Türk medyasının ağırlığı yok
Avrupa’da üç televizyon programı üreten Sebahattin Çelebi:
“Avrupa’daki medya, zoraki yapılanmış bir medya bence. Buradaki potansiyele yatırım yapan bir anlayıştan ziyade, sinekten yağ çıkarmayı hedefleyen bir mantıkla yatırımlar yapan büyük medya patronları, ‘Eh, az ama, biraz da buradan kazanalım’ düşüncesiyle hareket ediyorlar.”
“Avrupa onlar için aslında cazip değil. Ama rakipler yapınca, piyasada suni bir hareketlilik dikkat çekiyor.”
Osman Cutsay
FRANKFURT – Çalışmalarını Frankfurt yakınlarındaki Mörtelden ilçesinde kurduğu redaksiyon ve stüdyoda sürdüren yayıncı Sebahattin Çelebi, Türk medyasının ciddi sorunlarla iç içe, ancak yine de yapılabilecek çok iş olduğunu savundu. Cumhuriyet’in sorularını yanıtlayan genç girişimciye göre, Türkçe medya Avrupa’da girdiği sınavlardan henüz yüzünün akıyla çıkmış değil.
— Yayın portföyünüze, kısa süre içinde, bir dergi (“Platform”) ile üç televizyon programı (“Cafe Platform”, “Başaranlar” ve “Göçenler”) yerleştirebildiniz. Bugün geldiğiniz noktayı irdeler misiniz?
SEBAHATTİN ÇELEBİ — “Platform” dergisi ile başlayan yayıncı kimliğimiz aslında başka ulusal medyalarda altyapısını oluşturduğumuz bir birikimin neticesi idi. Platform gibi bir dergiyi yayınlamak ise, itiraf etmeliyim tek kelimeyle çılgınlıktı. Çok ciddi para gerektiren böyle bir çalışma için inanılmaz zor günler yaşayarak ve zor şartları aşarak dergiyi çıkardık.
Her şeyden önce seviye sorunu vardı. Böyle bir derginin Almanya’da alıcı bulup bulamayacağı apayrı bir tartışma konusu idi. Ancak bugün gururla söyleyebilirim ki, dergimizin okur kitlesi oturmuştur. Eylül 2006 tarihinden itibaren aylık periyotlarla yayınlanacak olan dergimiz ekibini güçlendirmektedir. Yeni dönemde farklı yayıncılık çizgimizle yolumuza devam edeceğiz.
— Özellikle televizyon gibi pahalı bir alandaki hedeflerinizi ve aşmayı başardığınız engelleri, bize aktarabilir misiniz?
ÇELEBİ — *”Cafe Platform”*a gelince… “Cafe Platform”, derginin yayınından sonra planlanmış bir projeydi. Dergi yayına başladıktan kısa bir süre sonra televizyon alanında bir şeyler yapmak istedik. Ancak imkanlarımız buna elvermeyince biraz beklemeyi, ağırlığımızı dergimize vermeyi uygun bulduk. Dergimiz belli bir seviyeye gelince de, Kanal D yetkililerinden gelen bir teklifi dikkate alarak programın çekimlerine başladık.
İşte zorluk da bu noktada başladı. Başkalarına bağımlı olarak çalışmak zorundaydık. Ve tabii, bu sektörün kendisine özgü kuralları vardı. Çekememezlik gibi sorunlarla karşılaştık her şeyden önce. Bütün bunları aşmamız çok zor oldu. Ama 13 bölümlük bu sezon için planlanmış olan “Cafe Platform” bildiğiniz gibi farklı ve özgün içeriğiyle dikkatleri çekmeyi başardı. Orhan Gencebay’la başlayan ilk bölümümüzün ardından ünlü isimlerle dergimiz çizgisinde söyleşiler yaptık. “Yüzbaşının Hikayesi” adlı bölümümüzle de yüzde 20 gibi bir izlenme oranını yakalayarak, diğer Avrupa yapımı programlarla aramızdaki farkı göstermiş olduk.
“Başaranlar”, yine ATV Avrupa için planladığımız bir proje. Çekimlerimiz devam ediyor. Çok yakında onu da ekranlarda izleme imkanı bulacaksınız. “Göçenler” için ise, hiç duyulmamış bir format diyebilirim. İzleyenlerin de bu karara varacaklarına inanıyorum. Show TV için hazırlanan bu yapımın çalışmaları sürüyor.
Sektör Çok Pahalı
Yaşadığımız sorunlara gelince… Her şeyden önemlisi bu sektörün inanılmaz pahalı olması bizi biraz zorladı. Gerek olan bütün ekipmanı tamamlamak için ciddi rakamlar gerekiyordu. Ekipmanlarımızın temininin ardından yola koyulduk ve yeni projeler gerçekleştirerek sistemi çevirmeye çalıştık. Şu an itibariyle malzeme sıkıntımız bulunmuyor. Bütün prodüksiyonları da kendi imkanlarımızla gerçekleştiriyor, montajını yapıyoruz.
Biz, “doğru dürüst” yayıncılık hedefliyoruz. Magazin kirliliğinden uzak, kaliteden yoksun çalışmalara yüz vermeden, içi dolu programlar yapmak istiyoruz. Asla kaliteden taviz vermeden, yayıncı sorumluluğuyla işler başarmak istiyoruz.
— Avrupa’daki Türkçe medya sizce nasıl bir durumda bulunuyor? Medyamızın yaptığı iyi şeyler ve olumlu yanları nelerdir? Sizce gerçekten de Avrupa medyasından çok geri bir medyaya mı sahibiz?
ÇELEBİ — Avrupa’daki medya, zoraki yapılanmış bir medya bence. Buradaki potansiyele yatırım yapan bir anlayıştan ziyade, sinekten yağ çıkarmayı hedefleyen bir mantıkla yatırımlar yapan büyük medya patronları, “Eh, az ama, biraz da buradan kazanalım” düşüncesiyle hareket ediyorlar. Avrupa onlar için aslında cazip değil. Ama rakipler yapınca, piyasada suni bir hareketlilik dikkat çekiyor.
Türk medyasının Avrupa’da faşist saldırılar gündeme geldiğinde dikkat çektiğini, bunun haricinde ciddi bir ağırlığı olduğunu düşünmüyorum. Bugün Avrupa’daki Türk medyasının bence en büyük sorunu kendi starlarını yetiştirememiş olmasıdır. Alman basınının da yazdıklarına, söylediklerine önem verdiği Türk basın mensupları yok denecek kadar az.
Lobicilik Yapamıyorlar
En büyük lobicilik, bence buradan başlıyor. Medya, bu noktadan bakıldığında lobicilik yapamıyor. Biz, azınlık medyasıyız. İçsel bir milliyetçilik duygusuyla reaksiyon gösteriyoruz. Bu reaksiyonlarımızı “azınlık” psikolojisinden, “vatandaş” psikolojisine çevirebilirsek, burada yaşayan üç milyona yakın Türkiye kökenli vatandaşımıza çok önemli hizmet etmiş oluruz bence. Aidiyet fikrini işlememiz gerekiyor ve Avrupa kültürlerinden kendi kültürümüze katacağımız çok önemli zenginlikler bulunduğunu *”getto”*laşan kuşaklara anlatmak gerekiyor.
— Avrupa’daki Türkçe medyada ters giden işler hiç yok mu? Neler yanlış yapılıyor?
ÇELEBİ — Biz, kökenlerimiz itibari ile duygusal bir yapıya sahibiz. Karşılaştığımız olayları önce duygularımızla ölçüp biçiyor ve yargılıyoruz. Ben bu noktada, mantıksal tepkileri tercih etmemiz gerektiğini düşünüyorum.
Medyanın Değerleri…
Ulusal medya, toplumu “yönlendirme” veya “organize etme” adına zaman zaman toplum mühendisliğine soyunuyor. Türk toplumunun Türkçe gazete okuması, Türkçe televizyon izlemesi Alman toplumu ile aramızı açıyor. “Buradaki Türkler entegre olursa, ben gazetemi kime satarım” psikolojisi açık bir şekilde ulusal medyaya hakim. Köklerini unutturmadan, Alman toplumuna entegre olma diye bir kaygı yok.
Bugün ülke sınırlarında satışa sunulan bir yayın organının, “Ben Türk medyasıyım” diyerek, oryantalist yaklaşımlar sergileme hakkı yoktur. Türk medyası bu noktada evrensel olmayı başarabilmiş diyemeyeceğim maalesef.
Monopol Yapıları Sorgulamak
— Özellikle Frankfurt çevresi “Avrupa’daki Türk medyasının İkitelli’si” konumuna yerleşmiş görünüyor. Bu yakınlığın avantajları ve dezavantajları neler?
ÇELEBİ — Aslında bunun çok da önemi yok. Frankfurt uluslararası bağlantılar noktasında tercih konusu. İç içe olmak avantaj veya dezavantaj getirir demek yerine, yarış veya rekabet duygusunu öldüren monopol yapıları sorgulamak gerek. Ulusal basın kendi monopolünde yaşıyor. Bizi de bu monopollüğe mahkûm ediyorlar. Rakip olmadan, okur sayısı yükselmez. Rakip olmadan, kaliteli haber de yazılmaz.
