Sümeyra Ağaoğlu
Kapı çalıyor… seni sonra ararım. Şimdi kapatmam lazım.
Telefonu masanın üzerine bırakıp hızlı adımlarla merdivenleri çıktı. Kapının, dikte eder gibi artan ısrarı; geçmişten kaçışın ve geçmişe direnişin çığlıklarını kulaklarında yankıladı. Gelen kargo firması olmalıydı.
Bütün gün, benliğinin her zerresini tarifsiz bir heyecan sarmış, paketin evine ulaşmasını sabırsızlıkla beklemişti. Evet, biliyordu getirdikleri şey hacimli, taşınması zahmetliydi.
Yine de kapının bu denli ısrarla çalınması için geçerli bir neden değildi.
O da böyle yapardı; eve gelince zile art arda basar, anahtarını asla yanında taşımazdı. Beş saniye içinde kapı açılmadığında ortalığı inletirdi.
Bir an…
Benliği, yaşanmış bir anının kıyısına vardı.
Zihni, gözünün önünde beliren görüntünün içine çekildi. Zamansız değişimin ağırlığıyla gözbebekleri büyüdü. Ayaklarını bastığı zemin, “Geç kaldığın hayat… bastırdığın hayaller senin,” diye haykırıyordu yüzüne.
Bütün yaşanmışlıklarını, kaybolmaya yüz tutmuş bir mücadelenin içinde, sert ahşap parkelerin üzerine yığmak istedi. Uzuvları, geçmişin kalıntılarıyla titremeye başladı.
Kapıyı açmaya ramak kala
Zaman durdu.
Yaşlı bir kız çocuğunun genç ölümü gibi, kilidin yuvası yerinden fırlayıp başının tam ortasına çarptı.
O an… yaşamla ölüm arasına sıkışmış saniyelerin berraklığında, düşlediği ne varsa yaşıyordu. Başında oluşan baskının şokuyla gözlerinin önünde patlayan ışıklardan birinde bir pencere açıldı.
Kendi silüeti…
Hüzünle kendisine bakıyordu.
Bu, ruhunu en çok acıtan şey oldu.
Yere serilen bedenini hareket ettiremiyor, soluk alabilmek için annesinin göğsüne tutunmaya çalışıyordu.
Ve zihninin derinliklerinde, son bir görüntü kaldı:
Küçük parmaklarıyla piyanonun diyezine basan bir çocuk…
Füruzan, ünlü bir markanın satış bölümünde uzun yıllar yönetici olarak çalışmıştı. Eşiyle aynı iş yerinde olmak, zamanla hayatına olta iğnesi gibi saplanan bir handikapa dönüşmüştü.
Kaderi, başkaları tarafından yazılmış bir evliliğin şiddet gören tarafıydı.
On yıl süren birlikteliklerinde, kendi sesini duymaya başladığı o eşikte, bütün korkularını yenip her şeyi göze alarak bitirmeye karar verdi. Boşandıktan sonra, eşinin sahibi olduğu şirketten istifa etti ve bir süre yalnız yaşayan annesiyle birlikte kaldı.
Otuzunu geçmiş bir kadın olarak, ayrı yaşamanın yeni bir başlangıç olacağına inanıyordu. Annesinin karşı çıkmasına rağmen, yaşadığı yerden kilometrelerce uzağa taşındı.
Hayallerinin önündeki engelin başkalarının yazdığı kader olmadığını idrak ettiği anda, içindeki o dürtü filizlenerek büyüdü; giderek sarsılmaz bir umuda dönüştü.
Çalıştığı dönemde kazandığı gelirin büyük bir kısmını biriktirmişti. Bu, annesinden kalma bir alışkanlıktı—yastık altında bir şeyler saklamak…
Yeni hayatına başladığı şehirde kendine bir ev kiraladı ve konservatuvara kayıt oldu.
En büyük konforu, kendini gerçekleştireceği yere toplu taşıma kullanmadan gidebilecek olmasıydı.
İçindeki o sınırsız umut… artık son zamanlarda ona iyi gelen tek şeydi.
Bu duygu ruhunu öylesine sarmıştı ki, etrafındaki her şey sanki bir notaya dönüşüyor, hayatın içinden geçen her an kendi içinde bir melodiye evriliyordu.
İlk defa kendisi için bir şey yapmıştı.
Doğum gününde bir piyano satın aldı.
Kendine… bir hediye.
Müzik mağazasının sahibi, teslimatın gün içinde yapılacağını söylemişti.
“İşte bu harika!” dedi.
Ve durduk yere gülmeye başladı.
Uzun zamandır bu kadar içten gülmediğini fark etti.
Bu, sadece bir sevinç değil—kazanılmış bir hayatın ilk nefesiydi.
Şarkı söyler gibi mırıldanıyordu:
“Hiçbir şey için geç değil… hiçbir şeye geç kalmadın, Füruzan…”
Kelimeler, dudaklarının arasından dökülürken kendi içinde yankılanıyor, bir teselli değil, bir varoluş ilanına dönüşüyordu.
O gün, mutlulukla eve geldiğinde elektrikler kesikti.
Koridorun karanlığıyla karşı karşıya kaldığında bir an duraksadı. O karanlık, sadece ışığın yokluğu değil; geçmişin hâlâ bir yerlerde var olduğunu hatırlatan bir boşluktu.
Kapıyı açıp yatağına uzandığı an, eski hayatına geri döneceği korkusu ansızın içine çöktü.
Asla… o eski Füruzan olmak istemiyordu.
Daha önce hiç bu denli güçlü bir arzuyla yaşamamıştı.
Artık farklı hisseden, farklı düşünen, farkındalığı derinleşmiş bambaşka bir kadındı.
Ayrıldığı eşiyle geçirdiği o dehşet dolu on yılın ardından, hayatına yeni bir anlam yüklemiş; varoluşunun bilincine varmıştı.
Kendi hayatının öznesi olmayı nihayet öğrenmişti.
Kiraladığı ev iki katlıydı. İçinden merdivenleri olan; salonu ve mutfağı üst katta, yatak odaları alt kattaydı.
Sadeliği seviyordu. Bu yüzden ihtiyacı olmayan hiçbir şeyi almamıştı. Salonu fazla eşyayla doldurmak istemiyor, berjerin yanındaki lambaderin durduğu o geniş alana kendine hediye ettiği piyanoyu yerleştirmeyi düşlüyordu.
Böylece, gelen misafirlerine gözü yormayan ferah bir salonda, şarap eşliğinde resital verebilecekti.
Sonra—
ürkütücü bir silah sesi duyuldu.
Ardından çoğalarak yaklaşan polis araçlarının sirenleri evin duvarlarına çarptı. Tepe lambalarından sızan ışık, loş salonu aydınlatmaya yetmiyordu.
Ateş ettiğinde kilidi yuvasından fırlatan kapıyı iteleyerek içeri giren adamın gözlerindeki o mağrur bakış, yerde yatan eski eşini görünce kanlı bir galibiyete dönüştü.
Henüz bir ay olmuştu…
Evine taşınıp yeni hayatına başladığı şehre “merhaba” diyeli.
Nereden bilebilirdi?
Kapıyı çalanın, piyanoyu getirecek kargo değil—ölümü olacağını…
Yeni bir dünya inşa ettiğim bu kurmacada da…
yine… yeni… yeniden…
bir kadın daha, hayallerine ulaşamadan bir adam tarafından öldürüldü.
Keşke bu acı sadece kurmacada kalsaydı…
Ama kalmıyor.
Gerçek dünyada, her gün… bir kadın daha eksiliyor hayattan.
Türkiye’de her yıl yüzlerce kadın öldürülüyor.
Dünyada ise her on dakikada bir kadın… en yakınındaki erkek tarafından öldürülüyor.
Bu bir istatistik değil—
yarım kalan hayatlar.
susturulan sesler.
çalınan gelecekler.
Benim başıma gelmez deme.
Susma.
Korkma.
Ses ver.
