Orhan Aras İstanbul
1969 yılının hüzünlü ve durgun bir sonbahar gününde kırk yaşlarındaki kadın, Londra’nın ara sokaklarından birinde sürekli gittiği bir antikacı dükkanına girer. Sağa sola yığılmış rengi soluk ve yılların yorgunluğunu taşıyan eşyalara bakar. Her şey geçmişin ölümlüğüne şahitlik etmektedir. Ürperir. Omuzlarını silkerek ikinci odaya geçer. Tam karşısındaki savaş öncesi yapılmış camlı, parlak cilalı, ahşap kitap vitrinin önünde durur. Kararsızlıkla eski kitapları gözden geçirir. Hemen hemen tümü İkinci Dünya Savaşı’ndan önce yazılmıştır. Kitaplığın tam ortasındaki rengi yeşilden beyaza dönmüş bir kitabı eline alır. Kitap en az otuz yıllıktır ve küf kokmaktadır. İlk sayfayı çevirir. Moskovalı Prof. Sanin, uzak bir Doğu şehrinde, Doğulu öğrencilere ders anlatmaktadır:
“Çocuklar, Avrupa, Kuzey Buz Denizi’nden başlar…”
Kitabın daha ilk cümlelerinde büyülenen kadın, kitabın üç şilinlik ücretini antikacıya ödeyerek evine koşar. Gözü hiçbir şeyi görmemektedir. Dükkâna girmeden önce hissettiği açlık duygusu, yorgunluk ve sonbahar hüznü hepsi geçip gitmiştir. Bütün dikkati eskimiş, pörsümüş, küf kokan bu kitabın üzerindedir. Kadın kitabı okudukça da İngilizceye çevirmeye başlar. İlk elli sayfasını çevirdiğinde hiç bekletmeden onu İngiliz yayınevi Hutcinson’a gönderir. Yayınevinin redaktörleri son dönemler iyi bir eser ellerine geçmediğinden yakınmaktadırlar. Bir kadından gelen elli sayfalık metni hemen okurlar. Gözlerinin önünde bir anda yüksek Kafkas dağları, Hazar Denizi ve sanki masallardaki Kaf dağları gibi binlerce efsaneye konu olmuş bir coğrafya canlanır. O coğrafyada geçen eşsiz bir aşk hikayesi başlarını döndürür. Dillerinde yakıcı bir cümle ile sarhoş olurlar:
Yayınevine ilk elli sayfayı tercüme edip gönderen kadından kitabın devamını isterler. Kadın çok kısa bir zamanda kitabın tamamını çevirerek yayınevine gönderir. Kitap zaman geçirilmeden bütün İngilizce konuşulan ülkelerde yayınlanır ve milyonlarca satar.
Hazine bulunmuştur. “Dünyanın en güzel aşk hikayesi” çok kısa zamanda tam 33 dile çevrilir ve yüz baskı yapar. Kitap elden ele gezer ama yazarı hakkında hiç kimsenin bilgisi yoktur. Herkes bir iddia atar ortaya. İddialar arttıkça kitap da yazarı da efsaneleşmeye başlar. Araştırmalar, tartışmalar ayyuka çıkar. Kitap da yazarı da ölümsüzlük yolundadırlar artık.
Washington Star gazetesi romanı, “Parlak ustalık” olarak tanıtırken, New York Times gazetesinde “Bu kitap bir dâhinin ürünüdür,” diye yazarken, Enterteynmentuikli ise “Duygu dolu küçük ve parlak bir klasik roman” olarak göklere çıkarır.
Londra’da antikacı dükkanına giren ve kitabı satın alan kadın Berlinli bir ressam olan Jenia Graman’dır. Bulduğu ve tercüme ettiği kitap, harika bir Kafkasya aşkını anlatan Ali ve Nino romanıdır. Kitabın üzerinde yazar olarak yazılan isim Kurban Said’dir.
Hiç kimse Kurban Said adında bir yazar tanımamaktadır. Bu yüzden bazı yazarlar, bazı gruplar hatta bazı ülkeler yazara sahip çıkmaya ve o romanın yazarının kendilerinden olduğunu iddia etmeye başlarlar.
1905 yılında Azerbaycan’nın başkenti Bakü’de dünyaya gelen ve 27.08.1942 tarihinde İtalya’nın Positano şehrinde 37 yaşındayken vefat eden ve “Essad Bey” imzasıyla yayınlanmış 17 kitabın, Almanca ve İngilizce yayınlanmış 150’ye yakın makalenin sahibi olan Esad Bey’in ölümünün üzerinden 73 yıl geçmesine rağmen yaşamı ve eserleri üzerindeki tartışmalar hiç hız kaybetmeden sürüp gitmektedir. Batı’da, “Kafkasyalı Prens, eşsiz bir aşk hikayesi yazarı, dahi romancı “gibi sıfatlarla anılan Esad Bey’in eserleri dünyanın çeşitli ülkelerinde yeniden yayınlanmakta ve edebiyatçılarla edebiyatseverlerin gündemini sürekli işgal etmektedir. Onun eserlerindeki eskimeyen konuların, üslubundaki akıcılık ve coşkunun, onu gelecek kuşaklara da taşıyacağından kuşkumuz yoktur.
Esad Bey, yazdığı eserler kadar yaşam öyküsü ve kimliğinin üzerindeki belirsizlikler kadar da ilginç bir kişiliktir. Otuz yedi yıllık bir ömrün bu kadar renkli ve tartışma yaratacak şekilde geçmesi, eserleri ile kendisi arasındaki ilişkiler onu hem sevenlerin hem de sevmeyenlerin gündemini meşgul etmeye devam etmektedir. Onun hayatı hakkında yazan Tom Reiss, Prof. Gerhard Höpp gibi önemli yazarlar ve diğer araştırmacılar onu çeşitli yönleriyle anlatmış ve anlatımlarıyla gerçekler arasındaki çelişkilere dikkat çekmişlerdir.
Esad Bey, nerede ve nasıl dünyaya geldiğini, 30 Ocak 1931 tarihli “Edebiyat Dünyası” gazetesinde yazdığı “Hayat Hikâyem” makalesinde şöyle anlatır:
“Doğduğum yer hakkında bilgi vereyim. Hayatımla ilgili bütün karmaşa işte bu noktada başlamaktadır. Çoğu insan doğduğu mekânı veya evi bilir ve rahatlıkla dile getirir. Sonra da doğdukları yerleri istedikleri an ziyaret etme imkanına sahiptirler. Bense aynı şeyleri yerine getirmem için bir tren vagonunu ziyaret etmem gerekiyor. Çünkü annem, Zürih’ten Rus devrimcileriyle birlikte Bakü’ye dönerken ve Rus tren işçilerinin grev yaparak treni durdukları sırada beni bir tren vagonunda, Asya ile Avrupa arasında bir yerde dünyaya getirmiş. Benim doğduğum gün, Rus Çarı bir fermanla yeni bir Anayasa yürürlüğe sokmuş. Annemle birlikte ben Bakü’ye girerken de şehir bir devrimin acıları içinde yanıyormuş. Beni bir sepette taşıyan uşak az daha babam tarafından benimle birlikte dışarıya atılıyormuş. Benim yaşamım böyle başlamış.”
Esad Bey dünyaya gelişini böyle anlatırken, ölümüne kadar onun yanında bulunan dadısı Alice Schulte, 1943 yılında Esad Bey’in Zürih’teki yayıncısı Raşer’e yazdığı mektupta, Esad Bey’in bir çocukluk hastalığı nedeniyle önce kalp hastası olduğunun sanıldığını yazar:
“20 Ekim 1905 tarihinde Bakü’de, zengin bir petrol sanayicisinin oğlu olarak dünyaya gelmişti. Ailenin tek çocuğuydu. Zeki, coşkulu ve oynamayı seven bir çocuktu. Ama ne yazık ki geçirdiği bir hastalık nedeniyle kalbi hastaydı.”
Alice Schulte aynı satırların devamında parantez içinde kalp hastalığının sonradan gerçek olmadığını da belirtir. Schulte’ye göre, Esad’ın arkadaşlarıyla oynaması yasaklandığından tek eğlencesi gezintiye çıkmaktı ve o gezmeyi de ancak şehrin Asya bölümünde (İç Şehir) gerçekleştirir ve daracık sokaklardan yürür, camileri ziyaret eder, minareleri uzun uzun izler, tarihi hikâyeleri dinler ve kitaplar okuturdu. Gerçekten de o, dadısı Alice Schulte’yi doğrularcasına hemen hemen bütün kitaplarında “O, daracık sokakları, alçak damlı evleri, minareleri, camileri ve sarayları” ve onların hikâyelerini yazmıştır.
O, 1911 yılında daha altı yaşındayken annesini kaybeder. Annesi hakkında hemen hemen hiçbir şey yazmadığı için annesinin niçin öldüğü hakkındaki anlatımlar birbirinden farklıdır. Bazı araştırmacılara göre annesi intihar etmiştir. Schulte de bu konuda hiçbir şey yazmaz. Sadece, “1911 yılında dramatik bir şekilde annesini kaybetti,” diye yazar ve bu nedenle de kendisinin onların evine dadı olarak gittiğini belirtir. Alice Schulte, Bakü’deki evde kendi konumunu sadece dadı olarak nitelemez. Ona göre o hem bakıcı hem terbiye edici hem de Esad Bey’in annesinin temsilcisidir.
Ali ve Nino romanın kaderi aslında yazarı Kurban Said’in kaderi gibidir. Çünkü yazarın hayatı ile romanın serüveni çok yerde kesişmektedir. Romanın kahramanı Ali Han, Batılı okullarda okuyacak ama kendi yurdunu savunurken bir Doğulu gibi ölüme meydan okuyarak ölecektir. Romanın yazarı da Doğu’daki hayatından ve ülkesinden çocukken koparılacak, 36 yaşında İtalya’nın Positano isimli kasabasında yurdunu sayıklayarak hayatını kaybedecektir.
Yazar Kurban Said, yazdığı romanın onun sadece kaderi değil hayatı da olduğunu bir dostuna yazdığı mektupta açıkça belirtecektir:
“Ali ve Nino” kitabını istediğiniz sürede okuyun. Bu kitap benim gerçek hayatımı içeriyor. Belki biraz az, biraz fazla. Hayal ettiğim diğer şeyler de romanda yer aldı. Hepsi bir rüya gibi oldu. (…) Şimdi gözlerimi kapatıp çölün kokusunu alana kadar evimi düşüneceğim. Allah’ım keşke ülkemin ne kadar güzel olduğunu bilselerdi. Dünyadaki her şeyden daha güzel. Ve ben ülkemi bir kere görebilmek için o yılların bütün işkencelerine on kat katlanmaya razıyım. İşte bu yüzden “Ali ve Nino” kitabını seviyorum. Bunu okuyunca vatanım yeniden yaratılıyor. Ve geri kalan her şey aslında önemsizdir. “
Ali ve Nino romanı ile benim de yolum tam kırk yıl önce kesişti. On beş yaşlarındayken bir köy öğretmeninin verdiği romanı evimizin damının üzerinde, elektrik direğinin ışığında sabaha kadar okuduktan sonra hüngür hüngür ağlamıştım. Uzaktaki vatan, yurdunu savunan bir adam ve arkadaşları, onların düşüncelerindeki farklı ideolojilere rağmen ülkeleri için canlarından geçmeleri ve eşsiz bir aşk…
Okuduğum günden itibaren ne romanı ne de yazarını asla unutmadım. Yıllar sonra Almanya’ya öğrenci olarak gittiğimde ilk girdiğim alışveriş merkezindeki kitapçının vitrinde bu kez romanı Almanca olarak gördüğümde yine gözyaşlarıma boğulmuş ve romanı satın alarak arabaya koşmuş orada romanı bir sevgiliyi kucaklar gibi kucaklamıştım. Zaman geldi roman ve yazarı üzerinde araştırmalar yaparken benim gibi yüzlerce insanın aynı duygularla roman ve yazarının peşinde olduklarını gördüm. Frankfurtlu Hans Jürgen Maurer bütün ömrünü roman ve romanın yazarı hakkında bilgiler toplamakla geçirmiş, Hollandalı akademisyen Hans Mulder romanın ve yazarının peşinde koşarken bir hanımla tanışarak evlenmişti.
Romanın varlığından elli yıl sonra haberi olan Azerbaycanlı okuyucular kıyasıya roman ve yazarı hakkında tartışmalar yaparken bile roman yeniden farklı dillere çevrilmekte ve hayranlıkla okunmaktadır.
Yıllar süren araştırmalarım sonucu hem romanı hem de romanın yazarını bütün yönleriyle ele aldığım bu kitabımla okuyucuların karşısına çıkmam aynen on beş yaşımda romanı okuduğum ilk günkü duyguları yaşamama sebep oldu.
