmanlı kültürünün devamcısıydı. Bir gün Atatürk, samimi bir merakla sordu: ‘Şair, güzel, çok güzel şiirler yazıyorsun. Ama niçin aruzla yazıyorsun, kendi milli veznimizle, hece vezniyle yazmıyorsun?’ Yahya Kemal’in cevabı, sanatçı kimliğinin özgüvenini yansıtıyordu. Atatürk dinledi, anladı ve saygı gösterdi. Çünkü büyüklük, farklılıkları yok etmekte değil, onlara rağmen birlikte var olabilmekteydi.
Yahya Kemal’in ‘Sessiz Gemi’ şiiri, Atatürk’ün duygusal tarafına dokunuyordu. ‘Artık demir almak günü gelmişse zamandan, meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan’ dizeleri, ölümü ve ayrılığı öyle zarif bir dille anlatıyordu ki, Atatürk bu şiiri dinlerken hep dalgın olurdu. Belki de kendi ölümlülüğünü düşünürdü. Belki de kurduğu Cumhuriyet’in, kendisinden sonra nasıl yol alacağını…
‘Mohaç Türküsü’nde ise başka bir Atatürk vardı. Askerin Atatürk’ü. ‘Bizdik o hücumun bütün aşkıyla kanatlı; Bizdik o sabah ilk atılan safta yüz atlı’ dizeleri okunduğunda, Atatürk’ün gözlerinde bir parıltı belirir, sesi biraz daha tok çıkardı. Çünkü o dizeler, Çanakkale’yi, Sakarya’yı, Dumlupınar’ı hatırlatırdı. Tarih tekerrür etmiyordu belki, ama Türk’ün kahramanlık ruhu asırlardır aynıydı.
Gençliğin ilk aşkları: Namık Kemal ve diğerleri
Her büyük adamın bir başlangıcı vardır. Atatürk’ün edebiyat dünyasına ilk adımı, yasak meyvelerin tadına bakmakla olmuştu. Manastır İdadisi’nde, genç Mustafa Kemal’in arkadaşı Ömer Naci, bir gün ona gizlice Namık Kemal’in şiirlerini getirdi. O dönemde Namık Kemal’i okumak yasaktı. Çünkü onun şiirleri, hürriyet ve vatan aşkıyla doluydu. Ve özgürlük, despotların en çok korktuğu şeydi.
Genç Mustafa Kemal, o yasaklı sayfaları okurken ne hissetmişti? Belki heyecan, belki öfke, belki de ilk kez ‘biz’ diyebilmenin gururunu. Namık Kemal, sadece şiir yazmıyordu; o, bir milletin uyanışını çağırıyordu. ‘Hürriyet Kasidesi’ndeki her dize, genç Mustafa Kemal’in zihninde bir tohum ekiyordu. Yıllar sonra Atatürk, arkadaşlarına Namık Kemal’i anlatırken ‘Türk milletinin yüzyıllardan beri beklediği ses’ diyecekti. Bu sadece bir övgü değildi; bir teslimiyetti.
Mehmet Emin Yurdakul’un ‘Ben bir Türk’üm, dinim cinsim uludur’ dizesi, başka bir kapı açmıştı genç Mustafa Kemal’e. Bu dize, kimlik sorusuna net bir yanıttı. Osmanlıcılık mı, İslamcılık mı, Türkçülük mü? Genç subay için cevap netleşiyordu: Türklük. Yurdakul’un halk diliyle yazdığı şiirler, gelecekte kurulacak Cumhuriyet’in dilinin de habercisiydi.
Abdülhak Hamit’in metafizik derinliği, aşk ve ölüm temalı şiirleri ise Atatürk’ün ruhunun başka bir katmanına dokunuyordu. Çünkü Atatürk, sadece bir savaşçı değildi; o aynı zamanda düşünen, sorgulayan, hayatın anlamını arayan bir insandı. Hamit’in ‘Makber’i, ölümün ve kayıpların acısını öylesine güçlü anlatıyordu ki, belki de Atatürk bu şiiri okurken kendi ölümlülüğünü, kurduğu eserin kalıcılığını düşünüyordu.
Kelimelerden Cumhuriyet’e
1923 yılı. Ankara, genç Cumhuriyet’in başkenti. Atatürk, Çankaya’da oturuyor, düşünüyor. Elinde bir kitap var belki. Ya da belki de hiçbir şey yok elinde. Çünkü o artık kitapları ezberinden okuyor. Tevfik Fikret’in Ferda’sı, Yahya Kemal’in Mohaç Türküsü, Namık Kemal’in Hürriyet Kasidesi… Hepsi orada, zihninde, yüreğinde.
Ama artık onlar sadece şiir değil. Onlar eylem olmuş, kanun olmuş, devrim olmuş. Fikret’in ‘Yarınlar senin’ dediği gençlik, şimdi okullarda bilimle donatılıyor. Yahya Kemal’in şiirlerinde aradığı tarih şuuru, şimdi müfredata giriyor. Namık Kemal’in haykırdığı hürriyet, şimdi Anayasa’nın maddelerinde yerini alıyor.
İşte şiirin gücü buydu. O sadece güzel kelimeler dizisi değildi. O, bir milletin ruhunu değiştiren, bir liderin vizyonunu şekillendiren, bir ülkenin kaderini belirleyen güçtü. Atatürk bunu anlamıştı. Gençlik yıllarında okuduğu her dize, onu olacağı adama biraz daha yaklaştırmıştı.
Tevfik Fikret, 1915’te öldüğünde, Türkiye henüz yoktu. Cumhuriyet henüz kurulmamıştı. Ama Fikret’in şiirleri yaşıyordu. Mustafa Kemal’in zihninde, ruhunda yaşıyordu. Ve 1923’te, Fikret’in hayalini kurduğu Türkiye, Mustafa Kemal’in elleriyle gerçek oldu. İki adam hiç tanışmamıştı. Ama biri diğerinin hayalini gerçekleştirmişti.
Atatürk’ün 1918’de Aşiyan’a çıktığı gün, Fikret’in evinin defterine yazdığı not, bir tesadüf değildi: ‘Anma ziyaretinde bulunmakla övünerek, Fikret dostları.’ O, Fikret’i anıyordu. Ama aynı zamanda ona söz veriyordu. ‘Senin gördüğün yarınları, ben gerçekleştireceğim’ diyordu.
Ve gerçekleştirdi. Fikret’in ‘Ferda’sındaki gençlik, Atatürk’ün ‘Gençliğe Hitabe’sinde yeniden doğdu. Fikret’in ‘Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür’ dizesi, Atatürk’ün eğitim felsefesinin temeli oldu. Yahya Kemal’in tarih şuuru, Türk Tarih Kurumu’nda somutlaştı. Namık Kemal’in vatan sevgisi, Kurtuluş Savaşı’nın ruhunu oluşturdu.
Bir liderin bırakabileceği en büyük miras ne olabilir? Binalar mı? Anıtlar mı? Kanunlar mı? Belki. Ama Atatürk’ün bıraktığı en büyük miras şuydu: Kelimelerden bir ülke inşa etmek mümkündü. Şiirlerden devrim çıkartmak mümkündü. Hayallerden gerçeklik yaratmak mümkündü.
1938, Kasım. Atatürk’ün son günleri. Belki o günlerde de Ferda’yı düşündü. Belki Yahya Kemal’in ‘Sessiz Gemi’sini hatırladı. ‘Artık demir almak günü gelmişse zamandan…’ Evet, onun gemisi de demir alıyordu. Ama arkasında bıraktığı, sadece bir ülke değildi. Bir düşünce sistemi, bir vizyon, bir ruhtu. Ve o ruh, şiirlerden beslenmişti.
Atatürk’ün Ferdası, yani yarını, bugündür. Biz, o yarınız. Fikret’in gençliğe çağrısı, Atatürk’ün reformları, bugün bizim omuzlarımızdadır. Ve belki de en güzel hediye şu: Atatürk bize, kelimelerin gücüne inanmayı öğretti. Bir şiirin bir milleti değiştirebileceğini gösterdi. Ferda’nın hâlâ yaşadığını, yarınların hâlâ bizim olduğunu hatırlattı.
Sonuç olarak, Atatürk’ün sevdiği şiirler, onun biyografisinin dipnotları değil, ana metnidir. Her okuduğu dize, onu şekillendirmiş; her ezberlediği mısra, onu dönüştürmüştür. Tevfik Fikret olmasa Atatürk olur muydu? Belki evet, belki hayır. Ama kesin olan şu: Atatürk, Fikret’i okuduğu için daha iyi bir Atatürk oldu. Ve Türkiye, daha iyi bir Türkiye oldu.
Şiir ve siyaset, hayal ve gerçeklik, kelime ve eylem… Atatürk’ün hayatında bunlar birbirinden ayrılmaz. Onun Ferdası, bizim bugünümüzdür. Ve eğer biz de o şiirleri okur, o değerleri benimser, o hayalleri sürdürürsek, o zaman Ferda, yani yarın, sonsuza dek bizim olacaktır.
