Aşktan sonra hayat mümkün mü?

Bir ressamın hikâyesi, bazen bir şehrin hikâyesidir. Bazen bir dönemin. Ama Jean Béraud’nun hikâyesi, aşkın ve kaybın aynı anda yaşandığı o tuhaf anın hikâyesi.

Cemil Sözer, Ankara

“Bir ressam, kendi zamanını resmetmez. Kendi içini resmeder. Ve bazen, o iç, bir şehirdir. Bazen bir kadındır.
Bazen, sadece bir sorudur.”

 Anonim, Paris, 1895

1849 kışı, Saint Petersburg’un soğuk gecelerinden birinde Jean Béraud dünyaya geldi. Babası heykeltraş, annesi ressam. Sanat, onun için süt gibi, ekmek gibi, doğal bir şeydi. Ama hayat, sanat kadar nazik davranmadı.

Henüz dört yaşındayken babası öldü. Anne ve oğul, Rusya’nın karanlık kışlarını ardlarında bırakıp Paris’e göç ettiler. Paris — o zamanlar Avrupa’nın kalbi, sanatın başkenti, rüyaların ve ihanetin şehri.

Jean, Lycée Bonaparte’ta (bugünkü Condorcet Lisesi) hukuk okudu. Avukat olmak için. Ama fırça onu çağırıyordu. Babasının kanındaki heykel tozu, annesinin tuvallerinden sızan boya kokusu — bunlar bir çocuğu nasıl avukatlığa mahkum edebilirdi ki?

1870’te, Léon Bonnat’nın atölyesine girdi. Bonnat, portre ustasıydı ama Béraud başka bir şey arıyordu. O, insanların yüzünü değil, Paris’in ruhunu resmetmek istiyordu.

Belle Époque’un Gözleri

1880’ler. Paris, altın çağını yaşıyordu. Elektrik lambaları bulvarları aydınlatıyor, kafelerde şampanya köpürüyor, kadınlar ipek elbiseler içinde kol kola geziyordu. Belle Époque — güzel dönem. Ama her güzelliğin içinde bir çürüme gizlidir.

Jean Béraud, Paris’i boyuyordu. Ama Renoir gibi ışığı değil, Degas gibi balerin eteğinin altındaki çaresizliği değil — o, gündelik yaşamın içindeki yalnızlığı boyuyordu.

“La Sortie du Lycée Condorcet” (Condorcet Lisesi’nden Çıkış) — okuldan çıkan gençler, annelerini bekliyor. Ama bakın, bir genç kız tek başına, kimse onu almaya gelmiş değil.

“Un Café, Boulevard Montmartre” — kahvede oturan bir kadın, elinde kahve fincanı, gözleri boşlukta. Kimseyle konuşmuyor. Paris’in göbeğinde, yalnız.

“Le Pont des Arts” — Seine nehrinin üstündeki köprü. Çiftler geçiyor ama Béraud’nun fırçası onların arasındaki mesafeyi görüyor. O mesafeyi boyuyor.

Béraud’nun Paris’i şıktı, zarif, burjuvaydı. Ama aynı zamanda boş, uzak, dokunulmazdı. Sanki herkes bir vitrin arkasında yaşıyordu.

Aşk ve Kayıp: Bir Kadının Hikâyesi

Béraud’nun özel hayatı hakkında çok az şey biliniyor. O, resimlerini konuşturdu, kendini değil. Ama bir ressam, her zaman kendi içini boyar. Ve Béraud’nun tablolarında tekrarlanan bir motif var: Yalnız kadınlar.

Bekleyen kadınlar. Kahvede oturan kadınlar. Kiliseden çıkan kadınlar. Ama hep yalnız.

Acaba hayatında bir kadın var mıydı? Belki bir aşk, belki bir kayıp? Belki de sorulması gereken soru şu: Aşktan sonra hayat mümkün mü?

Tablo: “Aşktan Sonra Hayat Mümkün mü?”

Bu tablo, Béraud’nun en az bilinen ama en çok his edilesi çalışmalarından biri. Tarih kesin değil — muhtemelen 1880’lerin sonu, 1890’ların başı. Tam olarak Belle Époque’un zirvesi. Ama zirvede olan her şey, aşağı yuvarlanmaya mahkumdur.

Sahne:

Bir oda. Muhtemelen Paris’te orta sınıf bir daire. Duvarlar açık renk, pencereden gün ışığı sızıyor ama soğuk bir ışık. Kış ışığı. Ya da sonbahar.

Bir kadın, koltuğa çökmüş. Eli yüzünde. Ağlıyor mu? Düşünüyor mu? Belki ikisi de. Elbisesi şık — ipek, dantel. Ama dağınık. Saçları yarı toplanmış, yarı dökülmüş.

Ayağının dibinde bir mektup. Kağıt, yerde. İçinde ne yazıyor? Bir veda mı? Bir itiraf mı? Yoksa “Seninle olamam” diyen, “Başka birini seviyorum” diyen, “Özür dilerim ama” diyen o bıçak gibi kelimeler mi?

Odanın diğer köşesinde bir masa. Üstünde bir vazo, içinde solmuş çiçekler. Kaç gündür orada? Kaç gün geçti ayrılıktan beri?

Duvarda bir saat. Duruyor. Sanki zaman donmuş.

Kadın:

Genç. Belki yirmi beş, belki otuz. Güzel değil ama zarif. Paris kadını. Burjuva. İyi bir evlilik yapması beklenen türden. Ama o, âşık oldu. Ve şimdi, yalnız.

Elbisenin içindeki beden, çökmüş. Sanki kemikleri yumuşak. Sanki artık ayakta duramıyor. Aşk, onu taşıyordu. Şimdi aşk yok. Nasıl ayakta duracak?

Yüzü, ellerin arasında. Görmüyoruz. Belki de Béraud göstermek istemiyor. Çünkü acı, yüzsüzdür. Acı, herkesin yüzüdür.

Işık:

Pencereden giren ışık, kadına değmiyor. Odanın ortasında bir ışık havuzu var ama kadın gölgede. Sanki ışık, onu terk etmiş. Sanki mutluluk, artık ona dokunmuyor.

Béraud,ışığı böyle kullanır. Işık, umuttur. Işık, yaşamdır. Ama kadın, ışıktan uzak. Hayat hâlâ sürüyor ama o artık içinde değil.

Mektup:

Yerde. Buruşmuş. Belki okudu, belki okumadı. Belki okumaya dayanamadı. Belki bir kez okudu, sonra fırlattı.

Kağıt, beyaz. Mürekkep, siyah. Kelimeler, görünmüyor. Ama hissediliyor. Her satırı, bir bıçak darbesi gibi.

“Artık seninle olamam.”  

“Başka birini seviyorum.”  

“Beni affet.”  

“Elveda.”

Hangi kelime daha acı? Hangisi daha katil? Belki de en son kelime: Elveda. Çünkü o kelime, kapıyı kapatır. O kelime, gelecek öldürür.

Soru:

Béraud, tabloya bir başlık koyuyor: “Aşktan Sonra Hayat Mümkün mü?” (Après l’Amour, la Vie est-elle Possible?)

Bu, bir soru. Ama ressam, cevap vermiyor. Tuval, sessiz. Kadın, sessiz. Oda, sessiz.

Belki cevap yok. Belki cevap, her kadında farklı. Bazıları ayağa kalkar, elbisesini düzeltir, saçını tarar, sokağa çıkar. Hayat devam eder.

Bazıları ise o koltuğa çöker ve bir daha kalkmaz. Beden yaşar ama ruh ölmüştür.

Béraud’nun Kendi Sorusu

Acaba Béraud, bu soruyu kendine mi soruyordu?

1935’te Paris’te öldü. Seksen altı yaşında. Uzun bir ömür. Ama evli miydi? Çocukları var mıydı? Birileri onu sevdi mi?

Kayıtlar sessiz. Sanki o, resimlerinin içinde yaşadı, dışında değil.

Belki de o kadın, Béraud’nun kendisiydi. Belki o, bir zamanlar aşık oldu. Belki biri onu terk etti. Belki bir mektup aldı. Belki o mektubu fırlattı.

Ve belki, hayatının geri kalanında şunu merak etti: Aşktan sonra hayat mümkün mü?

Belle Époque’un Sonu

1914. Birinci Dünya Savaşı. Paris, karardı. Bulvarlar boşaldı. Kafeler kapandı. Şampanyalar içilmedi.

Belle Époque bitti. Güzel dönem, çirkin bir sonla noktalandı.

Béraud, artık resim yapmıyordu. Yaşlı bir adam, geçmişin gölgelerinde yaşıyordu. Paris değişti. Artık onun Paris’i değildi.

1935’te öldüğünde, dünya onu unutmuştu. Empresyonistler parlıyordu — Monet, Renoir, Degas. Post-empresyonistler çığlık atıyordu — Van Gogh, Cézanne, Gauguin. Ama Béraud? O, ara bir yerdi. Ne tam akademik ne tam modern. Ne tam burjuva ne tam devrimci.

O, sadece Paris’i boyayan bir adamdı. Ve Paris, onu unuttu.

Yeniden Keşif: Yalnızlığın Ressamı

Ama 20. yüzyılın sonunda, bir şey oldu. İnsanlar, Béraud’yu yeniden keşfetti.

Neden? Çünkü yalnızlık, evrenseldir. Çünkü kalabalıkta tek başına olmak, hâlâ aynı acıdır. Çünkü bir mektup aldığında dünya çöküyor, hâlâ aynı şekilde.

Béraud’nun tabloları, bugün bir müzayedede yüz binlerce dolara satılıyor. “La Sortie du Lycée Condorcet” 2008’de 2 milyon dolara alıcı buldu. “Un Café, Boulevard Montmartre” koleksiyonerlerin favorisi.

Ama “Aşktan Sonra Hayat Mümkün mü?” tablosu, hâlâ bilinmiyor. Hâlâ gizli. Belki bir koleksiyonerin evinde. Belki bir müzenin deposunda. Belki kayboldu.

Ama soru, hâlâ geçerli.

Son Söz: Hayat ve Sonrası

Jean Béraud, Paris’i boyadı. Ama aynı zamanda, Paris’in insanların içindeki yansımasını boyadı.

O şık bulvarlar, aslında yalnızlıktı.  

O kalabalık kafeler, aslında sessizlikti.  

O zarif kadınlar, aslında kırıktı.

Ve o kadın, koltuğa çökmüş, elinde mektup, yüzü ellerinin arasında — o kadın, hepimiziz.

Çünkü hepimiz, bir gün, o mektubu aldık.  

Hepimiz, bir gün, o soruyu sorduk:  

Aşktan sonra hayat mümkün mü?

Béraud cevap vermedi. Ama fırçası, bir şey fısıldıyor:

Hayat devam eder. Ama aynı hayat değildir.

Add a comment

Yorum Yap

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

İlk Siz Haberdar Olun!

Abone ol butonuna basarak, Gizlilik Politikası ve Kullanım Koşulları'nı okuduğunuzu ve kabul ettiğinizi onaylıyorsunuz.