Bir savaş, iki Cemile

O Cemile, sadece genç bir kızın adı değildi. O; 1830’dan 1962’ye kadar 132 yıl süren uzun, karanlık bir gecenin, sömürgeciliğin en acımasız ve küstah yüzünün karşısına dikilen bir halkın ortak adıydı. Fransa’nın Akdeniz’i bir “Fransız gölü” yapma hırsıyla başlayan o uzun esaretin… Bu, sadece toprakların değil, ruhların da işgal edildiği; kan, gözyaşı ve dinmeyen bir umutla yazılmış bir destandı. Bu hikâye, Atlas Dağları’nın vakur sessizliğinden Kasbah’ın labirent gibi sokaklarına, Emir Abdülkadir’in kılıcından iki genç kadının, iki Cemile’nin —Buazze ve Boupacha— korkusuz direnişine uzanan kesintisiz bir haykırıştı.

ENİS BEHİÇ MALMÖ

“Bir adını biliyorum, bir de yaşını… 

Yüzünü görmedim ya, senin yaşta bir kız kardeşim var. Mutlak ona benzersin. 

Başka türlü düşünemem. 

Sen Cezayir’den bir can’sın, ben Türkiye’den. 

Ayrı suların, ayrı toprakların çocuklarıyız ama kardeşiz.”

Ahmed Arif, Cemile

Diyarbekir’in kavruk, dertli ama mağrur bir gecesinde, bir şair elinde kalemle Akdeniz’in öte yakasındaki bir mahkeme salonunu, bir zindanı, namluya sürülmüş bir mermiyi düşünüyordu. O şair Ahmed Arif; tanımadığı, yüzünü görmediği, sadece adını ve yaşını bildiği bir kıza, Cemile’ye sesleniyordu. Bu sesleniş bir ağıt değil, bir isyan yeminiydi. Ayrı topraklarda yaşayan, ayrı sulardan içen ama aynı haysiyet ateşinde dövülmüş iki kardeşin, hudutları ve dilleri aşan çığlığıydı.

O Cemile, sadece genç bir kızın adı değildi. O; 1830’dan 1962’ye kadar 132 yıl süren uzun, karanlık bir gecenin, sömürgeciliğin en acımasız ve küstah yüzünün karşısına dikilen bir halkın ortak adıydı. Fransa’nın Akdeniz’i bir “Fransız gölü” yapma hırsıyla başlayan o uzun esaretin… Bu, sadece toprakların değil, ruhların da işgal edildiği; kan, gözyaşı ve dinmeyen bir umutla yazılmış bir destandı. Bu hikâye, Atlas Dağları’nın vakur sessizliğinden Kasbah’ın labirent gibi sokaklarına, Emir Abdülkadir’in kılıcından iki genç kadının, iki Cemile’nin —Buazze ve Boupacha— korkusuz direnişine uzanan kesintisiz bir haykırıştı.

Sinek Vuruşu ve Düşen Sancak (1830)

Her şey, 1827’de, diplomatik bir küstahlığın içinde gizlenen emperyal bir hırsla başladı. Cezayir Dayısı Hüseyin, Napolyon Savaşları döneminden kalma, Fransa’nın ödemeyi sürekli ertelediği ticari borçları Fransız konsolos Pierre Deval’e sorduğunda, aldığı cevap kibir doluydu. Dayı Hüseyin, bu küstahlık karşısında elindeki sinek yelpazesini (éventail) konsolosun yüzüne vurdu.

Tarihe “L’affaire de l’éventail” (Sinek Vuruşu Olayı) olarak geçen bu hadise, Fransa için mükemmel bir casus belli (savaş nedeni) oldu. İç politikada sarsılan tahtını güçlendirmek isteyen Kral X. Charles, bu “hakareti” ulusal bir onur meselesi olarak sundu. Asıl amaç, Akdeniz’de stratejik bir üs kazanmak ve verimli Kuzey Afrika topraklarını imparatorluğun ambarı yapmaktı.

14 Haziran 1830’da, Amiral Duperré komutasındaki 600 gemilik devasa bir donanma, 37.000 askeri Sidi Fredj sahiline çıkardı. Dayı Hüseyin’in ordusu cesurca direndi ancak modern Fransız topları karşısında bu direniş yetersiz kaldı. 5 Temmuz 1830’da Cezayir şehri düştü. Dayı Hüseyin teslim oldu ve Napoli’ye sürgüne gönderildi. Kasbah’taki saraya giren Fransız askerleri, Osmanlı sancağını indirip yerine üç renkli Fransız bayrağını çekti. O gün, Cezayir’in taşlı sokaklarında bir halkın 132 yıl sürecek esareti başlıyordu.

Emir Abdülkadir’in Onurlu Kavgası (1832-1847)

Cezayir’in düşüşü direnişin sonu değil, alevlenişi oldu. Fransızlar kıyı şeridini kolayca ele geçirmişti ancak iç bölgelerin yüreği başkaldırı için atıyordu. 1832’de, Oran bölgesinde genç bir âlim, şair ve karizmatik bir savaşçı olan Abdülkadir el-Cezayiri, dağınık kabileleri tek bir sancak altında birleştirdi. “Emir Abdülkadir” olarak bilinen bu adam, sadece bir gerilla lideri değil, aynı zamanda modern bir devlet kurma vizyonuna sahip bir entelektüeldi.

Emir Abdülkadir, 15 yıl boyunca Fransız generallerine kök söktürdü. Öyle ki 1837’de imzalanan Tafna Antlaşması ile Fransızlar, onun iç bölgelerdeki egemenliğini geçici olarak tanımak zorunda kaldı. Ancak barış, sömürgecinin doğasına aykırıydı. 1839’da Fransa antlaşmayı tek taraflı bozarak “Demir Kapılar” geçidini aştı ve iç bölgelere doğru acımasız bir ilerleyiş başlattı. Abdülkadir, “Bu topraklar bizimdir, kanımızla sulanmıştır!” diyerek mücadelesine yeniden başladı.

Fransa, bu onurlu direnişi kırmak için en gaddar generallerinden Thomas Robert Bugeaud’yu görevlendirdi. Bugeaud, “toplam savaş” (guerre totale) stratejisini benimsedi. Bu strateji sadece askeri hedefleri değil, doğrudan sivil halkı hedef alıyordu: Ekinler yakılıyor, köyler haritadan siliniyor, direnişçilere destek veren kabileler topluca katlediliyordu. Bugeaud’nun askerleri, tarihe kara bir leke olarak geçen enfumade (mağaralara sığınan yüzlerce kadın, çocuk ve yaşlının dumanla boğularak katledilmesi) gibi vahşi taktikleri tereddütsüz uyguladı.

Yıllar süren bu yıpratma savaşı ve vahşet, Emir Abdülkadir’in desteğini tüketti. 1847’de teslim olmak zorunda kaldı ve Suriye’ye sürgüne gönderildi. Onun yenilgisi Cezayir’in yüreğine bir hançer gibi saplansa da yaktığı direniş mirası, bir asır sonra yeniden alevlenecek olan ateşin ilk kıvılcımıydı.

Colons, Asimilasyon ve Aşağılama (1848-1945)

Emir Abdülkadir’in direnişi kırılınca Fransa, Cezayir’i sıradan bir sömürge değil, kendi toprağı, bir “yerleşim sömürgesi” (colonie de peuplement) ilan etti. 1848’de Cezayir, resmen Fransa’nın bir parçası sayılarak üç ile bölündü: Algiers, Oran ve Constantine.

Bu ilhak, Avrupalı yerleşimcilerin (İspanyollar, İtalyanlar, Maltalılar ve en çok da Fransızlar) bölgeye akın etmesinin önünü açtı. “Colons” veya daha sonra aşağılayıcı bir tabirle “pieds-noirs” (kara ayaklılar) olarak adlandırılan bu yerleşimciler, devletin teşvikiyle en verimli topraklara, Cezayirlilerin yüzyıllardır işlediği arazilere el koydu. Yerli Müslüman nüfus, kendi topraklarından sökülüp verimsiz iç bölgelere itildi. 1900’e gelindiğinde yaklaşık 500.000 Avrupalı yerleşimci, nüfusun küçük bir azınlığı olmasına rağmen en iyi tarım arazilerinin ve ekonominin neredeyse tamamını kontrol ediyordu.

Yerli Müslüman nüfus, “vatandaş” değil, “sujet” (tebaa) statüsündeydi; ikinci sınıf, hatta üçüncü sınıf insan muamelesi görüyorlardı. Ağır vergilerle eziliyor, toprakları keyfi olarak gasp ediliyor ve Code de l’indigénat (Yerli Kanunu) adı verilen, Fransız hukukunun tamamen dışında, keyfi bir ceza sistemiyle yönetiliyorlardı. Bu kanun, bir colon’a saygısızlık yapmanın bile hapis veya ağır para cezasıyla cezalandırılabileceği, insan onurunu ayaklar altına alan bir apartheid rejimiydi.

Fransızlar, “medenileştirme misyonu” (mission civilisatrice) kisvesi altında, Cezayir’in Arap-İslam kimliğini sistematik olarak bastırmaya çalıştı. Arapça eğitimi kısıtlandı, medreseler kapatıldı, vakıf mülkleri dağıtıldı, Fransızca tek resmi eğitim ve yönetim dili haline getirildi. Müslümanların Fransız vatandaşlığı alabilmeleri teoride mümkündü, ancak bunun için İslam hukukundan vazgeçip Fransız medeni kanununa tabi olmayı kabul etmeleri gerekiyordu. Bu, fiilen dinden vazgeçmek anlamına geldiği için Cezayirlilerin neredeyse tamamı tarafından onurlu bir redle karşılandı. Bir Cezayirli alimin 1860’ta kaydettiği gibi: “Onlar dilimizi çaldı, dinimizi aşağıladı ama ruhumuzu alamazlar.”

Bu adaletsiz düzen defalarca isyanlara yol açtı. 1871’de, Fransa’nın Prusya’ya yenilgisinden faydalanan Muhammed el-Mokrani liderliğinde büyük bir isyan patlak verdi. 200.000’den fazla Cezayirli, topraklarını geri almak ve onurlarını kurtarmak için ayaklandı. Fransızlar isyanı muazzam bir askeri güçle ve kanla bastırdı; 10.000 kişi öldürüldü, binlercesi uzak sömürgelere sürgüne gönderildi ve yerli halka ağır savaş tazminatları yüklendi.

Kırılma Noktası: Setif Katliamı (8 Mayıs 1945)

20. yüzyıl, yeni bir milliyetçi bilincin filizlenmesine tanıklık etti. Birinci Dünya Savaşı’nda Fransa saflarında ölen on binlerce Cezayirli, döndüklerinde “özgürlük” ve “kendi kaderini tayin” gibi kavramları da yanlarında getirmişti. 1926’da Ferhat Abbas’ın kurduğu Genç Cezayirliler Hareketi, Fransız vatandaşlığı temelinde eşitlik talep ediyordu. Diğer yanda, 1931’de Şeyh Abdülhamid bin Badis’in kurduğu Cezayir Müslüman Uleması Birliği, “İslam bizim dinimiz, Arapça bizim dilimiz, Cezayir bizim vatanımızdır!” sloganıyla Arap-İslam kimliğini canlandırmaya çalışıyordu.

. 8 Mayıs 1945’te Avrupa Nazi Almanyası’nın yenilgisini kutlarken, Cezayir’in Setif ve Guelma şehirlerinde binlerce Cezayirli, kutlamalara katılarak bağımsızlık ve reform taleplerini dile getiren pankartlar ve kendi bayraklarını açtı. Bu barışçıl gösteri, colons milislerinin ve Fransız polisinin vahşi bir tepkisiyle karşılaştı. Göstericilere ateş açıldı.

Çıkan olaylar ve ardından Fransız ordusunun başlattığı sistematik misilleme operasyonları, tam bir katliama dönüştü. Haftalar süren şiddet olaylarında, kaynaklara göre 15.000 ila 45.000 arasında Cezayirli sivil (aralarında kadınlar ve çocuklar da vardı) köylerde, sokaklarda vahşice öldürüldü.

Setif Katliamı, Cezayir milliyetçiliği için bir kırılma noktası oldu. Barışçıl reform ve asimilasyon umutları, yerini silahlı mücadelenin kaçınılmazlığına bıraktı. Bu katliam, on yıl sonra başlayacak olan bağımsızlık savaşının ilk ve en kanlı kıvılcımıydı. O gün öldürülenler, Cemile Buazze ve Cemile Boupacha kuşağının yüreğine sönmez bir ateş düşürmüştü.

Savaş ve Kasbah’taki İki Cemile (1954-1962)

1 Kasım 1954 sabahı, Cezayir genelinde yaklaşık 30 farklı noktada koordineli saldırılar düzenlendi. Radyodan bir bildiri okundu: Ulusal Kurtuluş Cephesi (Front de Libération Nationale – FLN), Fransız sömürgeciliğine karşı silahlı mücadeleyi başlatmıştı. “Bağımsızlık ya da ölüm!” sloganıyla başlayan bu savaş, sekiz yıl sürecek ve her iki tarafta da derin yaralar bırakacaktı.

Savaş, şehirlerde bombalı eylemlerle, kırsalda ise Atlas Dağları’na sığınan mücahitlerin gerilla taktikleriyle yürütüldü. Fransa, bu “isyanı” bastırmak için yarım milyona yakın asker yığdı. Savaşın en acımasız ve sembolik çarpışmalarından biri, 1956-1957 yıllarındaki Cezayir Savaşı (Battle of Algiers) oldu. FLN’nin şehir gerillaları, colons hedeflerine ve Fransız askeri noktalarına karşı bombalı saldırılar düzenlerken, Fransızlar General Jacques Massu’nun komutasındaki paraşütçü birlikleriyle karşılık verdi.

Massu ve birlikleri, FLN’nin şehir ağını çökertmek için “sert önlemler” aldı. Bu önlemlerin merkezinde sistematik işkence, yargısız infazlar, toplu gözaltılar ve la gégène (askeri telefonlardan dönüştürülen, kurbanın vücuduna elektrik vermek için kullanılan işkence aleti) vardı. Henri Alleg’in La Question (Sorgu) adlı kitabında anlattığı bu vahşet, sömürge savaşının ne denli kirlendiğini gösteriyordu.

İşte bu ateşin ve ihanetin ortasında iki genç kadın, direnişin ve sömürgeciliğin vahşetinin simgesi haline geldi. Onlar, aynı adı taşıyan ancak farklı kaderleri paylaşan iki Cemile’ydi.

Cemile Buazze (Djamila Bouhired): Çöldeki Alev

1935’te Setif yakınlarında doğan Cemile Buazze, 1945 katliamının anılarıyla büyümüştü. Fransız okullarında eğitim görmüş, ancak 1954’te savaş başladığında, 19 yaşında bir öğrenciyken tereddüt etmeden FLN’ye katıldı. O, kalemi bırakıp eline bomba alanlardandı.

Cezayir Savaşı sırasında, Kasbah’ın labirent gibi sokaklarında bir gölge gibi hareket etti. FLN’nin efsanevi lideri Yacef Saâdi’nin “bombacı” ağına katıldı. Avrupai görünümü sayesinde colons mahallelerindeki kontrol noktalarından kolayca geçebiliyor, kafeteryalara, barlara ve askeri hedeflere zaman ayarlı bombalar yerleştiriyordu. Her adımda ölümle dans ediyordu.

Nisan 1957’de bir çatışma sırasında yakalandı ve ağır yaralandı. Zindana götürüldü. Orada, insanlığın unuttuğu bir karanlıkla yüzleşti. Günlerce süren sorgularda en ağır işkencelere maruz kaldı: Elektrik şokları bedenini yaktı, su işkencesi ciğerlerini boğdu. Bir Fransız subay, “Konuş, yoksa ölürsün!” diye bağırdığında, Cemile’nin cevabı tarihe geçti: “Ölürüm ama vatanımı satmam!” Başka bir sorguda işkencecisine, “Siz korkun, çünkü biz bitmeyiz” dediği rivayet edilir.

1957’de askeri mahkemede yargılandı. Altı bombalı eylemden ve cinayetten sorumlu tutuldu. Savcı öfkeyle haykırıyordu: “Sen bir teröristsin!” Cemile Buazze, başı dik bir şekilde cevap verdi: “Ben vatanımı savunuyorum. Teröristler, bu toprakları çalan sizlersiniz.” Giyotinle idama mahkum edildi.

Bu karar, Ahmed Arif’in o kahrolası yazıyı kaleme almasına neden oldu. O, Cemile’nin şahsında, namlular karşısındaki o korkusuz duruşu görüyordu:

”Karşında Lejyon’dan bir manga… Belli ki, ömürlerinde bir kez olsun bir çocuk, bir çiçek, bir türkü sevmemişler… Senin, o Meryem’den bin daha aziz, bin daha bâkir canının değerini ne bilecekler…”

Buazze’in davası, avukatı Jacques Vergès (daha sonra onunla evlenecekti) ve Jean-Paul Sartre ile Simone de Beauvoir gibi Fransız entelektüeller sayesinde uluslararası bir boyut kazandı. Dünya çapındaki baskılar sonuç verdi ve idam cezası ömür boyu hapse çevrildi. Cemile Buazze, 1962’de Evian Antlaşması ile gelen bağımsızlık sonucu serbest kaldı. O, bombalarla özgürlüğe koşan, Kasbah’ın cesur alevi olarak Cezayir tarihine geçti.

Cemile Boupacha (Djamila Boupacha): Karanlığın Çığlığı

Aynı savaşın bir diğer yüzü, 1938 doğumlu Cemile Boupacha’ydı. Buazze gibi ön saflarda bir bombacı değil, FLN için mesaj taşıyan, lojistik destek sağlayan ve istihbarat toplayan binlerce görünmez kahramandan biriydi.

Şubat 1960’ta, 22 yaşındayken, babası ve kız kardeşiyle birlikte evine yapılan bir baskınla yakalandı. Zindana atıldı ve orada, sömürge savaşının en karanlık, en mide bulandırıcı yüzüyle karşılaştı. Bir aydan fazla süren sorgulamalarda, sistematik olarak en ağır işkencelere maruz kaldı: Dövüldü, elektrik şokuna bağlandı ve defalarca tecavüze uğradı. İşkenceciler, onun direnişini kırmak için kırık bir şişe kullandılar. Bedeni paramparça edildi ama ruhu teslim olmadı.

Bir işkencecisi, “Cezayir sizin mi olacak, küçük kız?” diye alay ettiğinde, Cemile’nin cevabı, Buazze’inki kadar kararlıydı: “Cezayir bizimdir çünkü biz onun için ölüyoruz.”

Cemile Boupacha’nın davası, genç ve mücadeleci avukat Gisèle Halimi tarafından üstlenildi. Halimi, davayı Fransa’ya taşıdı ve olanları Simone de Beauvoir’a anlattı. De Beauvoir, bu vahşeti duyduğunda dehşete düştü ve Halimi ile birlikte 1962’de Djamila Boupacha adında bir kitap yayınladı. Bu kitap Fransa’da bomba etkisi yarattı; Fransız ordusunun Cezayir’de sistematik olarak işkenceyi ve tecavüzü (özellikle kadın direnişçilere karşı) bir savaş silahı olarak kullandığını tüm çıplaklığıyla gözler önüne serdi.

Kitap ve Halimi’nin yürüttüğü kampanya, Pablo Picasso’nun Boupacha’nın o acı dolu yüzünün portresini çizmesine ve uluslararası bir kamuoyu oluşmasına yol açtı. Boupacha, Fransız adaletinin utancı haline geldi. O da Buazze gibi idama mahkum edildi ancak uluslararası baskı ve savaşın gidişatı sayesinde 1962’de serbest bırakıldı. Cemile Boupacha, zindanın karanlığında yankılanan bir çığlık, sömürgeciliğin cinsel vahşetini dünyaya ifşa eden yaralı bir vicdan oldu.

Savaşın Sonu ve Yaralı Bir Zafer: Evian (1962)

İki Cemile’nin hikayesi Cezayir direnişinin sembolü olurken, Fransa iç politikada giderek daha fazla batağa saplanıyordu. Savaş, Dördüncü Cumhuriyet’in çökmesine ve 1958’de General Charles de Gaulle’ün iktidara gelmesine yol açtı. De Gaulle, başlangıçta “Fransız Cezayir” (Algérie française) politikasını sürdürse de savaşın kazanılamayacağını anladı. “Challe Planı” gibi acımasız operasyonlar, 2 milyondan fazla Cezayirliyi köylerinden söküp toplama kamplarına hapsetmiş, yüz binlerce sivilin ölümüne neden olmuştu ancak direnişi kıramamıştı.

Dünya kamuoyu, BM’de artan baskılar ve Fransa içindeki Sartre, Beauvoir ve Albert Camus gibi isimlerin de dahil olduğu entelektüel muhalefet, De Gaulle’ü müzakere masasına oturmaya zorladı. Ancak bu, colons ve ordunun bir kesimi tarafından ihanet olarak görüldü. Gizli Ordu Örgütü (OAS) adlı terör örgütü, barışı engellemek için hem Cezayir’de hem de Fransa’da kanlı eylemler düzenledi, De Gaulle’e suikast girişimlerinde bulundu.

Aylarca süren çetin müzakerelerin ardından, 18 Mart 1962’de Evian Antlaşması imzalandı. Antlaşma, ateşkese ve Cezayir’in kendi kaderini tayin hakkını kullanacağı bir referanduma gidilmesini öngörüyordu. 1 Temmuz 1962’de yapılan referandumda, Cezayir halkının %99.72’si “bağımsızlık” yönünde oy kullandı.

5 Temmuz 1962’de, Fransızların Cezayir şehrine girmesinden tam 132 yıl sonra, Cezayir resmen bağımsızlığını ilan etti. Ama bedel korkunçtu: Sekiz yıllık savaşta yaklaşık 1.5 milyon Cezayirli ve 25.000 Fransız askeri hayatını kaybetmişti. Bağımsızlığın ardından, “valiz ya da tabut” (la valise ou le cercueil) seçeneğiyle karşı karşıya kalan yaklaşık bir milyon pied-noir ve Fransa hesabına çalışmış on binlerce Harki, kaotik bir şekilde Cezayir’i terk ederek Fransa’ya kaçtı. Geride kalan Harkiler ise ne yazık ki intikam eylemlerinin kurbanı oldular.

Haysiyetin Ölümsüzlüğü

Fransa’nın 132 yıllık işgali ve ardından gelen kanlı bağımsızlık savaşı, Cezayir’in ruhunu ve kimliğini derinden şekillendirdi. İki Cemile, tek bir yürekle aynı savaşın iki farklı yüzü oldular. Biri kılıç (bomba), diğeri kalkan (vicdan) oldu. Ama ikisi de aynı haykırışı taşıdı: “Cezayir özgür olacak!”

Bugün, Cezayir’in sokaklarında onların adımları yankılanır. Kasbah’ın taşlarında Cemile Buazze’in koşan adımları; zindanların soğuk duvarlarında Cemile Boupacha’nın gözyaşları. Yaralar hâlâ taze, Fransız arşivlerinin bir kısmı işkence ve katliamların belgelerini saklamaya devam ediyor. Bir Cezayirli şairin dediği gibi: “Fransa gitti ama gölgesi kaldı.”

Ahmed Arif, Diyarbekir’den yolladığı o mektupta bir kehanette bulunmuştu. O, Cemile’nin şahsında, ölüme meydan okuyan o on dokuz yaşındaki haysiyeti selamlıyordu:

“Bilirim, gözlerini bağlatmazsın sen. Namlular karşısında dimdik ve espasız duruşunu hayal ediyorum. Kavgandan bir marş, bir mısra mı son sözün? Anana, kardeşlerine selâm mı yoksa? On dokuz yaşındasın. Sakın, gençliğime doymadım deme! Şimdiden ölümsüzsün. Niceleri var ki, bin yıl yaşasa, sencileyin bir haysiyet katamaz yaşamaya. Yarının Cezayir’inde, kurtarılmış Cezayir’de, okullarda bebeler önce senin adını belleyecekler. Sonra dünyayı! İnan, seninle birlikte ya da senin yerine kurşuna dizilmeyi çok isterdim. Ölümüne nisbet, yaşamak silik ve anlamsız, Cemile.”

Cezayir’in özgürlüğü; kanla yazılmış, yüreklerde yaralar taşıyan ama Ahmed Arif’in dizelerindeki gibi başı dik bir şiirdir.

Add a comment

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

İlk Siz Haberdar Olun!

Abone ol butonuna basarak, Gizlilik Politikası ve Kullanım Koşulları'nı okuduğunuzu ve kabul ettiğinizi onaylıyorsunuz.