Bazı gemiler limana dönemez.
Bazı limanlara ise, gemiler bir daha ulaşamaz.
Bunu bilmek başkadır, yaşamak başkadır. İnsan bazen en iyi bildiği şeyin acısını en geç anlar; çünkü o acı, alışkanlığın içine gömülüdür, gündeliğin altına sinmiştir.
Matbaanın kokusu, mürekkep lekeleri, baskı makinasının o tanıdık uğultusu…
Çocukluk günlerimin ezbere bildiği şeylerdi. 1980’li yılların başlarında, okul tatilinde başlayan matbaacılık hayatım; yıllar içinde ortaokul, lise, üniversite eğitimimle beraber hep sürdü. Okurken çalışanlardan olamadım, çalışırken okudum bir çoğunuz gibi.
O yüzden mürrekkep kokulu hayallerim oldu benim. Ankara’da Sosyalist eğilimli kitapların dizgisini yapardık Orun Matbaası’nda. Bilgi Yayınevi’nin kitaplarını Olgaç Matbaası’nda basardık. Sonra Yargıtay Kararları Dergisi…
Akranlarım okul sıralarından çıkınca evlerine giderken, ben bu yerin altındaki matbaa koridorlarındaydım. Benim için hayatımın bir parçası oldu bu yüzden matbaa kültürü.
Kâğıt, kelimelerin etidir.
Baskılı bir sayfayı ilk elinize aldığınızda o his tam da budur. Bir çeşit kutsal ürperti. Harfler henüz kurumamış, mürekkep ısısını koruyordur.
Şimdi o an bitti.
Camus, Sisifos Söyleni‘nde “İnsan, anlamsızlıkla yüzleşmek zorunda kalınca ya kaçar ya da baş kaldırır.” der.
Biz kaçmadık.
Aksine baş kaldırdık.
Kâğıda, mürekkebe, baskı masraflarına, dağıtım zorluklarına, dijitalin soğuk rüzgârına…
Baş kaldırdık; çünkü Tahta Gemi yalnızca bir dergi, bir kağıt parçası değildi bizim için.
Kanserli Binnur Kız için açılmış bir pencereydi. Ve o pencereden içeri giren ışık, bir zamanlar bir kızın saçlarını aydınlatmıştı, acısını bir an olsun dağıtmıştı.
Nazım Hikmet hapishanede şiir yazarken kâğıt bulamazdı bazen. Sigara paketlerinin iç yüzlerine, ekmek zarflarına, hapishane belgelerinin boşluklarına yazardı. Kâğıdın kıtlığı onu susturmadı. Susturulamadı; çünkü söz, zaten önce yürekte yazılırdı, kâğıt yalnızca onu görünür kılmak içindi.
Virginia Woolf, günlüğüne bir yerde şunu düşürür: “Yazmak; yaşamın içindeki delikleri kapatmak için öğrendiğimiz en güzel yanılsamadır.”
Biz de öyle yanılsadık yıllarca. Güzel bir yanılsamaydı. Tahta Gemi’nin her sayısı, o delikleri biraz daha kapattı. Binnur Kız’ın gemisi okyanus ötelerine açıldığında biz de açıldık onunla. Kendi acılarımızı unuttuk. Annesini kaybeden şairin feryatları, başkalarının derdini taşımanın ne kadar derin bir ilaç olduğunu öğretti bize.
Binnur Kız!
Sen bu satırları okuyamıyorsun, hissediyorum. Ama Tahta Gemi’n başka türlü de olsa yüzmeye, süzülmeye devam edecek.
Sular değişti, yelkenler değişti.
Ancak uzak ufuklar, senin gözlerinin maviliği kadar derin. Ve biz yorulduğumuz yerde, yoksul gemiciler gibi her sabaha “Vira Bismillah” diyerek ümitle başlayacağız.
