Fransa’ya Fransız kalmak!

Yüzyıllar önce ülkenin kralını, ya da bir annenin oğlunu tutsaklıktan kurtarma çağrısına Fransız kalamayan padişahın torunları, koca bir nesil sessizdi, dilsizdi. O neslin çocukları büyüdü, yol iz, dil bilmeyen dedesinin, babasının işçi olarak çalıştığı fabrikanın beyaz yakalısı oldu.

MUHTEREM DEMİR UYSAL  FRANSA

Fransa kralı 1.François 24 Şubat 1525’te Pavia (İtalya)’ da Charles Quint (Şarlken)’e yenilip tutsak düşer. Bunun üzerine annesi Louise de Savoie güçlü Osmanlı Padişahı Kanuni Sultan Süleyman’a bir mektup yazar ve yardımını ister. 24 Mayıs 1526 tarihinde Name-i Hümayun ile yardım edeceğini bildiren Kanuni Sultan Süleyman, kralı kurtararak özgürlüğüne kavuşturur. Bu yardımdan sonra iki ülke arasında kuvvetli bir dostluk bağı kurulur. Yıllarca, hemen her padişah döneminde Fransa’ya sosyal ve ekonomik ayrıcalıklar tanınır, kapitülasyonlar verilir. O dönemlerde Marsilya’ya Türk şehri bile dedirten, kürekçi ve tüccar olarak gelen Türklerden sonra asıl hikaye 1965 yılında Fransa-Türkiye arasında imzalanan işgücü anlaşmasıyla başlar. Bu anlaşmanın şartlarına uygun olarak başvuruda bulunan Türk işçilerinin hemen hazırlanan dosyaları, Fransız yetkili mercilerine de hızlıca ulaştırılır. Kısa bir süre içinde haklarında nihai karar verilen ve büyük çoğunluğu Türkiye’nin kırsal kesiminden, özellikle İç Anadolu Bölgesi’nden olan sağlıklı, güçlü kuvvetli, seçilmiş işçiler düşerler gurbetin yoluna. 

   Onlar, ilk nesil, bir valizin içine koyarlar en büyük umutlarını, eklerler birkaç parça kişisel eşyalarını, sığdırırlar koca Türk Fiat traktörün de hayalini, varırlar ilk durak İstanbul’un tarihi Sirkeci Garı’na. Almanya’yı duymuşlardır belki, Alamancı da tanımışlardır, ama Fransa… Fransa gurbetin de gurbeti, bilinmezin de bilinmezidir. Başlar günlerce süren uzun yolculuk. Kimisi arada çıkarır sevdiği kokan kenarı işlemeli emanet mendili, kimisi de yeni doğmuş bebeğinin patiğini, anasının eşarbını, babasının hatıra tespihini. Belki daha o zaman, yolculuk sırasında özlemişlerdir köylerinin daracık tozlu yollarını, fesleğen kokan evlerini, sevdiklerini. Daha o zaman tasalanmışlardır, onlar olmadan nasıl tütecektir arkalarında bıraktıkları ocakları. Ama umutlar, hayaller bütün bu özlemlerden, korkulardan, bilinmezlerden daha büyüktür.

   Tatil olup gelince ana vatana, varınca köylerine en gıcır arabalarıyla, en fiyakalı üst başlarıyla, kimsenin bilmediği pilli, elektrikli aletleri kendileri icat etmiş gibi sereceklerdir herkesin gözünün önüne. Göstereceklerdir medeni insanlar onları nasıl kullanır diye. Anlatacaklardır medeniyetin nasıl bir şey olduğunu. Paket paket getirdikleri çikolataları bırakacaklardır minik avuç içlerine, tadının heyecanını parlayan gözlerde okuyacaklardır. Ballandıra ballandıra anlatacaklardır en çok bulundukları, daha doğrusu ihtiyaca göre koca bir el tarafından tohum gibi serpildikleri Alsace, Bordeaux, Lille, Lyon, Lorraine, Marsilya, Strazburg, Monbeliard gibi bölge ve şehirleri, ama en çok da Paris’i. Gurbet bitip temelli dönünce de ana vatana alacaklardır köyün en verimli yerinden uçsuz bucaksız bir tarla.  Çekeceklerdir altlarına en son modelinden traktörü. İsimlerinin yanına “Avrupa Görmüş Adam” eklenecektir. Köyünün dışına bile çıkmamış akranları artık onlara dünyayı keşfetmişler gözüyle bakacaktır. Ömürlerinin sonuna kadar ecnebi memleketinde iz bırakmış, her bir şeyi bilen, hatta çatır çatır da gavurca (!) konuşan, görmüş geçirmiş, medeniyetten nasibini almış olarak anılacaklardır.

   İlk nesil varır acı gurbetin karanlık, yabancı garına. Kimisi hemen bulamaz yolunu, beceremez, anlatamaz meramını, sabahlar soğuk garın bir köşesinde. Çalışacağı fabrikaya gelebilen işçisi yerleşir fabrika lojmanına ya da işçi pansiyonuna. Dil bilmez; okuyamaz iş yerinin duvarındaki tabelayı. Tam vaktinde anlayamaz iş arkadaşının sözlü uyarısını. Okuyamayan, duyduğunu anlayamayanlardan kimisi kaybeder parmağını, en görünmezinden  “İş Kazası” diye geçer kayıtlara. Orman işinde çalışıp barakalarda kalırlar, göletlerde yaparlar banyolarını, orada yıkarlar çamaşırlarını. Artık onlar fabrika işçisi, tarım işçisi, inşaat ustası, ormancı, marangoz, madenci, terzi olmuşlardır. Ama hepsinin olduğu, buluştuğu ortak nokta, koca cüsseleriyle küçük bir çocuk kadar bile dil bilmemeleridir. Dertlerini anlatamaz, çözüm bulamazlar. Çalışma kurallarını, kanunu, mevzuatı bilemezler. İşten çıkarılma, yurda geri gönderilme korkusuyla “Hastayım” demeye, doktora gitmeye çekinirler. Çoğu zor ve tehlikeli işlerde, ödenen ücrete razı, gece gündüz çalışır. Kaldıkları lojman, pansiyon odalarını ana vatanın simgesi Türk Bayrağı’yla, Atatürk’ün ve gönül verdikleri siyasi partilerin fotoğraflarıyla, tuttukları futbol takımının posterleriyle donatırlar. İçlerinde taşıdıkları inançlarını, dini değerlerini daha da büyütürler. Bayram namazında buluşabilmek için yüzlerce kilometre yol bile yaparlar. Bazen de bakkalda bir yumurtayı anlatamazlar. Kendi ana dillerinin dil bilgisi kurallarını, özelliklerini bilemeyen; isim-fiil ayrımı dahi yapamayan bu insanlar için Fransızca gibi bir dili öğrenmek yeni doğmuş bir bebeğin kelime kelime kendisini büyütmesi gibi olur. Genelde gün sonunda, yoğun çalışma saatlerinden sonra olan dil kurslarından çok verim alamasalar da dil öğrenmeye başlamaları zihinsel, fiziksel ve duygusal olarak onları motive eder. Yavaş yavaş kendilerine olan güvenlerini, sosyal iletişim becerilerini ve mesleki gelişimlerini artırır.

   Ve zamanla görülür ki, yabancı işçi gereksinimi iş gücü ihtiyacını karşılamak için kısa süreli bir çözüm değil, yapısal bir durumdur. Gelenler sadece iş gücü, işçi değildir. Onlar insandır ve arkalarında, ana vatanlarında bıraktıkları sevdikleri, aileleri vardır. Zamanla lojmanlardan, pansiyonlardan çıkıp ufaktan kendi düzenini kuranlar Aile Birleşimi kurallarına uygun olarak istek yapmaya, onları da yanlarına almaya başlarlar. Yıl 1975 olduğunda 55 bin 710 sayısına ulaşan Türk işçi nüfusu, 12 Nisan 1976 tarihli Le Monde Gazetesi’nde yayınlanan “Medeniyet Bulmadık” başlıklı makalede o dönem Türk vatandaşlarının karşılaştığı sorunları dile getirir.

  Aile birleşimiyle gelen aileler yeni oluşumların da kapısını açar. Göçmen çocukların ana dilleri ile kültürlerini öğrenebilmesi, Fransız okullarına uyum sağlamaları ve kendi ülkelerine döndüklerinde uyum sorunu yaşamamaları amacıyla 1978’de “Öz Kültür ve Ana Dil Eğitimi” anlaşmasının imzalanmasıyla ve ELCO (Enseignement de la Langue et Culture d’Origine) gereğince Türk çocuklarına yönelik ana dil eğitimi de başlar. Bu eğitimler Türkiye’den gelen öğretmenler tarafından okul müfredatına uygun şekilde, seçmeli yabancı dil olarak ilkokul, kolej (ortaokul) ve liselerde verilir. 1986’da kurulan DİTİP (Diyanet İşleri Türk İslam Birliği) üzerinden aynı yıl Türkiye’den din görevlileri de gönderilir. Bu oluşumlar sonucunda bugün artık Fransa’da 500’ü aşkın dini ve kültürel alanda faaliyet gösteren Türk Derneği bulunmaktadır. Siyasi alanda yerel seçimlerde belediye meclislerine seçilenler olsa da, Türk kökenli milletvekili ve senatör henüz bulunmamaktadır. Ama onlar artık “Misafir İşçi” değil “Yerleşik Vatandaş” olmuşlardır. 

   Yeni kimliklerini edinen, Fransızca da öğrenen nesiller Fransa’ya entegre olabilmiş midir? Bir ülkenin resmi dilini konuşabilmek, kültürünü, tarihini, coğrafi, demografik özelliklerini öğrenmek, siyasetini takip etmek… Bunlar günümüz teknolojisinde o ülkeden kilometrelerce uzakta yaşayanların da yapabileceği işin teori kısmı. “Yerleşik Vatandaş” olmaksa bunları içselleştirmek, tüm değerleriyle bütünleşmek, onları asimile olmaktan, kendi özünü kaybetmekten korkmadan yaşamaktır. En küçük yerleşim yerine kadar Fransa’nın her şehri başlı başına bir okul gibidir. Adımınızı attığınız sokağın adında, sokağın çıktığı meydanın adında, parkta bahçede, kreşte, okulda, hatta yaşadığınız binanın adında bile bir tarihçinin, bilim insanının, edebiyatçının, önemli bir askeri şahsiyetin, aydının, ressamın, müzisyenin, şairin adını bulursunuz. Biraz ilgili, istekli ve meraklıysanız karşılaştığınız bu isimler ve hikayeleri size gerçek bir entegrasyon dersi verir. Tarihin, kültürün, yaşanmışlıkların İçinde bizzat bulunarak, o insanların adımlarının izlerine kendi izlerinizi koyarak, hissederek, yaşayarak öğrenirsiniz.

    Mesela, Ulusal Bayram olan 14 Temmuz kutlamalarına askeri geçit töreni, havai fişek gösterisi, görsel şölen izlemek için değil, anlam ve önemini bilerek katılırsınız. İnançlarını bildiğiniz yakın çevrenizdekilerin Paskalya, Noel gibi dini bayramlarını sevgi ve hoşgörüyle kutlarsınız. Bir komedi filminde Kemal Sunal’ın gülüşünün yanına bir parça da Fernandel’in gülüşünden eklersiniz. Müzeyyen Senar dalgalanıp dururken müzik ruhunuzda bir yandan Edith Piaf’ın “La vie en rose” diyen sesini hissedersiniz. Köylü kızı Asya’nın (Türkan Şoray) buğulu bakışlarıyla karşılaşırsınız başka bir dildeki Selvi Boylum Al Yazmalım’da. Tekirdağ şarabıyla Bordeaux şarabını artık yarıştırmazsınız. Gözünü sevdiğim memleketim “Denizli’nin Horozu”, diye gülümseyip, Fransız Milli Takım maçında “Allez les Bleus!” diye gür sesli bir tezahürat tutturursunuz. Fransız arkadaşlarınızla yediğiniz muhteşem bir akşam yemeğinin üstüne siz tavşan kanı çay, yanında da şerbeti kıvamında bir porsiyon baklava hayali kurarken Fransız arkadaşınızın yaklaşık 1500 peynir çeşidinden birkaçıyla baget ekmek yediğini görüp şaşırmazsınız. 

  İsteyerek veya şartlar gereği yaşamayı seçtiğiniz ülkenin sınırlarından girdiğiniz anda başlayıp orada yaşadığınız sürece devam eden, azim ve gayretiniz kadar sonuç alabileceğiniz uzun bir süreçtir entegrasyon. Yıllar önce ellerinde bir valizle yollara düşen ilk nesil de sarıldı ömürlerinin kalemine. Her biri yazdı hayat defterine mürekkep bitesiye, sayılı gün, nefes tükenesiye kadar kendi gurbet hikayesini. Çünkü dönseler bile doğdukları vatana, ömürlerinin sonuna kadar andılar, anlattılar, yaşamaya devam ettiler gurbet hatıralarını. Hepsi olamasa da, pek çoğu aldı bir tohum koyup bin verim alacağı koca tarlayı. Üstüne de imarlı ifrazlısından ekledi arsasını. Yazlık kışlık evini alanlar da oldu. Ama nerdeyse hiçbiri almadı traktörü. Hayali valize sığan koca Türk Fiat traktör gürleyemedi köylerinin dar yollarında. Çünkü artık doğdukları ana vatana vaktinde, el ayak tutarken dönmek hayal olmuştu. Onlar artık bir zamanlar “Acı Gurbet” dedikleri ülkenin topraklarında düzenlerini kurup, köklerini salmışlardı.

    Yüzyıllar önce ülkenin kralını, ya da bir annenin oğlunu tutsaklıktan kurtarma çağrısına Fransız kalamayan padişahın torunları, koca bir nesil sessizdi, dilsizdi. O neslin çocukları büyüdü, yol iz, dil bilmeyen dedesinin, babasının işçi olarak çalıştığı fabrikanın beyaz yakalısı oldu. Daha önce yazılı, sözlü uyarıyı anlayamadığı için parmağından olan; kayıtlaraysa en yalın haliyle “İş Kazası” olarak geçen, nice görünmez kazalarla sağlığını kaybedenlerin hayatına dokunan cerrah oldu. Öncekilerin bilmediği ülkenin kanununu, kuralını, mevzuatını öğrendi, avukat oldu hak hukuk savundu. Babasının derdini nasıl anlatacağını bilemediği için gitmekten çekindiği o doktorun ta kendisi oldu. Şantiyelerin İnşaat Mühendisi, mimarı oldu. Bir okulun öğretmeni oldu. Kendi dedelerinin Türkiye’den çıkıp geldiği gibi Fas, Cezayir, Tunus, Portekiz, İtalya, İspanya, Polonya, Vietnam gibi ülkelerden gelenlerin torunlarıyla, çocuklarıyla da aynı mahallenin komşusu, aynı apartmanın sakini oldu. 

    Fransa, 2009 yılını “Türkiye Yılı” ilan etti. İlk neslin pansiyon duvarlarını allandıran, sonrakilerin de doğduğu, gözünü açtığı eve vatanın hasret kokusunu getiren beyaz ay yıldızlı al bayrağın renklerinde ışıldadı Paris’in kalbi, asırlık Eyfel Kulesi. Her yaştan, her meslekten insanımız gururlandı, kabardı göğsümüz. Kaçıncı neslin “Yerleşik Vatandaş”ı olursa olsun, her biri ana vatanından, atalarından aldığı, çekirdeğinde sakladığı, onu Türk milletinin bir parçası yapan tüm hazinesini özünü kaybetmekten korkmadan yaşadığı ülkenin değerleriyle harmanladı. Yıllarca el ele, nesilden nesile Milli bayramlarını şiirlerle, şarkılarla, milli marşlarla, kendi folklorlarını yansıtan danslarla kutladı. Her 10 Kasım’da hüzünlenip Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü dualarla andı. Kandillerde, Ramazan günlerinde iftar sofralarında buluştu. Bayram günlerinde sarmaş dolaş bayramlaştı. Onlar artık iki dilin hakimi, farklı iki kültürle zenginleşen, iki ülkenin tarihinin bir parçası ve vatandaşı oldu. 

Add a comment

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

İlk Siz Haberdar Olun!

Abone ol butonuna basarak, Gizlilik Politikası ve Kullanım Koşulları'nı okuduğunuzu ve kabul ettiğinizi onaylıyorsunuz.