Sebahattin ÇELEBİ FRANKFURT
Tarihin tozlu ve kanlı sayfalarını çevirdiğimizde, genellikle milyonlarca insanın acısını, gözyaşını ve son nefesini okuruz. Her şehidin bir ismi, bir ailesi, geride bıraktığı yarım kalmış bir hikâyesi vardır. Ancak savaş meydanlarında, tarih kitaplarının çoğu zaman fısıltıyla bile anmadığı bir gerçek daha yatar: Savaşların dört ayaklı şehitleri. Hiçbir bayrağı tanımayan, hiçbir düşmanı olmayan, ideolojilerden bihaber, sadece insana güvenen ve bu “güven” yüzünden can veren milyonlarca at…
Bu yazı, istatistiklerin soğukluğuna hapsedilmiş o sessiz çığlıklara ses olmak, unutulan acıları hatırlamak ve belki de insanlık olarak o büyük utancımızla yüzleşmek için kaleme alındı. Çünkü her rakamın ardında atan bir yürek, her istatistiğin içinde son nefesini toprak kokan bir siperde veren bir can vardı.

Büyük savaşın ağır bilançosu (1914-1918)
Birinci Dünya Savaşı’nda ölen atların sayısı konusunda kaynaklar farklılık gösterse de, en muhafazakâr tahminler bile vicdanları kanatmaya yeter. İngiliz İmparatorluk Savaş Müzesi, toplam 8 milyon atın savaşta hayatını kaybettiğini belirtiyor. Bu kayıplar sadece cephede kurşunla değil; hastalıktan, açlıktan, dondurucu soğuktan ve bakımsızlıktan gerçekleşti.
Tablo, ulusların hırslarının bedelini kimlerin ödediğini net bir şekilde gösteriyor:
İngiliz Ordusu: 1914-1918 yılları arasında 484.000 at kaybetti. Bu, savaş boyunca her gün ortalama 300’den fazla atın ölümü demekti. Sadece Somme Muharebesi sırasında, tek bir haftada 7.000 atın telef olduğu kayıtlara geçti.
Fransız ve Alman Orduları: Fransa yaklaşık 1 milyon 800 bin, Almanya ise 1,5 milyon atını bu savaşta yitirdi. Alman ordusunun lojistiği büyük ölçüde atlara bağlıydı ve bu kayıplar, ordunun hareket kabiliyetini bitirme noktasına getirdi.
Osmanlı Ordusu: Çanakkale, Kafkasya ve Sina çöllerinde kesin rakamlar bilinmemekle birlikte on binlerce at kaybedildi. Özellikle Sarıkamış’ın dondurucu beyazlığında, açlıktan ve soğuktan ölen hayvan sayısı, ne yazık ki insan kayıplarımızla yarışır düzeydeydi.
Verdun: Çamur, atın son mezarıdır
Verdun… 1916’da 300 gün süren bir cehennem. Burada 300 binden fazla asker öldü. Ancak o yapışkan çamura gömülen binlerce atı kimse saymadı. Bir Fransız askerinin günlüğüne düştüğü şu satırlar, savaşın vahşetini bir insan gözünden değil, bir atın bakışından anlatır:
“Topçu ateşi başladığında atlar çılgına döndü. Bir tanesi, ön bacakları parçalanmış halde hâlâ ayağa kalkmaya çalışıyordu. Gözlerinde öyle bir dehşet vardı ki, bir insan bakışından daha insaniydi. Bizi suçluyordu. ‘Neden?’ diye soruyordu. Onu vurmak için yaklaştığımda başını bana yasladı. Sanki affediyordu. O gün kendi insanlığımdan bir parça öldü.”
Passchendaele: Bataklıkta boğulan ruhlar
1917’deki Passchendaele Muharebesi, atlar için özel bir işkenceydi. Topçu ateşi drenaj sistemlerini yok etmiş, her yeri ölümcül bir bataklığa çevirmişti. Atlar vurularak değil, çamura saplanıp yavaşça boğularak öldüler. İngiliz bir topçu subayı o anları, “Atların çığlıkları kulaklarımdan çıkmıyor. Gece rüyalarımda duyuyorum. Biz de batmamak için onları kurtaramadan izledik,” diyerek anlatacaktı.
Somme Muharebesi’nde bir İngiliz piyadesinin şahit olduğu olay, savaşın ne kadar acımasız olduğunu tek bir kareyle özetler: “Tepelerin ardından topçu ateşi geldiğinde bir at konvoyu tam isabet aldı. En genci, belki iki yaşlarında bir tay, annesinin cesedinin yanında kalmış, onun soğuyan vücudunu yalamaya çalışıyordu. Çavuş onu vurduğunda, sanki bir çocuk öldürmüş gibi hissettim.”
Çanakkale ve Anzak Koyu’nun sırrı
Bizim topraklarımızda, Gelibolu’da da durum farklı değildi. Avustralyalı askerler, gemilerden indirilen atların, yüzme bilmedikleri ve üzerlerindeki ağır yükler nedeniyle Anzak Koyu’nun sularında boğulmalarını çaresizce izlediler.
Bir Avustralyalı askerin günlüğünde geçen “Billy” isimli atın hikâyesi ise yürek burkucudur. Sahile çıkmayı başaran ancak iki bacağı kırılan Melbourne’lü at Billy, sürünerek arkadaşlarına ulaşmaya çalışırken, sahibi Ernie Sergeant tarafından acısına son verilmek üzere vurulur. Ernie tetiği çekerken ağlamaktadır. Avustralya bu savaşa 136.000 at göndermiş, geriye sadece “Sandy” adında tek bir at dönebilmiştir.
Doğu Cephesi: Kar ve kan
Rus ve Alman orduları arasındaki savaşta “Düşman” askerler değil, “Kış”tı. Eksi 30 derecede, yem kalmadığı için çatıların samanlarını yiyen, o da bitince birbirlerinin yelelerini kemiren atlar… Bir Alman subayı, donarak ölen atına kendi kıyafetlerini sardığı o geceyi şöyle sorgular: “Biz ne yaptık? Hangi hak için bu masum canlara bu acıyı çektiriyoruz?”
Savaş sadece mermi demek değildi. 1916’da İprit gazının kullanılmaya başlanmasıyla binlerce at, ciğerleri yanarak, gözleri kör olarak, sarı sıvılar kusarak can verdi. Gaz maskeleri atlar için de üretilse de, o kaosta çoğu zaman işe yaramadı.
Daha da ilginci, modern araştırmaların gösterdiği “travma” gerçeğiydi. Savaş alanından sağ dönen atlarda, tıpkı askerlerde olduğu gibi Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB) belirtileri görüldü. Ani seslere aşırı tepki veren, sürekli titreyen, ahırın en karanlık köşesine saklanan atlar… Bir İngiliz çiftçi, savaştan dönen atı Charlie’nin bir traktör sesi duyduğunda korkudan kalp krizi geçirip öldüğünü anlatır. Savaş, Charlie’yi bedenen eve getirmişti ama ruhu hâlâ Fransa’daki o çamurlu çukurlardaydı.
İkinci Dünya Savaşı genellikle tankların ve motorlu araçların savaşı olarak bilinir. Oysa gerçekte Alman ordusunun %80’i hâlâ at gücüne dayanıyordu.
Barbarossa Trajedisi: Hitler’in Sovyetler Birliği’ne saldırısı sırasında 750.000 at kullanıldı ve ilk kış gelmeden bunların 180.000’i donarak telef oldu.
Stalingrad Kuşatması: Açlık o boyuta ulaştı ki, askerler önce yoldaşları olan atların yemlerini, sonra ölen atların etlerini yemek zorunda kaldılar. Bir veterinerin günlüğündeki; “Bu gece altı atı başlarını okşayarak, vedalaşarak öldürdüm. Her birinin gözlerindeki güven beni mahvetti. Bana son ana kadar güveniyorlardı,” itirafı, savaşın en acı anlarından biridir.
Polonya’nın Rüzgârı: Polonya işgalinde süvarilerin tanklara kılıçla saldırdığı bir Nazi propagandası olsa da, Polonya atlarının Alman zırhlıları karşısında katledildiği gerçektir. Polonyalı bir subayın mektubunda bahsettiği atı Wicher (Rüzgâr), göğsünden vurulmasına rağmen sahibini güvenli bölgeye taşıyıp sonra sahibinin kucağında can vermiştir. Subay mektubunda sorar: “Bize şehit diyecekler. Peki Wicher’e ne diyecekler?”
Unutma lüksümüz yok
Bugün Londra’daki Hyde Park’ta bulunan “Animals in War” (Savaştaki Hayvanlar) anıtının üzerinde çok kısa ama can yakıcı bir cümle yazar:
“Onların seçme şansı yoktu.” (They had no choice)
İşte meselenin özü budur. İnsanlar savaşları seçebilir, ideolojiler uğruna ölmeyi göze alabilir. Ancak atlar, bir vatan veya bayrak için değil, sadece ve sadece insanlara güvendikleri için o cehennemin ortasındaydılar. O güvene ihanet ettik.
Michael Morpurgo’nun “Savaş Atı” (War Horse) romanı veya Spielberg’in filmiyle Joey karakteri üzerinden bu acıyı hatırlasak da, asıl anıt vicdanlarımızda dikilmelidir. Avustralyalıların, karantina kuralları yüzünden savaştan sonra ülkelerine geri götüremedikleri ve çölde vurmak ya da satmak zorunda kaldıkları binlerce “Waler” atının hüznü hâlâ o topraklardadır.
Eğer insanlık olarak en masum, en savunmasız canlılara bile merhamet gösteremiyorsak ve onları kendi hırslarımız uğruna bir “malzeme” gibi harcıyorsak, medeniyet dediğimiz şeyi yeniden sorgulamalıyız. Bu satırlar, isimsiz kalanların, mezarsız gidenlerin, madalyası olmayanların anısına… Onlar seçmedi. Ama biz bugün, unutmamayı seçiyoruz.

Bir umut ve kahramanlık hikayesi: Çavuş Reckless
Tüm bu karanlık tabloda, bir atın hikâyesi parıldar. Teknik olarak Kore Savaşı’nda (1950-1953) görev yapsa da, savaş atlarının ruhunu temsil eden en güçlü örnektir o: Staff Sergeant (Üst Çavuş) Reckless.
Aslen “Sabahın Alevi” adında bir yarış atı olan bu küçük Moğol kısrağı, sahibi tarafından kız kardeşine protez bacak alabilmek için Amerikan ordusuna 250 dolara satılmıştı. Ancak o, basit bir yük hayvanı olmadı.
ABD Deniz Piyadeleri tarafından eğitilen Reckless, “Gelen Ateş!” komutunu duyduğunda sığınağa kaçmayı, tel örgülerin altından sürünmeyi öğrendi. Ama onu efsane yapan, 1953’teki Outpost Vegas Muharebesi idi. Reckless, o gün tek başına, çoğu zaman yanında bir asker bile olmadan, ezberlediği rotada tam 51 sefer yaptı. Dağlık arazide, ateş altında 4 tona yakın mühimmat taşıdı, dönüşte ise yaralı askerleri sırtladı. İki kez yaralandı ama durmadı.
Reckless asker gibi yaşadı; sabahları askerlerle kahve (ve bazen bira) içer, omlet yer, çadırlarda onlarla uyurdu. Poker fişlerini ve battaniyeleri yeme gibi garip huyları vardı ama askerler ona tapardı. Rütbe alan nadir hayvanlardan biri oldu. 1968’de Amerika’da askeri törenle gömüldüğünde, arkasında madalyalarla dolu bir efsane bıraktı.
