CIA’nın asit bidonunda erittirdiği  Afrikalı!

Bu, Lumumba’nın sonunu getirmekteydi. Soğuk Savaş’ın en kritik döneminde, stratejik açıdan hayati bir bölgenin “komünist” olma ihtimali Washington’ı harekete geçirmişti. CIA Direktörü Allen Dulles, Ağustos 1960’ta Lumumba’nın “ortadan kaldırılması” emrini vermişti. Bu emirde Başkan Eisenhower’ın bilgisi olduğu, daha sonra gizliliği kaldırılan belgelerle kanıtlanmıştı.

ENİS BEHİÇ MALMÖ

17 Ocak 1961.

Katanga’nın boğucu sıcağında, elleri arkadan bağlı üç adam, Belçikalı subayların nezaretinde bir uçağa bindirilmişti. İçlerinden biri, gözlükleri kırılmış, yüzü şişmiş, dudakları patlamıştı. Otuz beş yaşındaydı. Adı Patrice Émery Lumumba’ydı. Birkaç saat sonra, sülfürik asit dolu varillerde bedeni eritilecek, geriye kemik parçaları bile kalmayacaktı. Batı, Afrika’nın ilk gerçek demokratik liderini katletmekle kalmamış, cesedini bile yok etmişti. Sanki hiç var olmamışçasına.

Ama yanılmışlardı. Patrice Lumumba ölmedi. Öldürülemezdi. Çünkü o, bir insandan fazlasıydı artık — bir fikrin, bir umudun, bir kıtanın özgürlük çığlığının adı olmuştu.

Sömürge karanlığında doğan bir yıldız

Lumumba, 2 Temmuz 1925’te Belçika Kongosu’nun Onalua köyünde, Tetela kabilesine mensup bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmişti. Doğduğu topraklar, yarım asırdır Belçika Kralı II. Leopold’un özel mülkü sayılmakta, dünyanın en vahşi sömürge rejimlerinden birinin pençesinde kıvranmaktaydı. Kauçuk hasadında yetersiz kalan işçilerin elleri kesilmekte, köyler yakılmakta, milyonlarca insan sistematik bir terörün kurbanı olmaktaydı. Tarihçilerin tahminlerine göre Leopold dönemi boyunca on milyona yakın Kongolu hayatını kaybetmişti.

İşte Lumumba, bu karanlığın içinde büyümüştü. Misyoner okullarında eğitim görmüş, posta idaresinde memur olarak çalışmaya başlamıştı. Sömürge sisteminin kendisine tanıdığı en yüksek statü olan “évolué” — “gelişmiş yerli” — sınıfına dahil edilmişti. Bu statü ona bazı ayrıcalıklar tanımakta, ancak aynı zamanda sistemin ikiyüzlülüğünü her gün yüzüne vurmaktaydı. Bir “évolué” olarak akşam sekizden sonra sokağa çıkabilmekte, bira içebilmekte, Avrupalı mahallelerine girebilmekteydi. Ama ne kadar “gelişmiş” olursa olsun, beyaz bir adamın önünde ayağa kalkmak zorundaydı.

Bu çelişki Lumumba’yı radikalleştirmişti. Okumaya başlamıştı; Afrika’nın bağımsızlık hareketlerini, Gandhi’yi, sömürgecilik karşıtı düşünürleri. 1955’te Belçika Kralı Baudouin Kongo’yu ziyaret ettiğinde, Lumumba ona bir dilekçe sunmuş, siyahlarla beyazlar arasındaki eşitsizliği dile getirmişti. Kral gülümsemiş, dilekçeyi almış ve hiçbir şey yapmamıştı. Lumumba o gün anlamıştı: Özgürlük dilenerek kazanılmazdı.

Bağımsızlık yolunda fırtınalı yükseliş

1958 yılı, Afrika’nın uyanış yılıydı. Gana bağımsızlığını kazanmış, Kwame Nkrumah kıtanın yeni umut yıldızı olmuştu. Accra’da düzenlenen Pan-Afrika Konferansı’na katılan Lumumba, hayatının dönüm noktasını yaşamaktaydı. Orada tanıştığı liderler — Nkrumah, Sekou Touré, Frantz Fanon — onda yeni bir bilinç uyandırmıştı. Kongo’ya döndüğünde artık başka bir adamdı.

Ekim 1958’de Mouvement National Congolais’yi (MNC) kurmuştu. Partisi, Kongo’nun kabile ve etnik bölünmelerini aşmayı hedefleyen tek ulusal hareket olmaktaydı. Lumumba’nın vizyonu açıktı: Birleşik, bağımsız, laik bir Kongo. Ne Belçika’nın kukla devleti, ne kabilelere bölünmüş bir coğrafya. Tek bir ulus, tek bir halk.

Ocak 1959’da Léopoldville’de patlayan ayaklanmalar, Belçika’yı şoka uğratmıştı. Sömürge yönetimi, durumun kontrolden çıktığını görmekte, acil çözüm aramaktaydı. Bir yıl içinde, 30 Haziran 1960’ta Kongo’nun bağımsızlığını ilan edeceklerini duyurdular. Bu, tarihin en hızlı dekolonizasyon süreçlerinden biri olmaktaydı ve Belçika’nın hesabına göre, en kontrollüsü olacaktı.

Mayıs 1960 seçimlerinde MNC birinci parti olmuş, Lumumba başbakanlık koltuğuna oturmuştu. Otuz dört yaşındaydı. Cumhurbaşkanlığına ise yaşlı ve muhafazakâr Joseph Kasavubu getirilmişti. Belçikalılar bu dengeyi kendileri kurmuşlardı. Kasavubu kontrol edilebilir biriydi. Lumumba ise… Lumumba tehlikeliydi.

Tarihi değiştiren altı dakika

30 Haziran 1960. Léopoldville. Bağımsızlık töreni. Protokol belliydi: Kral Baudouin konuşacak, Kasavubu teşekkür edecek, herkes el sıkışacak, bayraklar inip çıkacaktı. Batı’nın Afrika’ya bahşettiği bağımsızlığın gösterişli kutlaması olacaktı her şey.

Kral Baudouin kürsüye çıktığında salonda bir sessizlik hâkim olmuştu. Genç kral, büyük dedesi II. Leopold’u övmeye başlamıştı. Kongo’ya getirilen “medeniyet”ten, Belçika’nın “fedakârlıklarından” söz etmekteydi. Elleri kesilen milyonlarca Kongoludan, kauçuk tarlalarında ölen çocuklardan, tecavüz edilen kadınlardan, yakılan köylerden tek kelime etmemişti. Leopold, sanki bir hayırsevermiş gibi anılmaktaydı.

Kasavubu’nun ılımlı teşekkür konuşmasının ardından, protokolde olmayan bir şey olmuştu. Patrice Lumumba ayağa kalkmış, kürsüye yürümüştü. Belçikalı yetkililer donakalmıştı. Bu planlanmamıştı. Lumumba konuşmaya başladığında, salon nefesini tutmuştu:

“Kongolu erkekler ve kadınlar, bağımsızlık savaşçıları, bugün zaferini kutladığımız bağımsızlık mücadelesinin askerleri, sizlere tüm kalbimle sesleniyorum!”

Ve ardından, kimsenin söylemeye cesaret edemediğini söylemeye başlamıştı:

“Sabahtan akşama, gece gündüz demeden köle gibi çalıştırıldığımız seksen yılı kim unutabilir? Bize ‘sen’ diye hitap edilirken, bir beyaza ‘siz’ dememiz gerektiğini kim unutabilir? Dövülmeyi, hakaretleri, aşağılanmaları kim unutabilir? Bir siyahın, güya insanlık adına kendisine dayatılan yasalara boyun eğmek zorunda kaldığı için topraklarının gasp edildiğini kim unutabilir?”

Kral Baudouin’in yüzü kireç gibi olmuştu. Töreni terk etmek istemiş, danışmanları güçlükle yatıştırmıştı. Salondaki Belçikalı yetkililer öfkeden titriyorlardı. Ama Kongolu delegeler ayaktaydı — alkışlıyorlar, bağırıyorlar, ağlıyorlardı. Tarih, o an yazılmaktaydı.

Lumumba’nın konuşması altı dakika sürmüştü. Altı dakika. Bu altı dakika, Batı’nın Afrika üzerindeki “medenileştirme” yalanını paramparça etmekteydi. Bu altı dakika, bir sömürge halkının liderinin, sömürgeci gücün hükümdarının yüzüne karşı tarihi hesabı sorduğu ilk andı. Ve bu altı dakika, Lumumba’nın ölüm fermanını imzalamaktaydı.

İhanetler çemberi daralmaya başlamıştı

Bağımsızlığın üzerinden bir hafta bile geçmeden Kongo kaosa sürüklenmişti. Belçikalı subayların komutasındaki ordu isyan etmiş, Katanga eyaleti, Kongo’nun bakır ve uranyum zengini bölgesi, Belçika’nın desteğiyle ayrılık ilan etmişti. Katanga’nın başına getirilen Moise Tshombe, Belçikalı madencilik şirketlerinin kuklasından başka bir şey değildi.

Lumumba çaresizce yardım aramaktaydı. Birleşmiş Milletler’e başvurmuş, ancak BM’nin gönderdiği barış gücü olayları seyretmekle yetinmişti. ABD’den yardım istemişti. Eisenhower yönetimi kapıları kapatmıştı. Son çare olarak Sovyetler Birliği’ne yönelmişti. Moskova, nakliye uçakları ve askeri danışmanlar göndermişti.

Bu, Lumumba’nın sonunu getirmekteydi. Soğuk Savaş’ın en kritik döneminde, stratejik açıdan hayati bir bölgenin “komünist” olma ihtimali Washington’ı harekete geçirmişti. CIA Direktörü Allen Dulles, Ağustos 1960’ta Lumumba’nın “ortadan kaldırılması” emrini vermişti. Bu emirde Başkan Eisenhower’ın bilgisi olduğu, daha sonra gizliliği kaldırılan belgelerle kanıtlanmıştı.

Eylül 1960’ta Albay Joseph-Désiré Mobutu, daha sonra otuz yıl boyunca Kongo’yu soyacak diktatör Mobutu Sese Seko, bir darbeyle Lumumba’yı görevden uzaklaştırmıştı. Lumumba önce ev hapsine alınmış, ardından kaçmaya çalışırken yakalanmıştı. Aylarca işkence görmüş, aşağılanmıştı.

Karanlık bir gecede işlenen cinayet

17 Ocak 1961 gecesi, Lumumba ve iki yoldaşı — Maurice Mpolo ve Joseph Okito, Katanga’ya götürülmüştü. Uçuş boyunca dövülmüşler, aşağılanmışlardı. Elisabethville’e indiklerinde, Belçikalı subaylar ve Katangalı askerler onları bekliyordu. O gece, ıssız bir ormanlık alanda, Belçikalı bir infaz mangasının önünde kurşuna dizildiler. Ama bu yeterli görülmemişti. Belçikalı polis komiseri Gerard Soete, daha sonra itiraf ettiği üzere, cesetleri parçalamış ve sülfürik asitte eritmişti. Lumumba’nın dişlerinden birini hatıra olarak sakladığını övünerek anlatmıştı. Bu diş, 2022 yılında Belçika hükümeti tarafından Kongo’ya iade edildi — Lumumba’dan geriye kalan tek fiziksel parça.

Suikastin arkasındaki güçler yıllarca tartışılmıştı. 2001 yılında Belçika parlamentosu bir soruşturma komisyonu kurmuş ve raporunda Belçika hükümetinin “ahlaki sorumluluk” taşıdığını kabul etmişti. ABD’nin rolü ise gizliliği kaldırılan CIA belgelerinde açıkça görülmekteydi. 2002’de Belçika Dışişleri Bakanı Louis Michel, Kongo halkından resmi olarak özür dilemişti.

Bir cesedi yok edebilirsiniz ama bir fikri asla

Lumumba öldüğünde otuz beş yaşındaydı. Başbakanlığı sadece on hafta sürmüştü. Ama bu on hafta, Afrika tarihini sonsuza dek değiştirmişti. Ölümünden sonra efsaneleşmiş, Afrika’nın Che Guevara’sı haline gelmişti.

Moskova’daki Patrice Lumumba Halklar Dostluğu Üniversitesi onun adını taşımaktaydı. Küba’dan Cezayir’e, Gine’den Angola’ya kadar Afrika’nın ve Üçüncü Dünya’nın her köşesinde sokaklara, meydanlara, okullara adı verilmişti. Jean-Paul Sartre onun hakkında yazmış, Aimé Césaire şiirler dökmüştü. Frantz Fanon, Yeryüzünün Lanetlileri’nde onu sömürgecilik karşıtı direnişin sembolü olarak anmıştı.

Mobutu otuz iki yıl boyunca 1971’den sonra Zaire adını alan Kongo’yu,  yönetmiş, ülkeyi sistematik olarak soymuş, halkı sefalete sürüklemişti. Batı’nın sadık müttefiki olarak NATO’dan ve ABD’den milyarlarca dolar destek almıştı. Tshombe sürgünde ölmüş, Kasavubu unutulmuş gitmişti. Belçika ise onlarca yıl suçunu inkâr etmişti.

Bugün Kongo Demokratik Cumhuriyeti, dünyanın en zengin yeraltı kaynaklarına sahip ülkelerinden biriyken, aynı zamanda en yoksul ülkelerden biri olmaya devam etmektedir. Cep telefonlarımızdaki, elektrikli arabalarımızdaki, bilgisayarlarımızdaki kobalt ve koltanın büyük bölümü bu topraklardan çıkmakta, ancak Kongolu çocuklar madenlerde ölmektedir. Lumumba’nın katledilmesiyle başlayan trajedi, farklı biçimlerde sürmeye devam etmektedir.

Ama Lumumba’nın mirası da yaşamaktadır. O gün, 30 Haziran 1960’ta kürsüden haykırdığı kelimeler, bugün de yankılanmaktadır:

“Biz kendi topraklarımızda köle değildik. Biz kendi topraklarımızda tutsak değildik. Biz kendi ülkemizde aşağılanmak için dünyaya gelmedik. Biz özgürlük için doğduk. Biz onur için doğduk. Biz bağımsızlık için doğduk.”

Patrice Lumumba, otuz beş yaşında bir adam değildi sadece. O, sömürgeciliğin, ırkçılığın, emperyalizmin yıkılamaz sandığı duvarların yıkılabileceğini gösteren bir semboldü. Bedenini yok edebildiler ama fikrini, umudunu, çığlığını asla.

Seni unutmadık Patrice. 

Seni asla unutmayacağız.

Add a comment

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

İlk Siz Haberdar Olun!

Abone ol butonuna basarak, Gizlilik Politikası ve Kullanım Koşulları'nı okuduğunuzu ve kabul ettiğinizi onaylıyorsunuz.