– Erdoğan abi seninle çok uzun yıllara dayanan bir merhabamız var. Bayağı oldu. Yirmi küsur seneden fazla oldu. Son Don Kişot’u çıkartırken görüşmüştük. O zaman bir röportajımız yayınlanmıştı bizimo zamanki dergimiz Platform’da. Şimdi yine bir röportajdayız.
Erdoğan Karayel: O zaman Mannheim’da görüşmüştük. Hatta o çektiğin fotoğrafla da, 25 yıl sonra ben bir kıyaslama yapmıştım bugüne, geçen yıl. Arada bir 24 yıl… Bayağı oldu.
– Erdoğan abi, sizi bir tanıyalım. Sizi tanıyan tanıyor ama özellikle bu taraftaki gençler maalesef çok fazla tanımıyorlar veya kültüre sanata karşı çok fazla ilgi olmadığı için yeterince tanımıyorlar diyelim. Erdoğan Karayel kimdir? Ne yapmıştır? Nasıl Almanya’ya gelmiştir? Bize şöyle kısaca bir anlatabilir misiniz?
Erdoğan Karayel: Kısaca derken kaç dakika? Süreniz var. Sıkmayalım özellikle gençleri ama, ya şimdi derler zaten klasik bir tekerleme vardır. Herkesin hayatı roman, herkesin hayatı film. Benim de öyle. Ama tabii siz 50’sine yakın bir yaşta kalkıp Türkiye’den Almanya’ya göçe karar veriyorsanız, kafaya koyuyorsanız bu çok ciddi, travmatik bir durumdur. Onu ben kendime bile açıklayamadım. Çünkü Türkiye’de çok iyi bir işimiz var. Reklam sektöründe tanınmış bir grafiker siniz. İşte en büyük üç ajansla çalışmışım. Birden aklına esiyor. Tam bir Don Kişot’ça karar veriyorsun. Aynen Don Kişot gibi yel değirmenleriyle savaşmaya ben Almanya’ya gidiyorum.








Çizgiyle Konuşma Sanatı ve İlk Yıllar
Erdoğan Karayel: Yani ilk şey böyle 94’te benim aklıma geldi. Ama ondan önce, 86’da Duisburg’da düzenlenen “Yaban Elde Çalışanlar” diye bir uluslararası karikatür yarışması vardı ve orada ben bir ödül aldım. O ödülü alan karikatür meşhur “Deutsch-Land” karikatürü. O karikatür, Almanya’da coğrafya kitaplarında da yer alan bir karikatürdü.
Ya ama en başa döneceksek, 5-6 yaşında çizmeye başladım herhalde. İstanbul, Gaziosmanpaşa’da, kiracı olarak oturduğumuz evde, kağıt kalem bulamıyorduk o zaman. Duvarlara da çizmiştim. Ev sahibi, “Cica Anne,” derdi, o da anneme “Oğluna söyle kağıda çizsin, duvarları niye kirletiyor?” demişti. 10-11 yaşlarındayken “Yedi Cüce Uzaylı” diye bir çizgi roman yaptım kendimce, 6-7 sayfaydı. Yani 6-7 yaşından başlayıp 60 küsur yıldır çiziyorum.
İçine kapanık çocukluk
Ben biraz içe kapanık bir çocuk olarak büyüdüm. Eğer içe kapanıyorsan, kendini keşfediyorsun ve dışa vuramıyorsan, bağırmak, çağırmak, kendini ispat etmek için bir şeyler yapmak zorundasın. Onu yapamıyorsan çizgiye başvuruyorsun. Çocuklara karikatürü tanıtırken de, karikatürün “çizgiyle konuşma sanatı” olduğunu söylerim.
– Sanatçılarda böyle bir yaşanmışlık var, değil mi? Genel olarak? Vardır içe kapanıklık, karamsarlık.
Erdoğan Karayel: Evet. Güzel Sanatlar Akademisi, resimden grafik bölümünü bitirdim. Grafikerlik asıl mesleğim, karikatür ise onu tamamlayıcısı. Reklam sektöründe yaklaşık 20 yıl çalıştım, bir yandan grafikerlik yaparken bir yandan da dışarıdan “storyboard” dediğimiz (filmlerin çekilmeden önceki çizgisel anlatımları) çiziyordum.
Gırgır Yılları ve Sanat Eğitimi
Erdoğan Karayel: Ben biliyorsun Gırgır’la başladım. Oğuz Aral rahmetli ustam. Sene 76-77. Çizgi film yapıyorduk, Oğuz Abi’ye gidip gelince, Gırgır’a başladım. İlk karikatürümü Oğuz Aral 3 ayda yayınladı. İlk ay baktı, “Bu olmamış” dedi, ikinci ay “Bu da olmamış” dedi. Üçüncü ayın sonunda kabul etti. İyi ki de yapmış. Benim 3 ayda geldiğim noktayı gördü ve benim şevkimi artırmak için öyle yaptı.
-Bunca yıl geçti aradan. Şimdi mesela Oğuz Aral’ın size haksızlık yaptığını düşünüyor musunuz? Bir iki karikatür için?
Erdoğan Karayel: Kesinlikle düşünmüyorum. İyi ki yapmış. İyi ki yapmış.
“Çiçeği Burnunda” sayfalarında bir yıl kadar devam ettikten sonra iç sayfalara geçmek gerekiyordu. Baktım dergidekiler hep aynı amana kanunlu tipi çiziyor, ben kendim bulmalıyım kendi çizgimi dedim, kimseyi taklit etmemeliyim. Tak, kestim “Çiçeği Burnunda”yı ve Çarşaf dergisine geçtim.
– Bu kadar büyük bir talebin olmasını neye bağlıyorsunuz? Yani politik bir zemini var mıydı?
Erdoğan Karayel: Politik zemini de var, toplumsal bir mizah kültürümüzün olmasına da. Karikatürün işlevsel olarak özelliği muhalif olması, sistemi eleştirmesi. O toplumun öfkesini, dertlerini, sıkıntılarını, sorunlarını da yansıtan bir sanat dalı olması devlet otoritesinin de tepkisini getiriyor. Diojen’den günümüze kadar bu mizah dergileri hep baskı görmüş, kapatılmış, bir daha çıkarılmış. Gırgır da 12 Eylül 80 darbesinde kapatıldı. Biz mizahçıların yüzü pek gülmemiş, hala da gülmüyor zaten.
En son Leman’ın son sayısını toplattılar. Dört tane yazarı, çizeri tutuklandı. Orada büyük bir yanılsama var: Kesinlikle o çizilenler Hazreti Muhammed ve Hazreti Musa değil. İran-İsrail savaşında ölen vatandaşlardan Muhammed adında bir vatandaşla Musa adında bir Musevi vatandaşın güya yükselirken konuşması. Orada çok sert bir üslup kullandılar.
– Ya, tüm dünyadaki kutsal kabul edilen kişiler ve yerlere karşı biraz saygı duymak lazım. Hiç kimsenin dinine, inancına saldırma veya hakaret etme doğru değil.
Erdoğan Karayel: Evet. Ben inanıyorum ki o çocuklar (Leman çizerleri) böyle bir şey olabileceğini öngörememişlerdir. Demek ki daha çok pişmeleri lazım. Redaksiyonun, editörün bunu uyarması lazımdı. Kesinlikle katılıyorum.
– Almanya’da neler yaptınız? 50 yaşında geldiniz ya?
Erdoğan Karayel: 45 yaşında gelmiştim. İlk 94’te geldik, bir buçuk sene kaldım sonra gittim tabii. İlk geldiğimde eniştemle bir Macintos’umuz vardı. Dedim ben gidiyorum Almanya’ya, reklamcılık yapacağım. Sanatçı olarak oturum başvurusunda bulundum, kabul edildi. Sonra bir yıllık yaptık, kaldım. Ama dönercilikle geçti. Birdenbire dönerci oldum kendime.
Ulm’de Rhein Zeitung’a röportajım çıktı. Bir yandan döner kesiyorum, bir yandan karikatür çiziyorum. Bir akşam döner bıçağıyla kestiğim dönerin şöyle bitmişti. Dedi ki dükkan sahibi, “Sen çok içmişsin usta, sanatçı olduğun nasıl belli oluyor!” demişti. Baktım olmuyor, dönercilik de olmaz dedim, ben dönüyorum. Boynu bükük bir şekilde 96-97 arası döndüm, reklam sektöründe kaldığım yerden devam ettim.
2001 Krizi ve Don Kişot Dergisi
Erdoğan Karayel: Fakat bu sefer de 2001’de kriz geldi. Yeni bir yer açmıştım, Şövalye Tanıtım’ı açmadan önceki gecede deprem oldu. Sonra 2001 krizi geldi. Biz nice hayallerle kurduğumuz o şeyi 3 ayda kapatmak zorunda kaldık. Orada da yapacak iş kalmayınca Siam Yozgat vardı, kulakları çınlasın. O dedi ki, “Bak, burada bir matbaada grafiker arıyorlar, senden bahsettim, sıcak bakıyorlar. Gelir misin?” dedim. “Neden olmasın?” Geldim.
2001 Temmuz’unda geldim, 6 aylık bir süre için anlaşmıştım. 31 Aralık 2001’de bitti. Bir karar vermek zorundaydım. O anda da Ulm’den Şenol dedi ki, “Erdoğan gel, Merhaba gazetesinin dizaynını beraber yapalım, hem de Hallo diye bir dergi çıkaralım.” Kabul ettim. Sonra bir yıl kadar çıkardık. Sonra dedim, “O zaman devam ya, bir şeyler yapmak lazım.”
O zaman Don Kişot diye bir dergi çıkardım. İlk başta amacım Türk mizahını Almanlara anlatalım, Türklere tanıtalım diye çıkardım. Aradan bir yıl geçti. Tabii her ay çıkardım ama esnaflarla sorunlar yaşadım. Hiç döner kokmasını istemiyordum dergim, mecburen koktu. İşte gece kulüpleri, bilmem ne dedim. Ya karikatürün şeyine uymuyor ama başka şansım yok. Avrupa’da yayıncılık çok daha zor.
Bir yıl sonra baktık olmuyor, Don Kişot’u daha evrensel yapalım dedik. Bunun için tek şansımız var: İnternet. Ondan sonra da e-Mizah Dergisi olarak başladık. İyi ki de öyle olmuş. O günden bugüne 13 yarışma düzenledim. 20 yılı geçti. Pandemiden bu yana 5 yıldır yapamıyoruz. Artık dergi, o yarışmaların albümü olarak çıkmaya başladı.
Ayrımcılık ve Sanatın Değeri
Maalesef karikatüre ve karikatüriste karşı büyük bir engel, mobbing, baskı, sansür başladı. Amerika ve İngiltere başta olmak üzere birçok gazeteden çizerler atıldı. Mesela en son bir çizeri, Trump’a karşı karikatürler çizdiği için attılar. Adam 32 yıldır orada çalışıyor ve attılar. Demişler ki, “Trump’ı çizmeyeceksin, çizmezsen kal.” O da, “Ben böyle bir şeyi kabul etmem, bunun için atılacaksam atın,” demiş, tazminatını alıp kovmuşlar. Böyle bir dünyadayız.
Ben inatla tek başıma sürdürmeye çalıştım. Son iki yarışmamın para ödüllerini kendi cebimden ödedim. Birisinde gecikmeli ödedim, “Kusura bakmayın, bir tavır var, küresel bir tavır, zorlanıyorum. Biraz daha beklemenizi rica edeceğim,” diye duyuru yaptım. Hepsi anlayışlı karşıladı, “Biz senin yanındayız, almasak da olur” dediler. Hatta birisi almadı ödülü. Karikatüristlerin ne kadar hoşgörülü ve dayanışma içinde olduğunu gösterdiler.
-Şimdi sen Türkiye’ye git gel yapıyorsun daha çok ama çoğunluğunu Türkiye’de geçiriyorsun anladığım kadarıyla.
Erdoğan Karayel: Artık öyle olmaya başladı. Ben reklam sektöründe Türkiye’de çok tanınmış bir kişiyim. Şimdi tabii sektörümü kaybettim. Yine bir alışmam lazım. Ama böyle emekli gibi oturup sadece karikatür çizecek adam da değilim. Dolayısıyla bir şeyler yapmak istiyorum.
Şu anda elimden itibaren bir belediyeyle bir proje işimiz var. Onu bir yola almaya bakacağız. Onun yanı sıra ben yine sektörden bir şekilde bir yıl sürse de bu, muhakkak ki bir şeyler geleceğini tahmin ediyorum. 50 yıllık bir deneyim var. Benim mütevaziliğimden dolayı sadece bugün karikatürle şey yapmam. Ben yine üretmek istiyorum. Tabii biraz da kazansak fena olmaz. Benim herhangi bir beklentim yok ama bir şeyimin karşılığını alacak şeyler de gelirse zaten çiziyorum ben. Eğer ben bugün Facebook’ta, Instagram’da çizdiklerimin parasını alsaydım bu köşe olmuştum ben.
Lütfen karikatüre ve karikatüriste saygı duyun. Emeğe saygı duyun. Benim birçok karikatürümü kesip, imzamı atıp kullanıyorlar. Mesela Kanal İstanbul konulu karikatürümü o katarakt yaptığım, kesilen bölümü Twitter’da (X’te) on binlerce beğeni aldı ama nasıl? “Hans’ın çizdiği karikatür” diye. Alman çizince on binlerce şey, Türk çizince birkaç yüz tık. Yani böyle şeyler yaşıyoruz. İmzamızı silmeyin. O bizim tek değer verdiğimiz, bizim şeyimiz, o her şeyimiz.
– Çok teşekkür ediyorum. Çok stresli bir yolculuk yaptık ama geldik yani.
Erdoğan Karayel: Ben teşekkür ederim. Zaten seninle biliyorsun yıllardır tanışıyoruz. Karikatürün ve karikatüristlerin dertlerini, sorunlarını anlatmış olduk Türkiye’de ve dünyada. Umarım güzel düşünelim, güzel şeyler olsun. Olmasa bile biz kendi içimizde o şeyi yaratırız. Dünyada olur ya da olmaz, hiç önemli değil. Ben kendi içimde yaşadığım sürece onu yaşatacağım, böyle de gideceğiz.
