SEBAHATTİN ÇELEBİ FRANKFURT
“Dünya diz çöktüğüm yer kadardır” – belki de modern Türk şiirinde yazılmış en derin, en özlü, en çarpıcı mısralardan biridir bu. Sadece yedi kelime… Ama bu yedi kelimede koca bir dünya görüşü, bir varoluş felsefesi, bir inanç manifestosu saklıdır. Cahit Zarifoğlu’nun bu dizesi, onun tüm poetikasının, tüm hayat anlayışının özeti gibidir adeta. Modern dünyanın sınırsız genişleme hırsına, tüketim çılgınlığına, maddi haz peşinde koşan insanlığa karşı söylenmiş en güçlü itiraz belki de budur.
Bu dize, aslında İslam tasavvufunun “küçük dünya” anlayışının modern bir yorumudur. Dünya, coğrafi bir genişlik değil, manevi bir derinliktir Zarifoğlu için. İnsanın secde ettiği, kulluk bilincine vardığı, Yaratıcısıyla buluştuğu o küçücük alan, aslında tüm kainatı kuşatır. Çünkü o alan, insanın özüne döndüğü, benliğinden sıyrıldığı, “hiç” olduğu yerdir.
47 yıllık kısa ömrüne sığdırdığı devasa mirasıyla Cahit Zarifoğlu, işte bu tevhid bilincinin modern Türk şiirindeki en samimi sesidir. 1940’ta Ankara’da dünyaya gelen ve 1987’de aramızdan ayrılan şair, yaşamı boyunca sürekli bu “diz çökülen yer”in arayışı içinde olmuştur.
Onun şiiri, modern dünyanın gürültüsü içinde kaybolmuş ruhların sığınağıydı adeta. Kelimeleri, çağdaş insanın yalnızlığını, bunalımını, arayışını ve nihayetinde bulduğu huzuru anlatır. Fakat bu anlatış, didaktik bir vaazın soğukluğunda değil, samimi bir dostun fısıltısının sıcaklığındadır. Zarifoğlu’nun dizelerinde kendinizi bulursunuz; çünkü o, herkesin içinde taşıdığı ama dile getiremediği duyguları, en saf halleriyle kelimeye dökmüştür.







Bir çocukluk, bin hüzün
Kahramanmaraş’ta geçen çocukluğu, Zarifoğlu’nun ruh dünyasının temellerini atmıştır. 1946’da ailesiyle birlikte Kahramanmaraş’a taşınan küçük Cahit, burada Anadolu’nun bereketli topraklarında, geleneksel değerlerle modern dünyanın çatışmasına tanık olmuş, bu ikilem onun eserlerinin ana damarlarından birini oluşturmuştur. Babasının 1952’de genç yaşta vefatı – Cahit henüz 12 yaşındayken – ailesinin yaşadığı ekonomik sıkıntılar, onun ruhunda derin izler bırakmış; belki de bu yüzden şiirlerinde hep bir yetimlik duygusu, bir kimsesizlik hali vardır. Ama bu yetimlik, isyana değil, daha derin bir anlam arayışına kapı aralamıştı.
Zarifoğlu’nun çocukluğu, Türkiye’nin en soğuk, en sert kışlarının geçtiği yerlerde geçti. Sivrice’de, karın diz boyu olduğu günlerde, sobanın başında annesinin anlattığı masalları dinlerdi. O masallar, sonradan onun şiirine dönüştü. Annesi Fatma Hanım, çok okuyan, çok ağlayan, çok dua eden bir kadındı. Zarifoğlu’nun “anne” imgesi, onun bütün şiirinde kutsal bir yerde durur.
“Annem çok ağladı / Ben de çok ağladım” der bir dizesinde. O gözyaşı, sadece kişisel bir gözyaşı değildir; Türk annesinin, Müslüman annesinin, insanlık tarihinin gözyaşıdır.
Zarifoğlu’nun İstanbul yollarına düşüşü, kendisi için tabii ki, yeni bir başlangıç olacaktı. İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü’nde aldığı eğitim, üniversite ortamı, onun düşünce dünyasını da şekillendirecekti. Yeni ufuklara açılmasına vesile olacaktı.
Lise yıllarında, İstanbul’a geldiklerinde, ilk kez büyük şehir yalnızlığını tattı. Vefa Lisesi’nde okurken, bir yandan da Diriliş’in ilk nüshalarını elden ele dolaştırıyordu. Sezai Karakoç’la tanışması, hayatının dönüm noktasıdır. Karakoç ona, “Sen şiiri değil, şiir seni yazıyor” demişti bir gün. Zarifoğlu bunu hiç unutmadı. Çünkü gerçekten de öyleydi. O, şiir yazmıyordu; şiir onun içinde doğuyor, onun ellerinden dökülüyordu.
Zarifoğlu üniversitede, sadece dini ilimleri öğrenmez; aynı zamanda Batı felsefesini, modern edebiyatı da tanır. Bu sentez, onun eserlerinde kendine özgü bir derinlik yaratır. Ne körü körüne gelenekçidir, ne de Batı hayranlığına kapılmış bir aydın. O, kendi özünü koruyarak evrensel olanı yakalayabilmiş nadir şairlerdendir.
“Dünya diz çöktüğüm yer kadardır”
Zarifoğlu’nun 1972’de yayımlanan “Yedi Güzel Adam” kitabında yer alan bu şiir, belki de onun tüm düşünce sistemini özetleyen bir manifestodur. Şiirin tamamı şöyledir:
“Dünya diz çöktüğüm yer kadardır
Gerisi toz duman
Gerisi aldatmaca
Bir avuç tuz bile olamaz ölürken avucumda
Dünya diz çöktüğüm yer kadardır
Orda büyür gökyüzü”
Bu şiirde Zarifoğlu, modern insanın tüm genişleme hırsına, dünyayı ele geçirme arzusuna karşı radikal bir duruş sergiler. Dünya, fethedilecek bir coğrafya değil, secde edilecek bir zemindir onun için. İnsanın gerçek mekanı, fiziksel uzamda kapladığı yer değil, manevi derinlikte ulaştığı boyuttur.
“Gerisi toz duman” derken, secde dışında kalan her şeyin geçiciliğine, aldatıcılığına işaret eder. Modern dünyanın tüm gösterişi, teknolojik harikalar, ekonomik sistemler, siyasi güçler – hepsi “toz duman”dır onun gözünde. Çünkü bunların hiçbiri insanı hakikate ulaştırmaz.
“Bir avuç tuz bile olamaz ölürken avucumda” dizesi, ölüm karşısında maddi dünyanın tüm değerlerinin anlamsızlığını vurgular. Tuz, hem değerli bir meta hem de çürümeyi önleyen bir maddedir. Ama ölüm anında bunun bile bir anlamı yoktur. İnsan eli bomboş gider bu dünyadan.
Ve şiirin son dizesi, belki de en çarpıcı olanı: “Orda büyür gökyüzü”. Secde yerinde, o küçücük alanda gökyüzü büyür. Bu nasıl bir paradokstur! Fiziksel olarak en küçük alan, metafizik olarak en büyük genişliğe açılır. İnsan yere kapanınca göğe yükselir.
Bu şiir, Zarifoğlu’nun sadece şairliğini değil, tüm hayat felsefesini de özetler. O, hayatı boyunca bu “diz çökülen yer”in peşinde olmuştur. Mavera dergisini çıkarırken de, evlenip yuva kurarken de, çocuklarına şiir yazarken de, hastalıkla boğuşurken de hep bu merkezi korumaya çalışmıştır.
Yaşamak yazmanın müsveddesiydi
Zarifoğlu için yaşamak ve yazmak birbirinden ayrılmaz iki eylemdi. Hayatı bir müsvedde gibi yaşar, yazdıkları ise bu müsveddenin temize çekilmiş haliydi sanki. “Yaşamak” adlı kitabında şöyle der: “Yazmak için yaşıyorum, yaşadıklarımı yazıyorum.” Bu cümle, onun poetikasının özeti gibidir. Onun için şiir, süslü sözler dizisi değil, yaşanmış hakikatlerin damıtılmış halidir.
1969’da İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü’nden mezun olan Zarifoğlu, aynı yıl TRT Ankara Radyosu’nda prodüktör olarak çalışmaya başlar. Bu dönemde yazdığı ilk şiirleri, dönemin egemen şiir anlayışından farklı bir ses getirir edebiyat dünyasına. Ne İkinci Yeni’nin kapalı imge dünyasına sığar, ne de toplumcu gerçekçiliğin sloganvari diline. O, kendi sesini bulmuş, kendi dilini yaratmıştır. Bu dil, sadeliğin içinde derin anlamlar barındıran, yalınlığın arkasına gizlenmiş felsefi sorgulamaları içeren bir dildir.
1969’da yayımlanan ilk şiir kitabı “İşaret Çocukları”, onun edebiyat dünyasına ilk ciddi girişidir. Ardından 1972’de “Yedi Güzel Adam” gelir ve bu kitap onu geniş kitlelere tanıtır. Modern insanın bunalımını, şehir hayatının yabancılaştırıcı etkisini, aşkın ve inancın bu karmaşa içindeki yerini sorgulayan bu kitaptaki şiirler, edebiyat dünyasından hatırı sayılır anlamda pozitif geri dönüşümler alır.
Berat Hanım ve Naif Bir Sevda
1973’te Seyyide Berat Hanım ile evliliği, görücü usulüyle başlasa da, kısa sürede derin bir ruh birlikteliğine dönüştü. Necip Fazıl Kısakürek’in yakın ilgi gösterdiği bu evlilik, Cahit’in fırtınalı ruhuna bir liman oldu.
Berat Hanım, onun “sır kâtibi”ydi. Cahit’in anlaşılmaz, kapalı şiirlerinin ardındaki yumuşak kalbi en iyi o biliyordu. Ona yazdığı mektuplarda “Burası dünya yahu, burası bu kadar işte!” diyordu. Bu cümle, evliliklerinin de mottosuydu – dünyanın geçiciliğini bilen, asıl saadetin “öte”de olduğuna inanan iki yolcu…
Dört kızları oldu: Betül, Ayşe, Kübra, Arife. “Yavrularım” diye hitap ederdi onlara. Evde halının üzerinde yuvarlanır, kendi uydurduğu masalları anlatırdı. “Çocuklara kıymayın efendiler, bulutlar adam öldürmesin” derdi. Kızlarına yazdığı mektuplar, Türk edebiyatının en güzel baba mektuplarıydı: “Sevgili yavrularım, babanız biraz yoruldu ama sizi çok seviyor…”
Mavera’nın ötesinde
1976 yılında arkadaşlarıyla birlikte çıkarmaya başladığı “Mavera” dergisi, Zarifoğlu’nun hayatında bir dönüm noktasıdır. Belki de bir dergiden daha fazla bir anlama sahipti, bir nevi düşünce platformu misyonunu üstleniyordu bu dergi. Görünen, maddi dünyanın ötesinde, görünenin arkasında olanı arar durur. Bu arayış, mistik bir kaçış değil, hakikate ulaşma çabasıdır.
Mavera çevresinde toplanan genç yazarlar, Türk edebiyatına yeni bir soluk getirirler. Rasim Özdenören, Alaeddin Özdenören, Erdem Bayazıt, Akif İnan gibi isimlerle birlikte oluşturdukları bu hareket, İslami duyarlılığı modern edebiyatın imkanlarıyla buluşturur. Bu buluşma, ne geleneksel dini edebiyatın tekrarı, ne de modernizmin körü körüne taklidiydi. Özgün bir sentez, yeni bir söylemdi.
Aşkın ve acının şairi
Cahit Zarifoğlu’nun şiirlerinde aşk, salt bir beşeri duygu olmanın ötesinde, varoluşsal bir deneyimdir. Onun aşkı, sevgiliye duyulan özlemle başlar, ilahi aşka doğru yükselir. “Menziller” kitabında bu yükseliş en doruk noktasına ulaşır. Beşeri aşktan hareketle ilahi aşka varan bu yolculuk, tasavvuf geleneğinin modern bir yorumu gibidir.
Evliliği ve çocuklarının doğumu, onun şiir dünyasında yeni kapılar açar. Artık sadece kendi iç dünyasının değil, bir babanın, bir eşin de şairidir. “İns” kitabında bu dönüşümün izlerini görmek mümkündür. Zarifoğlu çocuklarına da şiirler yazar. Yazdıkları edebiyatımızın en samimi mısraları olarak kabul görür. Bir babanın evladına duyduğu sevgi, endişe, umut ve korku, tüm çıplaklığıyla dizelerine yansır.
Hayat, Zarifoğlu’na acıyı da tattıracaktır. Henüz kırklı yaşlarının başındayken yakalandığı kanser, hayata ve ölüme bakışını derinleştirir. Hastalığı süresince yazdığı “Korku ve Yakarış” kitabı, bir insanın ölümle yüzleşmesinin en içten belgesidir. Bu kitaptaki şiirler, korkunun ve teslimiyetin, isyanın ve kabullenişin iç içe geçtiği, insani zaafların ve ilahi hikmetin sorgulandığı metinlerdir.
Zarifoğlu sadece bir şair değil, aynı zamanda güçlü bir düzyazı ustasıdır. Romanları, öyküleri ve günlükleri, onun düşünce dünyasının farklı vechelerini gösterir. “Savaş Ritimleri” adlı öykü kitabı, modern hayatın insanı kuşatan çelişkilerini, iç çatışmalarını anlatır. Bu öyküler, realizmin sınırlarını zorlayan, sembolik anlatımın gücünden yararlanan metinlerdir.
Günlükleri ise belki de en samimi metinleridir. “Yaşamak” ve “Bir Değirmendir Bu Dünya” adlı günlük kitapları, bir aydının, bir şairin, bir inananın iç hesaplaşmalarının, sorgulamalarının, tereddütlerinin ve keşiflerinin belgeleridir. Bu günlükler, sadece Zarifoğlu’nu değil, dönemini de anlamamız açısından önemli kaynaklardır.
Modern zamanların yalnız yolcusu
Cahit Zarifoğlu’nun eserlerinde modern zamanların yalnızlığı, belki de en çarpıcı temalardan biridir. Şehirleşmenin, teknolojinin, tüketim toplumunun insanı nasıl yalnızlaştırdığını, yabancılaştırdığını anlatır. Ama bu anlatım, bir sosyoloğun soğuk tespitlerinden çok farklıdır. O, bu yalnızlığı yaşayan, içinde hisseden bir insanın feryadıdır.
“Şehirler ve insanlar birbirlerini tüketiyorlar” der bir şiirinde. Bu tüketiş, sadece maddi değil, manevi bir tükenişi de beraberinde getirir. Modern insanın trajedisi, her şeye sahip olma imkanına kavuşurken, kendini kaybetmesidir. Zarifoğlu, bu kaybolmuşluğun farkındadır ve eserlerinde sürekli bir “kendine dönüş” çağrısı yapar.
İnancın şiiri
Zarifoğlu’nun eserlerinde İslami duyarlık, didaktik bir öğreti olarak değil, yaşanmış bir deneyim olarak karşımıza çıkar. O, inancı şiire sokmaya çalışmaz; inanç zaten onun şiirinin mayasıdır, özüdür. Bu yüzden şiirleri, dini propaganda metinleri değil, samimi bir inanışın, derin bir teslimiyetin ürünleridir.
İnançlı biriydi Zarifoğlu. Müslümandı. Belki aldığı aile kültürü, belki de aldığı eğitim nedeniyle, namaz, oruç, hac gibi ibadetler, onun şiirlerinde birer ritüel olmanın ötesindeydi. Onlar bir ibadetten daha ziyade, insanı hakikate yaklaştıran eylemler olarak hayatında vardı.
“Yedi Güzel Adam”daki “Namaz” şiiri, belki de Türk edebiyatında namazı en içten, en samimi anlatan metinlerden biri olacaktı. Bu şiirde namaz, sadece dini bir vecibe değil, modern dünyanın kaosundan kaçış, huzur bulma, kendini ve Rabbi’ni bulma yoluydu.
Dil ve üslubun sadeliği
Cahit Zarifoğlu’nun dilinin sadeliği, bilinçli bir tercihtir. O, şiirin herkes tarafından anlaşılabilir olması gerektiğine inanır. Bu sadelik, basitlik değildir; tam tersine, en karmaşık duygu ve düşünceleri en yalın ifadelerle anlatabilme ustalığıdır. Onun şiirleri, ilk okuyuşta anlaşılır gibi görünür, ama her yeni okumada farklı anlam katmanları keşfedersiniz.
Kelime seçimindeki titizliği, cümle kurgusundaki özeni, ritim ve ahenge verdiği önem, onun şiirlerini müzikalite açısından da zengin kılar.
Ebedi yolculuk
Cahit Zarifoğlu’nu anlamak, modern Türk şiirinin en samimi, en içten seslerinden birini anlamaktır. O, ne salt bir İslami şair, ne salt bir modernist, ne de salt bir gelenekçidir. O, tüm bu kimlikleri kendi potasında eritmiş, özgün bir sentez yaratmış bir sanatçıydı.
“Ölüm dediğin nedir ki
Bir kapıdan girip
Başka kapıdan çıkmak” diyen Zarifoğlu, belki de kendi ölümünü de böyle algılamıştı. Onun için ölüm, bir son değil, yeni bir başlangıçtı.
Onun hayatı, kısa ama yoğun bir yolculuktu. Zarifoğlu yolculuğu boyunca hep bir arayış içindeydi. Hep daha derine inme arzusu içindeydi. Şiirleri, öyküleri, romanları, günlükleri, hepsi sanki bir yolculuğun izlerini taşıyordu. İşin ilginç olanı, bu izleri takip edenler kendi içsel yolculuklarına çıkıyorlardı.
Takvimler 1987’yi gösterdiğinde, Cahit henüz 47 yaşındaydı. Hayatının, sanatının en verimli çağında… Ama kaderin saati, bizim saatimizle işlemez. “Davetsiz bir misafir” gibi çaldı kapısını hastalık: Pankreas kanseri.
Hastalık, bedenini hızla eritirken, ruhunu cilalıyordu sanki. Hastanede yattığı o günlerde, Cahit artık bambaşka bir “Zarif”ti. Sakallarını bırakmıştı. Sünnet-i seniyyeye uyarak bıraktığı o sakallar, ona tam bir derviş sureti kazandırmıştı.
Ziyaretine gelen “Yedi Güzel Adam”ın diğer üyeleri, Erdem, Rasim, Akif… Gözyaşlarını saklamaya çalışırken, Cahit onları teselli ediyordu. “Üzülmeyin” diyordu bakışlarıyla, “Bu bir son değil, bu bir vuslat.”
Son günlerinde, Erdem Bayazıt başucundaydı. Cahit, yarı baygın halde, gözlerini tavana dikmiş, dudaklarında belli belirsiz bir kıpırtıyla Kur’an dinliyordu. Bir ara Erdem’in elini tuttu. O el sıkışma, dünyalık bir vedadan çok, “Ötede buluşacağız kardeşim, randevumuzu unutma” der gibiydi.
Son yıllarını, hastalıkla geçirdi. Ama hastalığı bile onun elinde bir şiire dönüştü. Hastanede yatarken, hemşirelere şiir okurdu. Doktorlara “Beni çocuklarla gömün” derdi. Ölmeden bir gün önce, başucunda Kur’an okunurken, gülümsedi ve “Tamam” dedi. O “tamam”, bir ömrün tamamlanmasıydı. O “tamam”, bir kavuşmanın başlangıcıydı.
7 Haziran 1987’de, bir Haziran ikindisinde, Cahit Zarifoğlu, o çok sevdiği, şiirlerinde hep aradığı “Mavera”ya, ötelerin ötesine göçtü. “Buzdağının şairi”, suyun üstündeki suretini bizden çekti ama suyun altındaki o devasa mirasını gönüllerimize bıraktı.
Zarifoğlu, 7 Haziran 1987’de ebedi aleme göç eder. Türk edebiyatı için çok erken bir kayıp olacaktır bu. Arkasında zengin bir miras bırakır şair. Bu sadece yazılı eserlerden ibaret olmayan; bir duruş, bir tavır, bir yaşama biçimidir aynı zamanda. Vefatının ardından geçen 35 yılı aşkın süreye rağmen, halen şiirleri okunan, hala yüreklerde yankı bulan ve en önemlisi zamanın ötesine seslenen, içten mısraları ile edebiyatımızın ölümsüz kalemlerinden sayılmayı haketmiş bir isim Cahit Zarifoğlu.
Modern insanın bunalımı, yalnızlığı, arayışı bugün de devam ediyor ve Zarifoğlu’nun şiirleri bu duruma ışık tutmaya devam ediyor. Genç şairler üzerindeki etkisi de yadsınamaz. Onun açtığı yolda yürüyen, onun dilinden ve duyarlılığından beslenen nice şair yetişti. Ama hiçbiri onun yerini dolduramadı, dolduramazdı da. Çünkü Cahit Zarifoğlu, tekrarı olmayan, benzersiz bir sesti.
Sevenleri onun için ağladı. Ama o ağlama, sıradan bir ağlama değildi. O ağlama, bir bahar yağmuru gibiydi. Toprağı bereketlendiren bir yağmur. Çünkü Zarifoğlu, ölerek de bize bir şey öğretiyordu: Ölüm, korkulacak bir şey değildir. Ölüm, sevgiliye kavuşmaktır.
Şimdi, onun mezarı Üsküdar’da, bir çocuk parkının yanındadır. Onun istediği gibi, çocuk sesleriyle çevrili. Giderseniz, orada bir huzur bulursunuz. Çünkü o, hâlâ oradadır. Şiirlerinde, mektuplarında, çocuk gülüşlerinde, kedilerin gözünde, annelerin duasında…
Cahit Zarifoğlu, bir şairden fazlasıydı. O, bir nurdu. Bir hüzündü. Bir çocuktu. Bir yolcuydu. Bir âşıktı. O, bizim unuttuğumuz her şeyi hatırlatan biriydi.
Ve hâlâ, sessizce bize sesleniyor:
“Bir gün anlayacaksınız,
ben neden böyleydim…”
Anlıyoruz Cahit Abi. Senin “dünya diz çöktüğün yer kadar” sözünün ne anlama geldiğini, modern dünyanın tüm kargaşası içinde daha iyi anlıyoruz.
