“Günün birinde Türkiye derken gözlerinin içinde aydınlık bir tebessümü uyandıran biriyle karşılaşırsan onunla derûni dilden musafaha et; O da bir timsahtır. Ve timsah kelimesinin Türkçe ’deki tek kafiyesi ‘Ah’tır. Ah! Buruk bir hikayedir bu; Denize düşen yağmurların ahvalini beyan eder. Yatağına kırgın ırmakların, kaldırımlara döşenen yakutların, üstüne fermanlar yazılmayı beklerken bakkal defterliğine layık görülen ‘tabula rasa’nın (beyaz kâğıt) meselesidir. Bile bile aldanan, kaybettiğine değil, aldatıldığına yanan ve neticede hesabı gülümseyerek imzalayan bir neslin inkisarıdır. O ne şahane bir tegafüldür! O, timsahlar neslinin hikayesidir.” (Alkan, 2009)
Bu ifadeler ne yâre ne de zülfüyâra dokunmadan söylemesini bilen Ahmet Turan Alkan’a aittir. Bu paragrafta bir siyasi eğilimin kendisine yaşattığı hayal kırıklığını efradını câmi, ağyarına mâni çok veciz ifade etmektedir. Biraz mizahî ama bir o kadar da derin üslubu sayesinde karmaşık meseleleri izah etmek biraz da ona mahsustur dense mübalağa olmaz. O gazeteciliğin sakin ve ağırbaşlı kalemi olup kelimeyle ahlâk arasında bağ kurulabilen bir fikir işçisiydi.
Doğumu ve Eğitimi
Ahmet Turan Alkan, 1954 yılında Sivas’ta doğdu. İlk ve orta tahsilini Sivas’ta tamamladı. 1978 yılında Ankara SBF’nin İdare ve Siyaset Bölümü’nden mezun oldu. Sivas’ta üç yıl süreyle mahalli basında çalıştı. Çeşitli dergilerin yayınlanmasına katkı sağladı. Askerlik hizmetini (1980) Tatvan’da yedek subay olarak yaptı. Askerlik sonrası üç yıl serbest çalıştıktan sonra 1985’te Cumhuriyet Üniversitesi’ne girdi. 1987’de yüksek lisans eğitimini, 1991’de doktora çalışmasını tamamladı. 1993’te yardımcı doçentliğe atandı. 1994’te Cumhuriyet Üniversitesi bünyesinde kurulan İktisadî ve İdarî Bilimler Fakültesi’ne geçti. Buradan emekli olduktan sonra Türkiye Günlüğü, Tarih ve Toplum, Dergâh, Türk Edebiyatı, Yeni Türkiye dergilerinde yazdı. Ayrıca yirmi yılı aşkın özel bir gazetede çalıştı. (KUZUCULAR, 2015)
Alkan’ın Edebî Yönü
Alkan, son yarım yüzyılda kelimeyle ahlâk arasında hâlâ bir bağ kurulabileceğini hatırlatan nadir yazarlardan biriydi. Onu bir köşe yazarı, bir denemeci ya da bir hatıra yazarı olarak tanımlamak eksik olur. Çünkü Alkan’ın metinleri türler arasında değil, daha çok hâller arasında dolaşan türdendir. Hüzünle ironiyi, siyasî şuurla ferdî rikkati, tarih bilgisiyle gündelik hayatın inceliklerini aynı cümlede buluşturabilen bir yazı disiplinine sahiptir o.
Sivas’ta başlayan hayatı, Anadolu’nun ağırbaşlı diliyle şekillendi. Bu dil, sonradan Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde aldığı formel eğitimle değişmedi; aksine, onun yazılarında nadir rastlanan bir terkip hâline geldi. Mülkiye’nin soğukkanlı analiz geleneği ile taşra irfanının derin rikkati onun üslubunda birbirini törpülemeden kardeşçe yaşadı.
Alkan’ın yazarlığı, erken dönem metinlerinden itibaren kelimeye duyulan hürmetle başlar. İlk yazılarında bile cümlenin sadece bir fikir taşıyıcısı değil, ahlâkî bir sorumluluk alanı olduğu hissini verir. Nitekim bir denemesinde, “Kelimeyi hoyratça kullananın düşüncesi de hoyrat olur; çünkü dil, zihnin edebidir” (ALKAN, 2015) der.
Onun metinlerinde sıkça karşılaşılan melankoli, karamsar bir ruh hâlinin değil; geçiciliğin farkında olmanın doğurduğu bir dikkat hâlidir. Hikâye Biraz da Böyledir kitabında, gündelik hayatın küçük sahnelerinden büyük hakikatlere yürürken şöyle der: “İnsan, kaybettiklerini hatırladıkça değil; hatırlamaktan vazgeçtiğinde fakirleşir.” (ALKAN, 2007) Bu ifade, Alkan’ın yazı dünyasını gösteren anahtar cümlelerden biridir.
Onun kelimelerle oynama ustalığı, süs olsun diye yapılmış bir ifade biçimi değildir. İlk bakıldığında mizahî gibi görünse de bu, geleneğin içinden gelen ciddi bir kalemşörlük göstergesidir. Bir yazısında, Türkçenin kaderini konuşurken: “Bazı kelimeler vardır, artık kullanılmaz sanırsınız; meğer onlar susmuş, bizi bekliyordur.” (ALKAN, 2015) ifadesi onun fikri maharetini gösterir.
Bu dil hassasiyetinin ironik yüzü ise “Recai Güllap” imzasıyla yazdığı metinlerde belirginleşir. Aslında Güllap, onun mizah maskesi değil; hakikati dolaylı söylemenin zarif bir yoludur. Mesela, bir Recai Güllap yazısında: “Memlekette herkes her şeyden anlar oldu; bilmediğini bilen kalmadı. Ben de bu yüzden hiçbir şeyden anlamamaya karar verdim.” (GÜLLAP, 2009) şeklindeki ironi, aslında bir geri çekilme değil, tam aksine yüksek bir eleştiri üslubudur.
Bir başka Güllap yazısında ise gündelik siyasetin diline gönderme yaparken şöyle der: “Büyük laflar edenlerin küçük cümleleri yoktur; çünkü susmayı hiç öğrenmemişlerdir.” (GÜLLAP, 2010) İroni üslubuyla yaptığı bu siyasî eleştiriyle o hem söyleyeceğini söyler hem de edebî mesafesini korur.
Alkan’ın köşe yazılarına bakıldığında, genellikle günlük politikanın gürültüsüne kapılmadan yazdığı görülür ve yazılarında, çoğu zaman doğrudan hüküm vermekten kaçınır. Fakat bu kaçınma bir belirsizlik değil, bilinçli bir ahlâkî tercihtir ki, “Her şeyi söylemek mümkün olabilir; ama her şeyi söylemek mecburiyet değildir” (ALKAN, 2012) cümlesi, bu tavrını özetler.
Maalesef bu ahlâkî duruş, onun ağır bir bedel ödemesine neden olur ki, son yazdığı gazetenin yazarı olmak, onu suçlu ilan etmeye yeter. Oysa yazılarında şiddeti, nefreti ya da suçu teşvik eden tek bir satır yoktur. Buna rağmen tutuklanır ve mahkeme önüne çıkarılır. Savunmasında kurduğu cümleler, onun yazarlık motivasyonunu resmeder ki, “Ben yazıyı bir çağrı aracı değil, bir vicdan muhasebesi olarak gördüm” (ALKAN, 2018) ifadesi, onun bütün yazı serüveninin özeti gibidir.
Bir başka savunma cümlesinde ise: “Yazılarımda devleti değil, insanı merkeze aldım; çünkü devletler değişir, insan kalır.” (ALKAN, 2018) der. Aslında bu ifade, onun niçin kolayca kategorize edilemediğini de açıklar. Mahkeme salonunda dile gelen bu sözler, onun edebî dünyasıyla çelişmez; bilakis onu tamamlar. Çünkü Alkan için yazmak, baştan itibaren bir şahitlik meselesidir ki, bir eserinde, “Şahitlik, taraf olmak değildir; hakikatin yanında durabilme cesaretidir” der. (ALKAN, 2015)
Alkan’ın metinlerinde sıklıkla geçmiş vurgusu görülür. Bu nostaljik bir kaçış değildir. Zira o, geçmişi bugünü yargılamak için değil; bugünü anlamak ve anlamlandırmak için çağırır ki, “Geçmiş, sığınılacak bir liman değil; yüzleşilecek bir aynadır” (ALKAN, 2010) ifadesi bunun bir yansımasıdır. Ayrıca bu yüzleşme cesareti, onun edebî kişiliğini belirleyen en önemli unsurlardan biridir. Alkan, bu yönüyle ne tamamen muhafazakâr klişelere yaslanır ne de modernliğin kolaycı sloganlarına teslim olur. Tam aksine mu’tedil bir duruş sergiler ki, bu, kararsızlık değil, bilinçli bir ahlâkî duruştur.
Onun yazılarını takip eden okur, yalnızca bir fikirle değil; bir nezaket ve yapıcı üslupla karşılaşır. Bu üslup, bağırmaz; fakat suskun da değildir. Bir eserinde geçen, “Yüksek sesle konuşmak, çoğu zaman düşüncenin değil, boşluğun işaretidir” (ALKAN, 2016) ifadesi buna güzel bir misaldir. Bu yüzden onun metinleri gündemle ilintili gibi görünse de hızlı tüketilmez.
Alkan’ın yayınlanmış toplamda yirmi kadar eseri vardır. Bu kısacık biyografide hepsinden bahsetme imkânı yok elbet. Fakat, her satırıyla Sivas sevdası, memleket hasreti, ilim aşkı kokan Altıncı Şehir’den söz etmemek olmaz. Bu kitapta o, kaybolan semt adları, değişen sokak isimleri, susturulan cami avluları ve aceleye kurban edilen mezarlıklar üzerinden, şehrin hafızasına ve edebî ruhuna yas tutar. Dolayısıyla bu eser, bir nostalji değil, hafıza ahlâkıdır. Başlığıyla Tanpınar’ın Beş Şehir geleneğine gönderme yapan Alkan, bu eserde Sivas üzerinden diğer şehirleri anlatırken “yerden mantar gibi biten betonarme binaların her gün biraz daha birbirine benzettiği şehirler, sadece dış görünüşlerini değil, ruhlarını da yitiriyor; şehirlerin hakiki yerlileri, kelaynak kuşları gibi soyları tükenmekte olan cins adamlardır” (ALKAN, 2013) ifadesiyle modernleşmenin getirdiği ruhsuzlaştırma etkisine işaret eder. Böylece eser, sadece bir bellek çalışması değil, aynı zamanda şehir ile insan arasındaki derin ilişkiyi koruma arzusunu edebî ve ahlakî bir dille anlatır.
Uzun lafın kısası, Alkan, edebiyat ile fikri, ironi ile hüznü, şahsî tecrübe ile toplumsal vicdanı aynı cümlede buluşturabilen fikrin ahlak işçilerinden birisiydi. Bu yüzden yazıları, bir dönemin tanıklığı olduğu kadar, Türkçenin hâlâ derinlikli düşünceye imkân verdiğinin de bir delilidir.
Evet o, 72 yıllık kısa denebilecek ömrü düşüncelerini yazıya dökmekle geçirdi. Ancak, o da her âdem gibi fâni ömrünü tarih, 21 Ocak 2025 gösterirken; ardında hatırlanacak muhteşem bir fikir ambarı bırakarak gitti. Kabri Bursa Fethiye Mezarlığındadır. Mekânı Firdevs olsun.
Dipnotlar
¹ Alkan, A. T. Yatağına Kırgın Irmaklar, İstanbul: İz Yayıncılık, 2009, s. 137.
² Kuzucular, Ş. “Ahmet Turan Alkan Hayatı ve Eserleri” Edebiyat ve Sanat Akademisi 25.07 2015
³ Alkan, A. T. “Bir Hayat Düşüncesi,” İstanbul: Kapı Yayınları, 2015, s. 23.
⁴ Alkan, A. T. “Hikâye Biraz da Böyledir,” İstanbul: İz Yayıncılık, 2007, s. 41.
[5] ————- “Bir Hayat Düşüncesi,” s. 67.
⁶ Güllap, R. “Köşede Durmak”, 12 Mart 2009, s. 17.
⁷ Güllap, R. “Memleket Meseleleri”, 5 Mayıs 2010, s. 19.
⁸ Alkan, A. T. “Sözün Sınırı”, 21 Ocak 2012, s. 23.
⁹ Alkan, A. T. “Mahkeme Savunması,” İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi, 2018, s. 4.
¹⁰ Alkan, A. T. “Mahkeme Savunması,” s. 7.
¹¹ Alkan, A. T. Bir Hayat Düşüncesi, s. 112.
[12] ———— “Geçmiş Zaman Olur ki…”, 12 Mayıs 2010, s. 14.
¹³ Alkan, A. T. “Saatleri Ayarlama Enstitüsü Üzerine Notlar,” İstanbul: Kapı Yay. 2016, s. 58.
¹⁴ Alkan, A. T., “Altıncı Şehir” Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2013, s. 45.
