SEBAHATTİN ÇELEBİ FRANKFURT
Mehrabad Havalimanı’nın üzerinde soğuk bir kış günü vardı. Tahran’ın gökyüzü alışılmadık derecede berraktı. Air France’ın özel Boeing 747’si piste yaklaşırken, aşağıda bekleyen kalabalık sayılamazdı. Bazıları üç milyon diyordu, bazıları beş. Rakamlar artık önemli değildi. Önemli olan, bir ülkenin tamamının nefesini tutmuş, bu anı beklediğiydi.
Uçağın kapısı açıldığında, on beş yıldır ülkesinden uzakta olan yaşlı bir adam göründü. Yetmiş altı yaşındaki Ayetullah Ruhullah Humeyni, siyah cübbesi ve sarığıyla merdivenlerden inmeye başladı. Yüzünde hiçbir ifade yoktu. Ne sevinç, ne heyecan, ne de zafer sarhoşluğu. Sadece derin bir kararlılık.
Birkaç gün sonra bir gazeteci ona soracaktı: “İran’a dönerken ne hissettiniz?”
Humeyni’nin cevabı tarihe geçecekti: “Hiçbir şey.”
Ama bu “hiçbir şey” hissinin arkasında, İran tarihinin en dramatik iki yılının hikayesi yatıyordu.
Şah’ın son sabahında bir ülke kayboldu.
16 Ocak 1979
Şah Muhammed Rıza Pehlevi, Niavaran Sarayı’nın penceresinden Tahran’a son kez baktı. Valizi hazırdı. Resmi açıklama “dinlenme tatili” diyordu. Herkes gerçeği biliyordu.
On beş ay önce, bu odada CIA Bölge Müdürü ile kahve içmişti. Adam ona güvence vermişti: “Majesteleri, durum kontrol altında. SAVAK mükemmel çalışıyor.”
Şimdi aynı SAVAK’ın başındaki General Nasiri, tutuklanmaktan korktuğu için saklanıyordu. Ordunun yarısı dağılmıştı. Petrol akışı durmuştu. Sokaklarda milyonlar “Şah ölsün!” diye bağırıyordu.
Uçak pistine doğru giderken, Şah karısı Farah’a döndü: “Artık bizim için bir İran yok.”
Yanılıyordu. Bir İran vardı, ama onu istemeyen bir İran.
Muharrem ayında iki milyon insan tarihi yeniden yazdı
8 Aralık 1978: Kanlı Muharrem
Takvim Muharrem ayını gösteriyordu – İslam’ın yas ayı. İmam Hüseyin’in 1300 yıl önce Kerbela’da şehit edilişini anma zamanı.
Tahran sokaklarında iki milyon insan vardı. Ama bu bir anma töreni değildi. Bu bir devrim bildirisiydi.
(Allah-u Ekber! Allah-u Ekber!)
Sesler binaların duvarlarından yankılanıyordu. Her çatıda, her balkonda insan vardı. Bazıları ölüm haberlerini taşıyordu – Kum’dan, Isfahan’dan, Tebriz’den gelen şehit haberleri.
Humeyni’nin Paris’ten gönderdiği son kaset her evde çalıyordu: ”Şah gitmelidir. Bu Allah’ın emridir!”
Askeri karargahta Şah’ın generalleri toplanmıştı. Ordu Komutanı soruyu sordu: “Ateş emri verelim mi?”
Sessizlik. Kimse konuşmadı. Çünkü herkes biliyordu: Eğer iki milyona ateş açarlarsa, ordunun kendisi dağılırdı. Askerler artık kendi ailelerine ateş açmak istemiyordu.
O gece, rejimin sonu yazılmıştı. Sadece kimse henüz yüksek sesle söylemiyordu.
Jaleh Meydanı’nda Kara Cuma geldiğinde bir ülke kana bulandı
8 Eylül 1978
Jaleh Meydanı’nda sabah güneşi yeni doğuyordu. Binlerce gösterici sıkıyönetimi umursamadan meydana dolmuştu. Pankartlarında Humeyni’nin fotoğrafları, ellerinde kırmızı güllerdi. Onlar barışçıl bir protesto yapmak istiyordu. Askerler emir almıştı: Dağıtın.
Birinci kurşun saat 8:17’de atıldı. İlk düşen bir üniversite öğrencisiydi. İsmi Mohsen. Yirmi iki yaşındaydı.
Sonra cehennem koptu. Helikopterler alçaktan geçti. Zırhlı araçlar kalabalığa doğru ilerledi. Panik başladı. İnsanlar kaçıştı, sığınacak yer aradı. Ama kurşunlar her yeri buldu.
O gün için resmi rakam yetmiş sekiz ölüydü. Sokaklarda fısıldananlar dört bini geçtiğini söylüyordu. Gerçek rakam asla bilinmeyecekti.
Akşam, Tahran’ın morgları doldu. Aileler çocuklarını aradı. Karılar kocalarını, anneler oğullarını.
Ve o gece, yüz binlerce İranlı bir karar verdi: Geri dönüş yoktu. Ya Şah gidecekti, ya kendileri öleceklerdi. SAVAK raporları Şah’a gitti: “Durum kontrol altına alındı.”
Ama kimse kontrol altında değildi. Ülke yeni kaynamaya başlamıştı.
Abadan’da yanan sadece bir sinema değildi.
19 Ağustos 1978
Abadan’daki Rex Sineması’nda Farsça dublajlı bir film oynuyordu. İçeride 400’den fazla insan vardı – aileler, çocuklar, gençler. Cumartesi akşamının keyfini çıkaran sıradan insanlar.
Saat 20:30’da dışarıdaki biri kapıları zincirledi.
Saat 20:32’de içeri molotof kokteyli atıldı.
Alevler saniyeler içinde yayıldı. Çığlıklar başladı. İnsanlar kapılara koştu, ama kilitliydi. Camlar kalındı, kırılmadı. Yangın merdivenleri yoktu.
Yarım saat sonra, itfaiye geldiğinde, içeride hayatta kalan kimse kalmamıştı. 422 insan yanarak ölmüştü. Çocukların cesetleri annelerinin kollarındaydı.
Şah hükümeti açıklamayı hemen yaptı: “İslamcı teröristler sorumlu.”
Ama sokaklar inanmadı. SAVAK’ın işi olduğuna emindi herkes. Kanıt yoktu, ama artık kanıt gerekmiyordu. İnsanlar inanmak istediğine inanıyordu.
Gerçek şu ki, kimin yaptığı hala tartışmalıdır. Belki gerçekten radikaller, belki provokatörler, belki SAVAK. Ama sonuç değişmedi: Öfke patladı.
Abadan’dan sonra grev dalgası başladı. Petrol işçileri, fabrika işçileri, banka çalışanları, öğretmenler – herkes iş bıraktı.
Bir CIA analisti Washington’a rapor yazdı: “Durum vahim. Rejim eriyor.”
Rapor görmezden gelindi. Çünkü Washington’da kimse Şah’ın düşebileceğine inanmıyordu.
Kum’un kızgın çocukları kırk günlük döngüyü başlattı.
Şubat 1978
Her şey bir gazete yazısıyla başladı. Ya da resmi anlatıya göre başladı.
Ettela’at gazetesinin 7 Ocak 1978 tarihli sayısında Humeyni’yi aşağılayan bir makale vardı. SAVAK Humeyni’nin prestijini kırmak için bir yazı yazdırdı.
Sonuç tam tersi oldu.
Kum’da din öğrencileri sokağa döküldü. “Humeyni ruh liderimizdir!” diye bağırdılar. Polis geldi, coplarını salladı. Öğrenciler taş attı. Askerler ateş açtı.
Altı öğrenci öldü. Ya da on iki. Ya da yirmi dört. Sayılar her kesime göre farklıydı, ama sonuç belliydi.
İslam geleneğine göre, ölenlerin 40. günü anılır. 18 Şubat’ta yurdun her yerinde anma törenleri yapıldı. Tebriz’de törenler çatışmaya dönüştü. Yine ölüler vardı.
40 gün sonra, 29 Mart’ta, bu yeni ölüler anıldı. Yine çatışma, yine kurbanlar.
40 gün sonra, 10 Mayıs’ta…
40 gün sonra, 19 Haziran’da…
Döngü kendi kendini besliyordu. Her yas töreni yeni bir protesto, her protesto yeni şehitler, her şehit yeni bir yas törenine yol açıyordu.
Bir SAVAK yetkilisi şöyle yazdı: “Düşman akıllıca hareket ediyor. Kendi ölülerini silah olarak kullanıyorlar.”
Ama görmediği şey şuydu: Artık kimsenin kontrol etmediğiydi. İnsanlar artık Humeyni’nin emrine ya da herhangi birinin planına göre hareket etmiyordu. İnsanlar kendi öfkelerine göre hareket ediyordu.
Washington’dan gelen liberalizasyon emri ateşe benzin döktü.
1977
Washington’da Jimmy Carter yeni başkan olmuştu. İnsan hakları onun sloganıydı. Telefonla Şah’ı aradı: “Majesteleriniz, biraz gevşemelisiniz. Dünya demokrasi istiyor.”
Şah razı oldu. Zaten kendinden emindi. “Ben İranlıların babasıyım” diyordu. “Beni seviyorlar.”
SAVAK biraz geri çekildi. Tutuklamalar azaldı. Sansür gevşedi. Sokak gösterileri yasaklandı, ama üniversitelerde tartışmalara izin verildi.
Tahran’ın gençleri bekledikleri nefesi aldı. Üniversite kampüslerinde gitar sesleri yükseldi. Kızlar saçlarını biraz daha açtı, erkekler Batı müziği dinledi. Kafeler doldu. Şiir geceleri düzenlendi. Kitapçılarda Marx, Sartre, Fanon tartışıldı.
Şimâ adında bir edebiyat öğrencisi, kampüsteki ağaç altında kitap okuyordu. Yanına arkadaşı Reza geldi, elinde teksir edilmiş bir bildiri: “Başbakan istifaya davet edildi.”
“Bunları dağıtırsak ne olur?” diye sordu Şimâ.
“Hiçbir şey olmaz artık” dedi Reza. “Zamanlar değişiyor. Özgürlük kokusunu aldık bir kere.”
Ama ikisi de bilmiyordu ki, bu özgürlük sadece bir yanılsamaydı. Şah’ın sarayında, generaller hazırlık yapıyordu. SAVAK dosyalara isimler yazıyordu. Ve mollalar camilerde sabırla bekliyordu.
Tahran Üniversitesi’nde genç bir öğrenci ayağa kalkıp bağırdı: “Bu ülke Şah’ın değil, halkındır!”
Salondaki herkes alkışladı. Kimse tutuklamadı o öğrenciyi. Çünkü artık tutuklama zamanı geçmişti.
Bir yıl sonra, aynı öğrenci bir molotof kokteyli atacaktı. Ama attığı SAVAK aracı değil, belki de kendi geleceği olacaktı. Çünkü devrim, vaatlerini herkese tutmayacaktı.
Petrol parası sarayları döşerken devrimi körükledi.
1973
Körfez Savaşı petrol fiyatlarını fırlattı. İran zenginleşti. Şah’ın cepleri doldu. Orduya yeni silahlar geldi – Amerikadan F-14 savaş uçakları, İngiltere’den tanklar, Fransa’dan füzeler.
Şah, dünya sahnesinde konuşmaya başladı: “İran 20. yüzyılın sonunda beşinci büyük güç olacak!”
Tahran göz kamaştırıyordu. Gökdelenler yükseldi. Lüks oteller açıldı. Batılı şirketler akın etti. Caddelerde Mercedes ve Cadillac arabaları boy gösterdi.
Kuzey Tahran’da, Şemiran semtinde villalar vardı. Her akşam partiler düzenlenirdi. Fransız şampanyası akardı. Genç kızlar mini eteklerle dans ederdi. Erkekler iş anlaşmaları yapardı – petrol kontratları, inşaat ihâleleri, silah satışları.
Ama güney Tahran’da, çöplük kokuyordu. Gecekondu mahallelerinde on kişi bir odada yaşıyordu. Sokak aralarında çocuklar aç koşuşturuyordu.
Bir gece, zengin bir işadamının villasında parti vardı. Havuz başında içkiler servis ediliyordu. İçlerinden biri, Avrupa’dan yeni dönmüş bir genç, sigara yakarken konuştu: “Babam bu ihaleyi nasıl aldığını biliyor musunuz? Şah’ın kayınbiraderi General Khatami’ye yüz bin dolar rüşvet verdi.”
Herkes güldü. Bu sıradan bir şeydi. Herkes rüşvet veriyordu. Rüşvet vermeden işler dönmüyordu.
“Benim amcam Saray’da çalışıyor” dedi bir başkası. “Geçen ay kraliçenin kız kardeşi için Cartier’den 2 milyon dolarlık mücevher alınmış. Devletin kasasından.”
Yine kahkahalar.
Ama bahçenin kapısında bekleyen şoförlerden biri, Hasan adında yaşlı bir adam, her şeyi duyuyordu. Evde beş çocuğu vardı. En küçüğü hastaydı, ama hastane parası yoktu. Aylık maaşı villa sahiplerinin bir akşamda içkiye harcadığı paradan azdı.
O gece eve gittiğinde karısına dedi: “Allah’ın laneti üzerlerine. Bu böyle gitmez.”
Karısı ağladı: “Ne yapalım ki? Biz kimiz.”
Ama Hasan ertesi gün camiye gitti. Orada gördü ki, kendisi gibi binlerce insan vardı. Hepsi aynı öfkeyi taşıyordu.
Pazardaki tüccarlar, Şah’ın yabancı şirketlere verdiği imtiyazlardan şikayet etti. Geleneksel iş hayatı bozuldu. Küçük esnaf batıyordu. Büyük balıklar küçükleri yutuyordu.
Halı tüccarı Hacı Mahmud, dükkânının önünde oturmuş, başını ellerine almıştı. Otuz yıldır bu işi yapıyordu. Şimdi Alman bir firma gelmiş, Şah’ın damadıyla ortaklık kurmuş, vergi muafiyeti almıştı. Kimse artık küçük tüccardan halı almıyordu.
”Haram para” diye mırıldandı. “Hepsi haram.”
Mollalar camilerde vaaz verdi: “Bu servet Allah’ın değil, şeytanın serveti. Haram para. Şah’ın sarayında içki içiliyor, halk açlıktan ölüyor. Bu adalet mi?”
Ve Irak’ta, Necef şehrinde, sürgündeki bir yaşlı adam kasetlere sesini kaydediyordu. Humeyni’nin sesi İran’a kaçak yollardan giriyordu. Evlerde, dükkânlarda, gizlice dinleniyordu.
”Şah, milletin kanını emiyor” diyordu Humeyni. ”Sarayında ziyafetler çekilirken, halk aç. Bu saltanat gayri meşrudur. Allah’ın adaleti mutlaka gelecek.”
Hasan şoför, Hacı Mahmud tüccar, ve milyonlarca İranlı bu kasetleri dinledi. Ve içlerinde bir şey kabardı.
SAVAK bu kasetleri yakalayıp yok ediyordu. Ama her yakalanan kasetin yerine on yenisi geliyordu.
Petrol parası sarayları döşüyordu. Ama aynı zamanda devrimin ateşini de körüklüyordu.
Humeyni’nin sürgünü efsaneyi yarattı.
1963
Humeyni o gün okulda ders veriyordu. Kum’daki medresede yüzlerce öğrenci onu dinliyordu.
Konu Şah’ın “Beyaz Devrimi”ydi. Toprak reformu, kadınlara oy hakkı, din eğitiminin kısıtlanması…
Humeyni kürsüden inenlere sesini yükseltti: “Bu devrim değil, din aleyhtarı bir komplodur! Şah Amerika ve İsrail’in kuklasıdır! 1953’te Amerikallılar onu tahta getirdi, şimdi onu kullanarak ülkeyi soyuyorlar!”
O söz – “1953” – herkesin yarasına tuz basmıştı. Musaddık’ın anısı hala tazeydi. Darbe unutulmamıştı.
Salondan alkışlar yükseldi. Ama birkaç saat sonra SAVAK geldi.
Humeyni’yi tutukladılar. Kum sokakları karıştı. Tahran, Isfahan, Şiraz – her yerde protestolar başladı.
Ordu sıkıyönetim ilan etti. Tanklar sokaklara indi. Resmi rakama göre 86 kişi öldü. Gayri resmi kaynaklara göre binler.
Şah bir karar vermek zorundaydı: Humeyni’yi idam mı etsin, yoksa serbest mi bıraksın?
Baş danışmanları uyardı: “İdam ederseniz şehit olur. Daha tehlikeli olur.”
Sonuçta sürgün kararı aldı. İlk önce Türkiye’ye, sonra Irak’a gönderildi.
Şah, sorunu çözdüğünü düşündü. Gözden uzak, gönülden uzak.
Ama yanılıyordu. Humeyni uzaklarda daha da güçlendi. Yokluğu onu efsane yaptı. Ve her konuşmasında, her kasetinde, 1953’ü anlatıyordu – Musaddık’ın nasıl devrildiğini, Şah’ın nasıl Amerikan tankları üzerinde tahta çıktığını.
Operasyon Ajax bir demokrasinin ölümünü getirdi.
19 Ağustos 1953
Tahran sokakları kaos içindeydi. Tanklar, birbirlerine ateş açan askerler, bağıran kalabalıklar…
CIA’nın Tahran istasyonu şefi Kermit Roosevelt, Park Otel’in odasından operasyonu yönetiyordu. Masasının üzerinde şifreli telgraflar, harita ve bir not defteri vardı. En üstte yazan kod adı: Ajax.
Bu sadece bir darbe değildi. Bu, Orta Doğu’nun kaderini değiştirecek, İran tarihinin akışını yirmi altı yıl sonra tersine çevirecek bir operasyondu.
16 Ağustos: İlk darbe girişimi başarısız oldu
İlk darbe girişimi fiyaskoyla sonuçlanmıştı. Şah panik içinde uçağa binip Roma’ya kaçmıştı. Başbakan Muhammed Musaddık zafer kazanmış gibi görünüyordu.
CIA merkezinde Washington’da panik vardı. Plan batıyor muydu?
Ama Roosevelt pes etmedi. “Bize üç gün daha verin” diye telgraf çekti.
17-18 Ağustos: Satın alınan kalabalıklar
Roosevelt’in elinde sınırsız para vardı. CIA’nın gizli fonu. İran sokakları satın alınabilirdi – her şey satın alınabilirdi.
Tımar Hastanesinin damında, Şaban Bimokh adında güçlü kuvvetli bir adam duruyordu. Tahran’ın en ünlü zorbasıydı. Güreşçi, kabadayı, paralı asker. Roosevelt’in adamları ona 50.000 dolar vermişti.
“Yarın sokaklara döküleceksin” dediler. “Kalabalık toplayacaksın. Komünist sloganlar atacaksınız. Musaddık komünistlerin kuklası diye bağıracaksınız. Kaos yaratacaksınız.”
Şaban sırıttı. Para için her şeyi yapardı.
18 Ağustos sabahı, Şaban ve 200 kiralık adamı Tahran sokaklarına döküldü. Çoğu suçlu, kabadayı, işsiz. Ellerinde sopalar, taşlar. Ceplerinde CIA’nın doları.
“Musaddık komünist!” diye bağırdılar. “Şah hain!” diye bağırdılar. “Sosyalizm geliyor!” diye bağırdılar.
Vitrinler kırıldı. Arabalar devrildi. Camiler saldırıya uğradı. Kaos tam istenen şeydi.
Halk korktu. Orta sınıf titremeye başladı: “Eğer Musaddık başta kalırsa, İran komünist olacak!”
19 Ağustos sabahı: Asıl darbe
Roosevelt odasında kahve yudumlarken, ikinci dalga başladı.
Bu sefer başka kalabalıklar geldi – ama bu sefer “Şah yaşasın!” diye bağıranlar. Yine paralı kalabalıklar, ama bu sefer monarşist rolünde.
Ve bu sefer arkalarında tanklar vardı. Generaller harekete geçmişti. General Fazlollah Zahedi – CIA tarafından seçilen yeni başbakan. Musaddık’ın evi kuşatıldı. Sadık askerleri direndi. Dokuz saat çatışma oldu. Yüzlerce ölü.
Akşam saat 7’de Musaddık teslim oldu. Tahran Radyosu’ndan duyuru yapıldı: “Hükumet devrildi. General Zahedi yeni başbakandır.”
Roosevelt şampanya şişesini açtı. Telgrafı yazdı: “Görev başarıyla tamamlandı. Maliyet: 100.000 dolar.”
Sadece 100.000 dolar. Bir ülkenin kaderini değiştirmek için.
Musaddık’ın mahkemesi bir demokratın sonuydu
Mahkeme salonunda, yetmiş bir yaşındaki Musaddık ayakta duruyordu. Zayıf, yorgun, ama başı dik.
Yargıçlar sordu: “Suçunuzu kabul ediyor musunuz?”
Musaddık cevap verdi: “Tek suçum, İran petrolünü İran halkına geri vermek istememdi. İngiliz İran Petrol Şirketi bu ülkeyi yıllarca soydu. Biz sadece adaleti istedik.”
Yargıç onu üç yıl hapse mahkum etti. Sonra ev hapsine. Ömrünün sonuna kadar. 1967’de öldüğünde, cenazesine binler katıldı. Ama rejim büyük cenaze törenine izin vermedi. Çünkü korkuyorlardı – Musaddık hala seviliyor, hala hatırlanıyordu.
CIA’nın itirafı çok geç geldi
2000 yılında – tam 47 yıl sonra – CIA gizli belgelerini açıkladı. Madeleine Albright, ABD Dışişleri Bakanı olarak resmen özür diledi:
“1953 darbesi ABD destekliydi. Bu, İran halkına yapılmış haksızlıktı. Bu müdahale, on yıllar sonra İran-ABD ilişkilerini zehirledi.”
Ama çok geçti. 1979’da hesap çoktan sorulmuştu.
Rehine krizinde Amerikan diplomatları esir alındığında, bazıları şaşırmıştı: “Neden bizi sevmiyorlar?”
Cevap Tımar Hastanesinin damında, Şaban Bimokh’un kirli ellerinde, Roosevelt’in şampanya şişesinde saklıydı.
1953’te ekilen tohumlar 1979’da kasırga oldu
1953 darbesi, 1979 devriminin ilk tohumuydu.
Şah’ı tahta çıkaran darbe, yirmi altı yıl sonra onu tahttan indirecek öfkenin tohumlarını ekmişti.
CIA’nın 100.000 doları, 26 yıl sonra bir İslam Cumhuriyeti’ne dönüşecekti. Musaddık’ın hapsedilmesi, Humeyni’nin yükselmesinin zeminini hazırlamıştı.
Ve İran halkı hiç unutmadı. Humeyni hiç affetmedi. 1979’da sokakların bağırdığı sloganlardan biri şuydu: (Marg bar Âmrikâ!) – Amerika’ya ölüm!
1953 darbesi İran tarihinin en önemli dönüm noktasıydı. Çünkü o gün, sadece bir hükümet devrilmedi. O gün İran halkının Batı’ya, demokrasiye, hatta kendi kaderine olan inancı sarsıldı. Ve 26 yıl sonra, o sarsılan inanç, bir devrimin yakıtı oldu.
Roosevelt operasyonu bitirdiğinde, İran’ı “kurtardığını” düşünüyordu. Bilmiyordu ki, aslında İran’ın önümüzdeki yarım yüzyılını mahvetmişti. Tarih ibretli bir ders verdi: Bugün attığın tohum, yarın kasırga olabilir.
Sıfır gününde herkes farklı bir hayalin peşindeydi.
1 Şubat 1979
Humeyni, Mehrabad Havalimanı’ndan şehre girerken konvoyun içindeydi. Sokaklarda duvar gibiydi insanlar. Eller sallanıyordu, çiçekler havada uçuşuyordu, gözyaşları akıyordu.
Ama kalabalığın içinde farklı hayaller vardı.
Şoför Hasan, oğlunu omuzlarına almış, sevinçle bağırıyordu: “Adalet geldi! Artık zenginler bizi ezmeyecek!”
Üniversite öğrencisi Şimâ, arkadaşlarıyla kol kola, şarkı söylüyordu. Elindeki pankart: “Özgürlük kazandık!” Kafasında hayaller vardı – demokratik bir İran, konuşma özgürlüğü, kadın hakları.
Komünist Tudeh Partisi’nin genç üyesi Reza, yumruğunu havaya kaldırmıştı: “Emperyalizm yenildi! Sosyalist devrim başlıyor!”
Tüccar Hacı Mahmud, gözyaşlarıyla dua ediyordu: “Allah, nihayet zalimden bizi kurtardı.”
Hepsi aynı devrimi kutluyordu. Ama hiçbiri aynı devrimi görmüyordu.
Yaşlı adam pencereden dışarı baktı. Yüzünde hala o taş ifade vardı.
Yanındaki yardımcısı sordu: “Ayetullah, mutlu musunuz?”
Humeyni cevap vermedi. Sadece ileriyi izledi.
Çünkü o iyi biliyordu: Bu insanların çoğu hayal kırıklığına uğrayacaktı. Devrim herkese vaat veriyordu, ama herkesin vaadini yerine getiremezdi.
Şimâ’nın özgürlük hayalleri, birkaç yıl sonra zorunlu başörtüsüne dönüşecekti.
Reza’nın sosyalist devrimi, hapishanelerde işkenceyle son bulacaktı.
Hacı Mahmud’un umduğu adalet, yeni bir baskı rejimine evrilecekti.
Sadece Hasan’ın çocukları belki biraz daha iyi yaşayacaktı. Ama onlar da başka zincirlere vurulacaktı.
On gün sonra ordu teslim olacak, Şah hükümeti dağılacak ve İslam Cumhuriyeti ilan edilecekti.
Ama o gün, o ilk günde, herkes sadece tek bir şey hissediyordu: İmkansız olanı başarmışlardı.
Bir süper güç tarafından desteklenen, nükleer silah programı olan, dünyanın en güçlü ordusu olan bir rejimi yıkmışlardı.
Bunu molotof kokteyliyle, taşla, sloganla yapmışlardı.
Ve tarihe bir ders yazmışlardı: Hiçbir kale halk istemediğinde ayakta kalamaz.
Ama tarihin bir başka dersi daha vardı, henüz öğrenilmemişti: Her devrim kendi çocuklarını yer.
45 yıl sonra devrim kendi çocuklarını yedi
Humeyni’nin uçağı İran’a inerken, devrim zaten sallanmaya başlamıştı.
Çünkü bu devrim, binlerce farklı hayalin, öfkenin ve umudun bir araya gelmesiydi. Tek bir hareket, ama içinde yüzlerce ses.
Gençler özgürlük istiyordu – ifade özgürlüğü, kişisel özgürlük, Batı ile bağlantı.
Mollalar İslami yönetim istiyordu – şeriat, ahlak, gelenek.
Solcular sosyalist devrim istiyordu – eşitlik, sınıfsız toplum, emperyalizme karşı mücadele.
Tüccarlar ekonomik adalet istiyordu – yolsuzluğun sonu, İlk on yılda devrim çocuklarını yedi.
1979-1989
1980’de üniversiteler kapatıldı. “Kültür Devrimi” adı altında, kampüsler temizlendi. Şimâ gibi binlerce öğrenci okuldan atıldı. Bazıları hapsedildi. Bazıları kayboldu.
1981’de Tudeh Partisi yasaklandı. Reza ve arkadaşları tutuklandı. Evin Hapishanesi’nde işkence gördüler. Binlercesi idam edildi.
1982’de zorunlu başörtü geldi. Sokakta müzik yasağı kondu. Ahlak polisi kuruldu. Özgürlük isteyen gençler, yeni zincirlere vuruldu.
1988 yılı geldiğinde – Humeyni’nin ölümünden bir yıl önce – hapishanelerde sistematik katliam yapıldı. Siyasi tutuklular, üç beş dakikalık “mahkemeler”de yargılandı ve idam edildi. Bazı tahminlere göre 5.000, bazılarına göre 30.000 kişi. Toplu mezarlar bugün hala İran’ın her yerinde.
Reformun yükselişi ve düşüşü umutları söndürdü.
1997-2005
1997’de yeni bir nesil sandığa gitti. Şimâ’nın kızı Maryam, artık yirmi üç yaşındaydı. Annesinin başına gelenleri duymuştu. Ama umut hala vardı.
Muhammed Hatemi cumhurbaşkanı seçildi. “Reformist” bir molla. Vaatleri vardı – daha fazla özgürlük, daha az baskı, dünya ile diyalog.
Sekiz yıl boyunca gençler nefes aldı. Gazeteler biraz daha cesurca yazdı. Kahvelerde tartışmalar biraz daha açık oldu. Kızlar başörtülerini biraz daha geri itti.
Ama gerçek güç Hatemi’de değildi. Gerçek güç Dini Lider Ali Hamaney’deydi. Ve Devrim Muhafızları’ndaydı.
Her açılan gazete kapatıldı. Her cesur yazar hapsedildi. Her reform girişimi Muhafızacı Şura tarafından bloke edildi.
Maryam ve arkadaşları sokağa çıktı. 1999 Temmuz’unda, öğrenci yurtlarına baskın yapıldı. Onlarca öğrenci dövüldü. Birkaç öğrenci öldü.
2005’te Ahmedinejad geldi. Reformun umudu söndü.
Yeşil Hareket ve ezilmesi yeni bir kuşağı uyandırdı.
2009
2009 seçimlerinde Maryam yeniden umutlandı. Mir Hüseyin Musavi adaylığını koymuştu. Kampanyası renkliydi, neşeliydi. Sokaklarda yeşil bandanalar, yeşil şallar.
Seçim günü geldi. Sandıklar kapandı. İki saat sonra sonuç açıklandı: Ahmedinejad kazandı, %63 oyla.
İmkansızdı. Herkes biliyordu – seçim çalınmıştı.
(Ra’y-e man ku?) – “Oyum nerede?” sloganıyla milyonlar sokağa döküldü. Tahran 1979’u hatırlattı. Ama bu sefer karşılarında SAVAK değil, Devrim Muhafızları vardı. Ve Basij milisleri.
Neda Agha-Soltan adında yirmi altı yaşında bir müzik öğrencisi, bir gösteride göğsünden vuruldu. Ölürken kameralar çekti. Videosu dünyaya yayıldı.
Binlercesi tutuklandı. Yüzlercesi işkence gördü. Protestolar ezildi.
Maryam o günlerde annesinin hayal kırıklığını anladı. Devrim, onları özgür kılmamıştı. Sadece zincirlerini değiştirmişti.
Dördüncü kuşak dijital direniş örgütledi.
2017-2020
2017’de yeni protestolar başladı. Bu sefer ekonomik sebeplerle – enflasyon, işsizlik, yolsuzluk. “Ekmek, iş, özgürlük!” diye bağırdılar. Ve şaşırtıcı bir slogan daha: “Reformist, muhafazakar, oyun bitti!”
Artık Şah-karşıtı sloganlar yoktu. Artık direkt rejim hedefliydi: “Ne Gaza’ya ne Lübnan’a, canım feda İran’a!”
Çünkü yeni nesil, milyarların Hizbullah’a, Hamas’a, Esad’a giderken kendi ceplerinin boş olduğunu görüyordu.
2019’da benzin fiyatlarına zam geldi. Protestolar patladı. Rejimin cevabı acımasızdı: En az 1.500 ölü, birkaç gün içinde. Amnesty International’ın rakamı.
İnternet kesildi. Dünya görmedi. Ama İranlılar unutmadı.
Kadın, Yaşam, Özgürlük korku duvarını çatlattı.
2022
2022 Eylül’ünde, Mahsa (Jina) Amini adında yirmi iki yaşında bir Kürt kızı, başörtüsünü “yanlış” taktığı için ahlak polisi tarafından tutuklandı. Nezarethanede öldü.
45 yıl sonra sallanan devrim, sallanan rejim.
2024-2025
45 yıl sonra, İran yeniden sallanan bir ülke.
Ekonomi çökmüş durumda. Enflasyon %40’ı geçiyor. Genç işsizlik %25’in üzerinde. Beyin göçü durdurulamıyor. En yetenekli gençler ülkeden kaçıyor.
Yolsuzluk Şah dönemini aratıyor. Devrim Muhafızları, petrolden inşaata, telekomdan otomotive her sektörü kontrol ediyor. Tahminlere göre ekonominin %40’ına hakim.
Hamaney’nin ailesi, Şah’ın saraylarında yaşıyor. Oğlu Mojtaba, taht varisi olarak hazırlanıyor. 1979’da Şah’ın hanedanlığını yıkanlar, şimdi kendi hanedanlıklarını kuruyor.
Ve gençlik?
İran nüfusunun %60’ı otuz yaş altı. Bu gençler İslam Devrimi’ni görmedi. Irak Savaşı’nı yaşamadı. Onlar için devrim, tarih kitaplarında bir şey.
1979’da mollalar sokağı kazandı. 2024’te sokak mollaları reddediyor.
Fark şu: 1979’da insanlar bir alternatif istedi ve onu bir liderde bulduğunu sandı. 2024’te gençler lider istemiyor – sistem değişikliği istiyor. Teokrasi değil demokrasi, dikta değil çoğulculuk.
Şoför Hasan’ın torununda devam ediyor mücadele
Şoför Hasan’ın torunu, bugün Tahran’da taksi kullanıyor. İsmi Amir. Otuz beş yaşında. İki çocuğu var.
Bir gün yolcusuna anlatıyor: “Dedem 1979’da sokaklardaydı. ‘Adalet için!’ diye bağırmış. Sonuç? Yeni zalimler geldi. Daha zengin, daha güçlü zalimler.”
“Peki sen ne düşünüyorsun?” diye soruyor yolcu.
“Ben mi? Ben artık sokaklara çıkmam. Ama kızım çıkıyor. Başörtüsüz dolaşıyor. Polis durdursa bile takmıyor. ‘Baba,’ diyor, ‘senin kuşağın teslim olmuş olabilir, ama bizim kuşak teslim olmayacak.’”
“Korkmuyor musun onun için?”
“Ölümüne korkuyorum. Ama daha çok korktuğum şey, onu zincirlerle büyümek zorunda bırakmak. Dedem için adalet gelmedi. Belki torunum için gelir.”
Bitmemiş devrimden çıkarılacak dersler
1979 İran Devrimi tarihe bir ders olarak geçti: Halkın gücü, zalimleri devirebilir.
Ama 2025’te İran, başka bir ders veriyor: Zulmü devirmek yetmiyor. Yerine ne koyduğun önemli.
Mollalar 1979’da “Özgürlük!” diye bağırmışlardı. Sonra kadınları başörtüsüne zorladılar.
“Adalet!” demişlerdi. Sonra milyarlarca doları yağmaladılar.
“Halk için!” demişlerdi. Sonra halkı Basij coplarıyla susturdular.
Ve şimdi, 45 yıl sonra, tarihin çarkı dönüyor. Yeni bir nesil, aynı sokaklarda, aynı özgürlük çığlığını atıyor.
Sadece bu sefer, kimseden kurtarıcı beklemiyorlar. Ne molladan, ne şahtan, ne de başka hiçbir “lider”den.
İstediği basit: Kendi kaderlerini kendilerinin tayin etmesi. Demokrasi. İnsan hakları. Laiklik. Normallik.
1979’da bir devrim yapıldı. 2025’te başka bir devrim gerekiyor.
Tarih bize gösteriyor ki: İran halkı direnmesini biliyor.
Soru şu: Bu sefer, devrim çocuklarını yemeyecek mi?
Humeyni 1979’da “Hiçbir şey hissetmediğini” söylemişti.
Bugün Tahran sokaklarındaki gençler çok şey hissediyor; öfke, umut, kararlılık.
Ve belki de bu sefer, hissetmek yeterli olacak.
